Avrupa "civilisation"un
bir inhisar metaı olmadığını müsteşriklerden öğrenir.
Her insan topluluğunun
kendine göre bir medeniyeti
vardır, az veya çok zengin, az veya çok eski bir medeniyet.
Milletlerin üstünlük iddiası zavallı bir vehim, bir kendini
beğenmişlik.
Ama Bati intelijansiyası imtiyazlarıyla sarhoş, şımarık
bir çocuktur. ilmin ifşalarına ancak işine geldiği zaman
ve işine geldiği ölçüde itibar eder. Evet... birçok medeniyetler
vardır dünyada, medeniyet daha doğrusu medeniyet müsveddeleri. Gerçek
medeniyet Hıristiyan medeniyetidir, kapitalizmdir, sosyalizmdir. ([2]2)
Almanlar "civilisation" mefhumunu "kultur"la karsilar.
Kelimeyi Amerikanca'ya sokan Tylor'a (l871) göre kültür veya medeniyet: "ilimleri,
inançları, sanatları, ahlakı, kanunları, adetleri ve insanin
toplum hayatında kazandığı diğer kabiliyet ve alışkanlıkları kucaklayan
girift bir bütün"dür. Amerikan "culture"u Almanca "kultur"a
cihanşümullük sağlar; Avrupanın bütün dilleri benimser kelimeyi.
Yalnız Fransızca 1930'lara kadar bu nevzuhur kültüre itibar etmez,
kendi "culture" ve "civilisation"una sadık kalır.
Yeni kelimenin Alman veya Amerikan içtimai ilimlerine büyük bir vuzuh getirdiği
de iddia edilemez. Bir bakarsınız kültürle medeniyet ayni mefhumun
iki ayrı ifadesi; bir bakarsınız aralarında dağlar
kadar fark var. Kimine göre kültür, insanin olgunlaşmak için harcadığı çaba;
medeniyet, dünyayı değiştirmek için giriştiği hareketler;
biri amaç, öteki araç. Kimine göre iki mefhum arasında yalnız bir
hacim farkı var. Kimi, "Ne münasebet, diye sesini yükseltir. Almanca
'kultur'u İngilizce veya Fransızcaya 'maddi medeniyet' diye çevirmeliyiz".
Babil Kulesi. ([3])
Bizim için kültür, yakın zamanlara kadar "hars"tı. ([4]4)
Antropologlarımız Amerikan irfanını yurdumuza cömertçe
taşıyalı beri kültürden ne anlayacağımızı şaşırdık. İrfan
değil bu kültür, maarif değil, galiba medeniyet de değil. Peki,
ne? Ama... önce civilisation'u tanıyalım.
Civilisation, lügat hazinemize Reşit Paşanın armağanı,
Batı'nın birçok mefhum ve müesseseleri gibi. Paşa, Paris'ten
yolladığı resmi yazılarda (1834) Türkçe karşılığını bulamadığı bu
kelimeyi "terbiye-i nas ve icray-i nizamat" olarak tarif eder. Civilisation
-az sonra- Osmanlıcaya "kalke" edilir: medeniyet. Namık
Kemal'in coşkun belagatı nevzuhur kelimeyi efkar-i umumiyeye şöyle
takdim eder: "Medeniyet asayişte kemaldir (asayiş: rahat, huzur,
refah)", "hayat-i beserin kafili"dir. Demek ki "Medeniyet
aleyhine daha fazla kıyam etmek, ecel-i kazaya katillerden, haydutlardan
ziyade muin olmaktır". "Medeniyeti zaid görenler, insani tanımayanlardır". "Tabiat-i
beser hüsn-ü intizama maildir". Üstelik medeniyet, hürriyet ve istiklalin
de kalesi: "Medeni olmayan milletler akvam-i mütemeddinenin esiri olmağa
mahkumdurlar." Ananeperestlik nice kavimleri esarete sürüklemiş. "Medeniyetsiz
yasamak ecelsiz ölmek gibi bir şey". "Bazıları medeniyeti
'fuhşiyat' olarak tanıtıyorlar, yanlış. Fuhşiyat
(medeniyetin) avariz-i zatiyesinden değil, nekais-i icraatındandır.
Doğru.. Avrupa medeniyetinin nice kötülükleri, eksiklikleri var ama iktisab-i
medeniyete çalışan akvam için, tamamı tamamına Avrupayı taklid
etmek neden lazım gelsin"? "Birtakım hakayik-i ilmiye vardır
ki, dünyanın hiçbir tarafında değişmez. Hiçbir yerde sü-i
tesiri görülmez... Terviç-i medeniyeti arzu edersek, bu kabilden olan hakayık-ı nafiayı nerede
bulursak iktibas ederiz". "Kendi ahlakimizin icraatı, kendi
aklımızın tasvibatı, asar-i medeniyetin füruatatına
ma'ziyade kafidir". Ülkemiz tarihte kaç kere büyük medeniyetlerin "merkez-i
intişarı" olmuş, "Şeriat-i Muhammediyenin münci
kaideleri... ve halkımızın fevkalade kabiliyeti elde iken",
neden dünyayı hayran bırakacak medeniyetler kuramayalım? ([5])
Medeniyeti millileştirmek isteyen bir anlayış. Tekamül, mukaddeslerimizden
feragatle olmaz. Bati'nin abeslerini değil, insanlığın
keşiflerini iktibas edeceğiz. Maziyi muhafaza, fakat ayıklayarak.
Yeniyi kabul, ama seçerek. Daha sonra Ziya Gökalp'te şahidi olacağımız
medeniyet ve hars tefrikinin ilk taslağı.
Medeniyet kelimesi bu parlak müdafaaya rağmen halk tarafından benimsenmez.
Avrupa'dan gelen her mefhum gibi şüpheyle karşılanır. Maşeri
vicdanı dile getiren sairler için "garaz-i nefsani"dir medeniyet
(Yenişehirli Avni); "Tek dişi kalmış canavar"dır
(Mehmed Akif). Kısaca kelimenin halk şuurunda yarattığı tedailer
zengin, şımarık ve düşman bir Avrupa, sefahat, fuhşiyat.
Tanzimat aydınlarına dönelim... Yeni tanıdıkları bir
dünyanın şaşaasiyle gözleri kamaşan hayalperest nesiller
için, medeniyet bir teslimiyet veya temessüldür. Mefhumu ilmi çerçevesine oturtan
tek yazar: Cevdet Paşa. Medeniyet, toplulukların hayatında ileri
bir merhaledir, Paşaya göre. Önce devlet kurulur, insanlar düşman
korkusundan azad olurlar. Sonra "ihtiyacat-i beşeriyelerini tahsile", "kemalatı insaniyelerini
tekmile" koyulur, yani medenileşirler. Demek ki, medeniyetin iki
unsuru var: beşeri ihtiyaçların (bunlara maddi ihtiyaçlar da diyebiliriz)
giderilmesi ve ahlak ve zeka bakımından olgunlaşma. İnsanlar
bedeviyetden haderiyet ve medeniyete geçerler. Medeniyet ne bir ülkenin imtiyazıdır,
ne bir kavmin. Paşaya göre, büyük medeniyetler "ulüm ve sanayi'leri,
maarifleri ve bunca tecemmülat ve tekenüfat ve letaifleriyle beraber kitaat-ı arzda" yer
değiştirirler.
Medeniyeti, geline benzetiyor Paşa, diyar diyar dolasan bir geline. "İlm-i
tarihin haber verdiği asırlardan mukaddem Hindistan'da... mahrem-i
halvetsaray-i havas" oluyor "arus-u medeniyet". Oradan Babil'e
ve Mısıra geçiyor. Yine "Setre pus-u izz ü naz, ve... bir sınıf-ı mümtaza
hemraz'`dır. Sonra Yunanistan'a uğruyor nazenin. "Kesf-i nikab
ve selb-i icab ü hicab ile açılıp saçılarak" herkese gösteriyor
kendini, çarsıda-pazarda dolaşıyor. Yunanistan yıkıldıktan
sonra İskenderiyeye otağ kuruyor. Ama "eskiden alüfte olduğu
Kibt kavmine" yüz vermiyor bu defa. "Tedarik etmiş olduğu
nev-asinayan-ı Yunan ile bir müddet, diyar-i Mısırda tertib-i
bezm-i kermakerem-i ülfet ettikten sonra", "hıtt-ı Irak"da
boy gösteriyor. Ve bir müddet "elbise-i hadray-i İslamiye ile aktar-i Şarkiyede
dolaşarak Mısır' ve Garb yoluyla yine Avrupa kıt'asına çekilip
orada payend-i istikrar ve dest-küsa-yi intişar olmuştur". "Bundan
sonra hangi tarafa gideceği ve ne renklere gireceği ve nasıl
cameler giyeceği" Allah'a malum.([6])
Paşanın medeniyet anlayışındaki üstünlük nereden
geliyordu? Çağdaşları birer aksisedaydılar. Avrupa irfanının
aksisedası. Sığ ve köksüz bir İrfan. Paşanın
sesi kendi sesimizdi: Şarkın sesi. Tarihin esrarını, tarihçilerin
en büyüğünden, tarihe "beşeri ilimlerin ilmi" haysiyeti
kazandıran ibn Haldun'dan öğrenmişti Paşa. Bizce tek hatası oldu: ümran
gibi kucaklayıcı bir kelimeyi medeniyet gibi müphem ve mazisiz bir
lafza feda etmek.
Tarih denilen muammanın iki anahtarı vardı ibn Haldun'a göre: Ümran
ve asabiyet. Ümran, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının
bütünü, içtimai ve dini düzen, adetler ve inançlar. Ümran, tarihi ve insani
bütün olarak ifade eden bir kelime. Avrupanın hiçbir zaman ve hiçbir
kelimesiyle kucaklıyamadığı bir bütün. Tarihi inkişafın
muharrik kuvveti: asabiyet, yani içtimai tesanüt. Ümran, iki şekilde tezahür
eder: badiye hayati, şehir hayati. Bedevilik ümranın ilk merhalesi,
kendi kendini aşacak olan bir merhale. Haderiyetin de çeşitli merhaleleri
var.
Ümranı "içtimai hayat"la karşılayabiliriz, en geniş manada
içtimai hayat. İbn Haldun için temeddün'le ümran farklı. Temeddün: şehir
medeniyeti. Ümran, hem bedeviliği hem haderiliği kucaklar: kültür ve
medeniyet.
Kaynaklarından kopan bir intelijansiyanın kaderi, bir mefhum hercümerci
içinde boğulmak. Ümrandan habersizdik, medeniyete de ısınamadık.
insanlığın tekamül vetiresini ifade için kendimize layık
bir kelime bulduk: uygarlık. Mazisiz, musikisiz bir hilkat garibesi.
[1] Civilisation,1756'da
Fransa'da doğmuş. XVIII. asrın hiçbir büyük
sözlüğünde yok. Ansiklopediye de alınmamış.
Akademinin lügati 3. baskısında (1798) kelimeyi şöyle
tanımlar: Medenileştirme eylemi, yahut medeni olanın
durumu. Daha sonraki sözlükler de ayni tarifi tekrar ederler.
Bir kıtanın veya içtimai bir sınıfın
azgın iştihalarını ifşa eden bir anlayış.
Kim medenileştirecek? İlk defa olarak 1890'da bugünküne
oldukça yakın bir tarifle karsılaşırız;
civilisation: insanlığın ahlakça, fikirce ve
içtimai hayatça ilerlemesi. Hatzfeld, Darmesteter ve Thomas,
Dictionnaire General de la Langue Française, (Fransız
dili Genel Sözlüğü), 2 cilt, Delagrave, Paris 1889.
[2] Avrupanın
bu aptalca narsisizmini aşağı yukarı bütün
tarihlerinde görmek kabil. Rastgele bir örnek: "Çöküş devrinin
en vahim günlerini hatırlatan bu buhranlı merhalede,
Türkiye canlanmağa gayret etmiş, o zamana kadar boyuna
aleyhinde cephe aldığı bir medeniyetle temas
kurmak istemiş, ona kapılarını açmış.
Avrupa camiasının alakasını ve manevi yardımını kazanmağa çalışmış ve
böylece Hıristiyanlığın barbarlığa
karsı ittifakını geciktirmiştir" (Engelhardt,
a.g.e.).
[3] Konuyla
ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Cemil Meriç,
Kültürden İrfana, İnsan yayınları, 1986,
s. 9-48.
[4] İştikak
merakinin dilimize musallat ettiği bu bedbaht kelime,
Türk intelijansiyası tarafından hiçbir zaman beğenilmemişti.
Fransızca kültürün Türkçe karşılığı maarif
veya irfandı. Maarif-i Garbiye Bati kültürü demekti, sonra
maarif, vazifesi irfan dağıtmak olan bir müesseseye
alem oldu. Raif Necdet'i dinleyelim: "Bana hars'in aheng-i
telaffuzu pek abus, pek soğuk ve kaba geliyor. Bu kelimede
mana cihetiyle de fazla bir ciyadet ve teravet göremiyorum.
Kültür mukabili olarak irfan kelimesini hem latif, hem mana
itibariyle daha nefis ve munis, daha kuvvetli ve şetaretli
buluyorum" (Hayat-i Edebiye, s. 324).
[5] Namık
Kemalin medeniyetle ilgili görüşleri- için bkz. Cemil
Meriç, Mağaradakiler: "Eski bir put: Terakki", Ötüken
yayınları, 2. baskı. 1980. s. 214 v.d.
[6] Cevdet
Paşanın medeniyetle ilgili görüşleri hakkında
daha geniş bilgi için bkz. Ümit Meriç Yazan, Cevdet Paşanın
Toplum ve Devlet Görüsü, İnsan yayınları, 1992,
2. baskı, s. 57 v.d.
|