Efendim,
edebiyat bir bütün. Edebiyat insan düşüncesini, insan duygularını en
mükemmel şekilde ifade etme sanatı. Her şeyi kucaklayan
bir sanat. Frenklerin tabiriyle "sanatların sanatı. "Bu itibarla,
Edebiyat Vakfı'nda yapılacak bir konuşmanın edebiyata
taalluk etmesi bence münasip olur.
Edebiyat kâşanesi, edebiyat sarayı önce iki hücrelik: Bir, nazım
hücresi, bir nesir hücresi. Asırlardan beri nazım hücresi ağzına
kadar dolu. Büyük şâirler yetiştirmişiz. Nesir, nazmın yanında
bir parça daha fakir. Çünkü Türk milleti heyecan duyan, gönlü olan, mütemadi
bir coşuş halinde, serbestî halinde yaşayan bir akıncılar
topluluğu, "fâtihler, gaziler" topluluğudur.
Tanzimat'tan sonra Batı'yla temas ettik; dünyamızı genişletmek
istedik. Tehlikeli bir maceraydı bu. Birçok kazançların yanında
birçok felâketler de mukadderdi. Fakat Batı karşısındaki
susuzluğumuzu, "Batının manevi fetihlerinden faydalanma arzumuzu" isabetle
başlattık.
Fransa'dan yapılan ilk tercüme Yusuf Kâmil Paşa'nın Télémaque
tercümesi... Bu bir tesadüf eseri değil. Kâmil Paşa insanla cemiyet
arasındaki münasebetlerin hududunu çizen, idare sanatını aydınlatan
bir eser istiyordu. Yani bir nevi Kelile ve Dimne, bir nevi siyasetname arıyordu.
Fénelon'un hikmet ve siyasetle dolu olan eseri veliahta siyaset öğretmek
için kaleme alınmıştı ve hikâye sadece bir süsten, bir cazibeden
ibaretti. Yoksa Télémaque'in romanla hiçbir alâkası yoktu. Yusuf Kâmil Paşa
bu eseri müzeyyen üslûpla Türkçe'ye kazandırdı. Nitekim senelerce eser,
dili ve muhtevası bakımından büyük rağbet gördü. Mekteplerde
okutuldu ve nesiller için bir üslûp hocası mahiyetini taşıdı.
Efendim, Osmanlılar elbette ki dünyanın en büyük idarecileri, en büyük
medeniyetini yaratan insanlar. Bu itibarla bakışlarını bütün
dünyaya çevirmişlerdi. Bütün dünya irfanına çevirmişlerdi. Fatih'in
tecessüsü de fetihleri gibi cihanşümuldu. Sezar'ın Galya seferlerini
tercüme ettirmiş, Plutark'ın birçok yazıların tercüme ettirip,
okumuştu. Daha sonraki Osmanlı padişahları da dünya tefekkürüne
bigâne kalmamışlardı. Üçüncü Murat zamanında Machiavelli'nin
meşhur Hükümdar'ı defalarca Türkçe'ye kazandırılmıştı.
Bu itibarla kültürü bütün olarak ele alan Osmanlı cemiyeti siyasî kültüre
de ehemmiyet vermişti. Birçok siyasetnameler elden ele dolaşıyordu,
meçhul değildi.
Tanzimat devrinde Batı fethedilecek bir ülkedir. Haddizatında Osmanlı Batılılaşması diye
bir şey yok. Küffarın topraklarını nasıl fethetmişsek,
fikriyatını da fethetmek arzusunu duyuyorduk. Bu sebeple insanla cemiyet,
insanla devlet, iktidar problemlerini konu alan kitaplar Osmanlı tecessüsünü tahrik
ediyordu. Osmanlı kayıtsız değildi. Batıyı bütünüyle
tanımak bilhassa tefekkür sahasındaki fetihlerinden haberdar olmak
arzusundaydı. Bu, Batıya teslim olmak değildir. Bir Cevdet Paşa,
bir Tunuslu Hayreddin, o çağın belli başlı mütefekkirleri
tefekkürü bir bütün olarak ele alırlar. Namık Kemal ve Ziya Paşa
da öyle. Ziya Paşa, bir insan yaratmak sanatıyla uğraşır,
Emile'i Türkçe'ye kazandırmaya gayret eder. Namık Kemal, Montesquieu'nün
Kanunların Ruhu adlı eserine eğilir, Rousseau'nun İçtimaî Mukavele'sine
eğilir. Bir kelime ile edebiyat o çağ için sadece bir eğlence
değildir.
Osmanlı'nın Batı'dan alacağı herhangi bir edebiyat nevi
yoktu. Çünkü şiirde biz büyük bir merhale idik, şahika idik. Batı şiirinin
bize vereceği bir şey yoktu. Roman ise bir eğlence unsuruydu.
Geniş halk kitlelerine hitap eden, okumaya alıştıran, maceranın
cazibesinden istifade eden ikinci derecede bir nevi idi. Batı'da da öyleydi.
Balzac'a kadar Batı'da roman ciddiye alınmaz, hiçbir ciddi mütefekkirin
alâkasını çekmezdi. Tanzimat devrinde Namık Kemal de roman yazmış,
fakat onun romancılığı geniş tabakaları irfan bakımından
zenginleştirmek gayesini güden, hikâyenin imkânlarından faydalanarak
kendini okutturmak isteyen bir teşebbüstü. Nitekim iki roman yazmıştır: İntibah,
Cezmi...
Osmanlı fazla ciddi ve vakurdu. Batı'da kendi susuzluğunu giderecek
eserler arıyordu. Tabiatıyla bu, Tanzimat'ın başarısızlığıyla
birlikte son buldu. Ondan sonra Batı'nın bu çeşit eserleri karşısında
daha az tecessüs gösterdik. Daha çok romana, hikâyeye yani vakit geçirmeye daldık.
Ben öyle sanıyorum ki büyük fikir buhranımızın kaynaklarından
biri de bu siyasî irfan eksikliğidir.
1960'lardan sonra Türkiye'yi salgın bir hastalık gibi istilâ eden Marksizm,
anarşizm, komünizm vs. gibi izm'ler, doğrudan doğruya siyasî irfanımızın
yokluğundan faydalanmışlardır. Biz Batı'yı bütün
olarak tanımadık. Tanzimat devrinde tanımak istemiştik. Bizim
dikkatimiz Batı'nın sadece dikenlerine yapraklarına takıldı.
Yani ağaçla meşgul olmadık. Ormanla hiç meşgul olmadık.
Rüzgârın tesadüfen önümüze serptiği birkaç kuru yaprakla uğraştık.
Bir kelime ile günümüzün insanı, günümüzün en entelektüeli Şark'ı de
Garb'ı da tanımayan acayip bir mahluktur. Bu boşluğu doldurmak
için elbette ki izm'lere ihtiyaç vardı. Marksizm bütün sahte cazibesi ve
sahte ilimciliğiyle kafaları istilâ etti.
Evvelâ insan düşüncesi bir bütündür. Asya ile Avrupa insan beyninin iki
yarım küresidir. Asya'yı tanımadan Avrupa'yı tanımaya,
Avrupa'yı tanımadan Asya'yı tanımaya imkân yoktur. Biz Asya
ile yani kendimizle meşgul değiliz. Tarihimizi unuttuk, dilimizi unuttuk,
irfanla alâkamız kalmadı. Fakat buna mukabil Batı'yı da tanımadık.
Bu şekilde tefekkür olmaz. Gerçi ecdadımız, Fatih'ten itibaren
daha doğrusu Selçuklulardan itibaren düşünceyi bir bütün olarak almışlar,
insanla devlet arasındaki münasebetleri dikkatlerine tevcih etmişlerdir.
Fakat bu son zamanlarda, bilhassa Servet-i Fünun devrinden itibaren unutulmuştur.
Biz Avrupa'nın pisliklerini, mülevvesatını, adiliklerini alan,
adeta hastalıklarını ithal eden bir kumpanya haline girdik.
Elbette ki irfan, kendini tanımakla başlar. Fakat kendini tanımak
formülü son derece kucaklayıcı bir formüldür. Kendini tanımak
için çevreyi, dünyayı da tanımak mecburiyetindedir insan. Biz kimiz,
nasıl bir tarihten geldik, hangi kavgaların neticesinde bu hale geldik.
Kendini tanımak düşmanını da tanımaktır. Düşman
veya dost Batı, Rönesans'tan beri tefekkürde büyük merhaleler almış,
büyük fetihlerde bulunmuş, büyük keşifler yapmış bir insan
topluluğudur. Düşman olarak da tanımak mecburiyetindeyiz, dost
olarak da... Çünkü dünyada yalnız yaşamıyoruz. Bu itibarla sadece
kulağımıza üflenen formüllere bağlı robotlar haline
gelişimiz siyasî kültürümüzün eksikliğinden kaynaklanmaktadır. İtiraf
ederim ki üniversitelerimizde de ciddi bir siyaset kürsüsü yoktur. Hiçbir kitap
hazırlanmamıştır.
Machiavelli'den zamanımıza kadar Avrupa'yı işgal eden, Avrupa
insanının saadet ve felâketine sebep olan tarihi vakaları bilmediğimiz
gibi bu tarihi vakaların semeresi olan nazariyeleri de bilmiyoruz. Fransa'da
bir siyasî kültür, bir siyasî edebiyat dersi vardir. Doğrudan doğruya
ders olarak okutulur.
Bütün büyük fikir adamları, bütün büyük araştırıcılar
talebelerin kültürüne malzeme olarak hazır ve açıktır. Bu itibarla
politikayla uğraşacaklar, elbette ki Marks'ı da tanımalıdırlar.
Fakat Marks'tan evvel tanınması gereken adamlar var. Meselâ Machiavelli.
Gerçi Machiavelli defalarca çevrilmiş, fakat bu çeviriler ciddi bir bilgiyle
kuşatılmadığı için hakikî değeriyle tanınmamıştır.
Yani Machiavelli nasıl bir cemiyetin adamıdır, nasıl yetişmiştir,
neyi temsil etmektedir, eserinin değeri nedir, hangi hakikatlere ışık
tutmaktadır, bunlar hiçbir zaman anlatılmamıştır. Meselâ Machiavelli'ye
atfedilen "gaye vasıtaları mübah kılar" sözü bile hafızalarımıza
yanlış geçmiştir. Bu söz ona ait değildir. Bu söz Fransa'ya
Avrupa'ya asırlarca tahakküm eden Cizvit tarikatının kurucusu
olan bir din adamına aittir. Bu söz bir cinayet fetvasıdır ve
Machiavelli'ye değil, Ignagio de Loyola'a aittir.
Elbette Machievelli de Avrupalıdır ve Avrupa'nın siyaseti ahlâktan
ayıran, insanı sadece menfaatlerine esir bir robot, bir homo politikus
olarak vasıflandıran bir insanın müşahedelerini billurlaştırır.
Nitekim rivayet edilir ki, Mısırlı Mehmet Ali Paşa Machiavelli'yi
tercüme ettirmiş, adamlarına okutmuş ve yirminci sayfaya kadar
dayanabilmiş. "Bu gâvurun bize öğreteceği bir şey yoktur" demiş.
Osmanlının bir valisi bile Machiavelli'den çok daha iyi biliyordu insan
ruhunu ve insan cemiyetlerini. Bu itibarla büyük idarecilerin ihtiyacı yoktu.
Fakat bugün politikaya atılan insanların elbette ki bütün politika üstatlarına
ihtiyaçları vardır. Öğrenmedikçe, karşısına çıkacak
ilk mütefekkiri, ilk izm'i yegâne reçete telâkki edecektir. Bugün Marksizmin
kazandığı budalaca itibar ve düşkünlük doğrudan doğruya
bu boşlugun eseridir.
Halbuki yirminci asrın başlarında Fransa'da demin de belirttiğim
gibi bir siyasî edebiyat dersi vardır. Evvelâ on altıncı asırdan
başlayarak mutlakiyeti savunanlar, daha sonra Fransız ihtilâli, ihtilâli
hazırlayan mütefekkirler, ihtilâl hakkındaki büyük tefsirler, büyük
tahliller okutulur. Nihayet birinci dünya savaşı ve sonrasının
mütefekkirleri... Hiçbir temayül farkı gözetilmeden, edebi kıymeti
olan kalabalık üzerinde büyük etki yapan, tarihin akışına
istikamet veren kitaplar, mektep kitabı olarak okutulur. Fakat çıplak
olarak okutulmaz, hangi şartlar içinde doğdukları, neyi temsil
ettikleri, düşünceye neler getirdikleri de uzun uzadıya anlatılır.
Yorumlarıyla beraber okutulur. Yani bir Fransız, kendi dünyasındaki
fikirleri kaynaklarından başlayarak zamanına kadar geçirdiği
bütün dönemeçler içinde bilir.
Tilki ve Aslan
Avrupa'nın bize göre üstünlüğü de fikre, ilme verdiği değerden
ileri gelmektedir. Avrupalı neden bahsettiğini biliyor, nasıl
bahsettiğini biliyor, bizi nasıl istismar edeceğini biliyor. İnsanları tanıyor
ve tarihi tanıyor. Bütün samimiyetiyle tanımıyor tabiî. Çünkü Avrupalı tilkidir,
biz aslanız. Tilki aslanı tanımaz. Tarihimiz boyunca bu tezadı yaşadık.
Aynı cinsten insanlar birbirlerini tanır. Biz vefayı, feragati,
kahramanlığı temsil ettik. O hileyi, soğuk düşünceyi,
soğuk kanlı düşünceyi tanıdı. Onun iştigal sahası,
onun bildiği şeyler bizi esir etmek için kâfidir. Fakat bizim de
esir olmamamız için mutlaka aynı bilgilerle mücehhez olmamız
gerekir. Bu itibarla onların yaptığını, kendi ölçülerimiz
içersinde biz de yapmak mecburiyetindeyiz.
Edebiyatımızın en fakir tarafı siyasî edebiyattır.
Bugün bir siyasetname, bir Kelile ve Dimne, Doğu'ya ait büyük siyaset
eserleri hepimizin meçhulüdür. Memleketimizde bir siyasî edebiyat doğmamıştır.
Sadece Avrupa'nın ikinci derecede müelliflerini ve ikinci derecede eserlerini
aldık. Yani bir roman merakı istilâ etti bizi. Edebiyat demek, roman
demek haline geldi. Halbuki edebiyat demek roman demek değildir.
Roman
Roman ancak, geniş kalabalıklara seslenen bir edebiyat nevidir. Elbette
ki geri toplumlarda büyük yeri olan fakat netice itibarıyla ilerleyen
bir toplumun itibar etmeyeceği bir edebiyat nevidir. Yani roman ölmektedir
ve ölecektir. Çünkü romanın konusu insandır. İnsan tabiatını psikoloji
işler, psikiyatri işler, psikanaliz işler, sosyoloji, antropoloji
işler vs... İnsan ilimleri geliştikten sonra romanın sahası kalmamış,
muhtevası kalmamış. Roman sadece sinema gibi aylak tecessüsleri
avlayan bir nevidir. İslâmiyetin romana karşı gösterdiği
alâkasızlık sebepsiz değildir. Bizde roman doğmayışı sebepsiz
değildir. Çok daha ciddi işlerle uğraşan Türk İslâm
aydınları, romanla uğraşmak ihtiyacını duymamışlardır.
Zaten Doğu'da ve Batı'da en büyük hazine olan Binbir Gece yetmiştir.
Kıssalar, hikâyeler yetmiştir. Ayrıca roman yazmaya itibar etmemişlerdir.
Roman buhranlar içinde çırpınan bir çağa, henüz ilimler gelişmediği
zamana mahsus bir edebî türdür. İlimler geliştikten sonra psikoloji
bir ilim hüviyeti kazandıktan sonra roman neyi halledecek, neyle meşgul
olacaktır? Çünkü ilim demek laboratuar demek, ilim demek kendine mahsus
bir dil demek. Roman itibardadır, çünkü cahiliz, ciddi değiliz. Roman
itibardadır çünkü mesuliyetimiz yoktur hepimiz mesuliyetten kaçarız.
Düşüncelerimizi başka kahramanlara söyletmek, muhayyel şahıslar çıkartmak,
onları konuşturmak mesuliyetten kaçmaktır. Romancı tarihçi
değildir, psikolog da değildir, sosyolog da değildir. Romancı sadece
ilimlerin gelişmediği bir çağda insan şuuruna, insan vicdanına
eğilen bir yazardır. Bu yazar, ilimler gelişinceye kadar çok
iş yapmıştır. Psikoloji geliştikten sonra romanın
sahası kalmıyor.
Roman "ben"e tutulan, "ben"in garip taraflarına tutulan bir aynadır.
Sadece üslubuyla kendini okutan bir edebiyat türüdür. Bu üslubu psikoloji ve
psikanaliz de gösterebilirse elbette ki romanın yerini alabilir. Çünkü mesele
insan ruhunun karanlıklarına ışık serpmektir. İlim
bu vazifeyi yapmaktadır, sosyoloji de yapmaktadır. İlimler,
romanı tahtından indirmektedir. Belki de yirmi birinci asırda
romana hiçbir ihtiyaç kalmayacaktır. İnsanlar tekâmül ettikçe ciddi
bir olgunluk devresine geldikçe, roman okumak ihtiyacı ortadan kalkacaktır.
Romanla televizyon ve sinema arasında büyük bir benzerlik vardır.
Bunların hepsi bizi tecessüsümüzden yakalayan ve sadece vakit geçirmeye
yarayan, vakit öldürmeye yarayan birer parazit tür haline gelecektir. Demek
ki vaktiyle roman büyük hizmetler etmiştir. Psikolojinin, sosyolojinin
kaynağında roman vardır. İnsanı tanımamızı kolaylaştırmıştır.
Romanı tecessüsümüze hitap ettiği için, büyük fedakârlığa
ihtiyacı olmadığı için odanıza çekilip, sedire uzanarak,
sigaranızı yakar, kahvenizi içer okursunuz. Bu sayede kültür de edinebilirsiniz.
Fakat bu kültür ciddi değildir, bulanıktır. İnsanlar olgunlaştıkça
romana itibar azalacaktır ve azalmaktadır.
Siyasî Edebiyat
Romanın dışında insanı inceleyen bir başka ilim
de siyaset ilmidir. Siyaset, insanla cemiyetin, cemiyetlerin münasebetlerine
ve insan ruhuna ışık tutan bir ilimdir. Bu itibarla siyaset
ilmiyle yakından ilgilenmemiz ve ona edebiyatın bir dalı olarak
itibar etmemiz lüzumlu ve faydalı olacaktır. Bu işte evvelâ Avrupa'nın
yaptıklarını bilmekle mükellefiz. Yani dünyanın tek düşünce
adamı, tek siyasetçisi Marks değildir. Marks'tan önce çok daha büyük
adamlar gelmiş, Marks'tan sonra da gelmiş ve gelecektir.
Marks belli bir devirde belli bir cemiyetin belli meselelerine ışık
tutmaya çalışmış bir fikir adamıdır. Elbette
değeri vardır. Fakat bu mutlak değer değildir. Marksizm
bir ideolojidir. İdeoloji ilmi de içine alır, fakat ilmin yanında
başka aldatmacalara da başvurur. İdeolojilerden kurtulmanın
tek çaresi ilmi tanımak, siyaset ilmini tanımaktır. Maalesef
biz masal dinlemeye alışmış insanlarız. Masallarla
oyalanıyoruz ve ilmin ciddi sesi, çatık çehresi hoşumuza gitmemektedir.
oysa mutlak olarak politika ilminin getireceği ışığa
muhtacız.
Batı'ya karşı kendimizi müdafaa etmek için mutlaka siyasî edebiyat
kurulmasına muhtacız. Evvelâ Batı'yı tanımaya, sonra
kendi siyasetnamelerimizi bilmeye, bunlar üzerinde düşünmeye, tahliller
yapmaya muhtacız. Kelile ve Dimne'den başlayarak kendi siyasî eserlerimizi
birer birer ele alıp nasıl bir toplumda, nasıl bir çevrede doğdular,
neyi, nasıl ifade ettiler, ahlâkla münasebetleri nedir, ahlâkın dışında
bir politika olur mu, olmaz mı? Bütün bu meseleleri aydınlatmalıyız.
Frenklerin politika ilmine karşı, bizim İslâmî bir politika
ilmi kurmamız şarttır. Bunun için de evvelâ mevcudu bilmekle
mükellefiz. İster istemez bu konularda metot olarak hocamız, Batı olacaktır.
Onların büyük tecrübeleri, büyük başarılar vardır. Batı insanı bugün
insan ve cemiyet problemlerini son derece iyi bilmekte ve bu problemlere karşı son
derece uyanıktır.
Efendim, şimdilik maruzatım bundan ibarettir. Size lâyık bir
konuşma yapamadım, affınızı dilerim.
Ahmet Kabaklı: Efendim, pek tabiî, büyük düşünce
adamlarının tevazuları da o ölçüde büyük
oluyor. Muhtevalı bir sohbeti bize lütfettiler. Kendilerine
müteşekkiriz.
Cahit Atasoy: Efendim, siyaset ilmi çareler arama,
tedbirler almak mânâsında midir?
Cemil Meriç: En geniş mânâda insanları idare
etme sanatıdır. Devletle fert arasındaki
münasebetleri en iyi şekilde yürütmek sanatıdır.
Cemil Atasoy: Şöyle bir şey akla geliyor.
Tedbirleri alacak olan, insandır. Böyle bir insanın
yetişmesi mühimdir. Meselâ Abdülhak Şinasi Hisar
Boğaziçi Mehtapları'nda dert yanar: Tarihi, yenmek
yenilmek açısından öğrendiğimizi ifade
eder. Halbuki bizim medeniyet tarihini bilmemiz gerektiğine
işaret eder. Bu bakımdan, tedbir alacak komple
insanı yetiştirmek meselesi çok mühimdir.
Bir gün bir yabancıyla arabada giderken, radyodan verilen on altıncı asra
ait bir musiki dikkatimizi çekti. Bu yabancı sanatkârın eser hakkındaki
kanaati şöyleydi: "Muhteşem bir üslûp." Yine Hamdullah Suphi Bey
bir konferansında anlatmıştı, bir Yugoslav tarihçisine
Süleymaniye Camiini gezdiriyormuş. Tarihçi kendisine "Bu camii kimler
yaptı?" diye sormuş. Hemen arkasından ilâve etmiş. "Bu
camii sizler yapamazsınız."
Bizim mimarîmiz, edebiyatımız, musikîmiz, resmimiz zirveye yükselmiştir.
Hepsi mücessem ve hepsi yüksek. Büyük devlet adamları yetiştirmişiz.
Yavuz Selim'e bir gün veziriazamı der ki: "Beni azat edin. Sizin ani kararlarınız
karşısında bir gün benim de boynum gidebilir." Yavuz'un cevabı şöyle: "Bre
mel'un, ben seni çoktan azat ederdim, çoktan boynunu vurdururdum ama, senden
daha iyisini yerine koyamam." Yine, bir Fatih rastgele yetişmiş değildir.
Onu yetiştiren bir anne vardır, bir çevresi var, hocaları var.
O yaşta o başta nasıl birkaç dil bilmektedir? Bunu ifade etmek
istiyordum efendim.
Ahmet Kabaklı: Bizim mütefekkirler arasında da Süleymaniye'yi bizim
yapmadığımız şeklindeki kanaat almış yürümüştür.
Bazılarına göre Osmanlı, bir işgal gücüdür. Ne yazık
ki kendi tarihçilerimizden bazıları da bu düşüncededirler.
Lavoisier
Ayhan Songar: Cahit Bey'in konuşması bana
bazı şeyler hatırlattı. Bir ufak tarih
bilgisi arzetmekle zannediyorum bazı mukayeselere
imkân vereceğim:
Fransız İhtilâli Lavoisier'nin kafasını kesmiştir.
Lavoisier (Lavuaziye), yanma hadisesinin bir oksidasyon olduğunu havada
oksijen diye bir gazın bulunduğunu keşfeden, dünyanın gelmiş geçmiş en
büyük kimya âlimlerinden biri. Yine Lavoisier, metabolizma denen hadiseyi,
yani organizmada alınan besinlerin kullanılmasını ilk tetkik
edenlerden ve bugün de geçerli birçok teorileri ortaya koyanlardan biri. Kendisinin
Paris'te laboratuarı var. Burası dünyadaki bütün ilim adamlarının
ziyaretgâhı. Kendi gayreti ve kazancıyla burayı, ilim adamlarına
açık tutmaktadır. Son derece de vatansever bir adam. O zamanlar kurulmuş olan
bir ziraî teşkilâtın ve Fransız barut komisyonunun âzası.
Fransız ihtilâlinde Lavoisier tevkif edilir. İtham edildiği
suç da şu: Tütünü nemlendirip ağırlaştırma. Tütünü satan
kendi olmadığına göre böyle bir suçlama yersizdi. Lavoisier
bir metot bulmuştu. Tütünlerin kırılmasını önlemek
için, onları nemlendiriyordu. Bugün de bilindiği gibi dünyanın
her yanında tütünü muhafaza için bu metot kullanılır.
Bu Lavoisier'nin mahkemesinde âzalardan Mara da bulunmaktaydı. Mara âlim
olma merak ve iddiasında ama sadece nutuk atma meraklısı. Neticede
idama mahkum edilen Lavoisier, bir tecrübeyi tamamlamak için iki gün mehil
ister. İhtilâl mahkemesinin cevabı şudur:İhtilâlin âlimlere
ihtiyacı yok. Daha sonra giyotinle başı kesilen Lavoisier için
bir tarihçi şunları söylüyor. "Bu başı kesmek için, bir
an yetti, fakat böyle bir başı tekrar meydana getirmek için asırlar
kâfi gelmeyecektir."
İhtilâlden iki sene sonra Fransa'da tekrar bir mahkeme kurulur. Mahkemeyi
kuran da ihtilâli yapan cumhuriyet idaresidir. Onu vefatından iki sene sonra
gıyaben muhakeme eder. Onu beraat ettirir, iade-i itibar ettirir ve muhteşem
bir cenaze töreni tertip eder. Adeta Lavoisier'nin hatırasından ve
Fransız milletinden özür diler.
Tarih tekerrürdür. Bir de kendi cemiyetimize baktığımızda
aradaki farkı görmüş oluyoruz. Bu mukayeseyi yapabilmeniz için bunları arzettim.
Ayrıca Cemil Meriç üstadımıza bir noktada çok teşekkür
ederim. Beşerî ilimleri sayarken psikiyatri üzerinde de durdular.
Psikiyatriyi kuru bir tıp dalı zannedenler vardır. Psikiyatri
insan düşüncesine, insan diline, tefekkürüne bir yerde müdahale eder ve
onun patolojisini de tetkik eder. Beşerî ilimlerin en mühimidir, diyebilirim.
Mensubu bulunduğum meslek namına da Sayın Cemil'e bu müşahedeleri
bakımından ayrıca teşekkür ederim.
Tahir Kutsi Makal: Değerli ilim adamımız
sayın Cemil Meriç'i iftiharla dinledik. İstifade
ettik. Ancak ben muhterem hocamızın roman konusundaki
düşüncelerine iştirak edemeyeceğim. Siyaset
tarihi, edebiyat tarihi elbette yazılacaktır.
Ama romanın sanat olduğunu kabul etmek gerekmez
mi? Psikolojinin, antropolojinin, sosyolojinin konularına
girmekle birlikte o güzeli aramaktadır. Şu halde
sayın üstadımız sanatın ilerde yaşamayacağını mi
ifade etmek istiyorlar?
Ahmet Kabaklı: Roman var, romancık var.
Bu konuda hocamızın görüşlerini de alacağız
elbette.
Necmettin Hacıeminoğlu: Efendim, ben de aynı konuyla
ilgili olarak konuşmak istiyorum. Bugün çağımızda,
roman eski itibarını hakikaten kaybetmiştir. Fakat benim
kanaatime göre kaybediş sebebi, diğer beşerî ilimlerin
ilerlemiş olmasından ziyade, ideolojilerin ve politik çekişmelerin
bir fırtına gibi dünyaya hakim olmasından ileri gelmektedir.
Nitekim günümüzde sadece romanın değil, tiyatronun, resmin, şiirin
de ancak ideolojik hedefler güdüyor ise, ideolojik muhteva taşıyor
ise okunduğu ve itibar edildiği aksi halde okunmadığı maalesef
acı bir gerçektir. Bu bakımdan romanı ve sanatı belli
zümrelerin nazarında itibarsız hale getiren ideolojiye bulaşmış olmasıdır.
Gelişmiş kapitalist ülkelerde romanlar insanlara hoş vakit
geçirtici vasfını devam ettirmektedir. Bugün kendi cemiyetimizde,
edebiyat fakültemizde romanı, şiiri, tiyatroyu bir sanat eseri
gibi incelemesi gereken talebeler, tavsiye edilen romanda ideoloji varsa
kapışmakta, ideoloji yoksa alâka göstermemektedir. Demek ki
roman okuyucusu var, fakat roman muhteva değiştirmiş,
hedef değiştirmiştir.
Roman, hiçbir şey olmasa, sosyal ilimler yüzünden beşeri meseleleri
ele almak vasfını kaybetse, ideolojik sebeplerle yazılmasa,
dilin imkânlarını en güzel şekilde ortaya koymak, sadece dili
güzel kullanmak mümaresesini (maharetini) temin için dahi vazgeçilmez bir sanat
eseridir. Bu itibarla ben, üstadımıza beşerî ilimlerin gelişmesinden
ziyade, ideolojilerin istilâsı yüzünden romanın hedef ve mahiyet
değiştirdiğini arzetmek istiyorum.
Cemil Meriç: Romanın garip bir kaderi var. Eski Yunan'da ilimler gelişmeden
hepsi birden felsefenin içindeydi. Yani felsefe, fiziği de metafiziği
de kucaklıyordu. İlimler yavaş yavaş geliştiler, istiklâllerini
aldılar, böylece felsefeden koptular. Yani bir papatyanın yapraklarının
kopuşu gibi, felsefe sadece papatyanın sapı olarak kaldı.
19. asırda Auguste Comte'tan sonra sosyoloji, yine aynı asırda
psikoloji istiklâllerini aldılar. Bugün felsefe denince, ne psikoloji,
ne de sosyoloji anlaşılıyor. Roman da zamanımızda
beşeri ilimler gelişmeden hüviyetlerini kazanmadan önce hepsini kucaklıyordu.
Bir tecrübe sahasıydı; geniş bir saha. hürriyet sahası...
Edebiyat nevileri içersinde kanunu olmayan tek nevi romandır. Yani cinnete
de açıktır, akla da açıktır. Her türlü cesarete açıktır.
Sayfası da belli değildir, konusu da belli değildir. Bütünüyle
mutlakı kucaklamak kabiliyetinde, emperyalist bir edebiyat türüdür. Bu,
romanın hem felâketi, hem ihtişamı. İhtişamı, çünkü,
meselâ Balzac bütün cemiyeti romanın konusu yaptı. Haddizatında
Fransa'da yetişen tek büyük sosyolog bence Balzac'dır. Yani Balzac'la
sosyoloji müşahhas olarak ilim hüviyetini kazanır. İnsanın
hareketlerini tayin eden saikler, ihtiraslar, heyecanlar bütünüyle psiko-sosyoloji
romana girer. Bir toplumu çamurdan ve kandan rüyalarıyla, mistik tarafları ve çirkin
taraflarıyla, maddesiyle, hayatı romana sokan Balzac'tır. Bu
itibarla romanın muhteşem bir hudutsuzluğu var.
Fakat beşeri ilimler geliştikçe romanın muhtevası azalmaktadır.
Felsefenin başına gelen akıbet, romanın başına
da gelecektir diye düşünüyorum. Yalnız şu var: Bugün bizim gibi,
beşeri ilimlerin gelişmediği, beşeri ilimlerin büyük eserler
vermediği ülkelerde elbette roman yaşayacaktır. Buyurduğunuz
gibi romanı roman yapan en belli başlı taraflarından biri üslûptur.
Romanı roman yapan faktörlerin başında üslûp gelir. Büyük romancıların
hepsi büyük üslûpkârlardır. Fakat ben uzak bir istikbalden bahsederek,
belki yarın ihtiyaç kalmayacaktır dedim. Yoksa romanın cemiyetlerde
büyük hizmetler gördüğü, ilimlere yardımcı olduğu, felsefe
gibi birçok ilimleri emzirdiği gerçeğini kabul etmiyor değilim.
Müsaade buyurursanız şu nokta üzerinde durmak istiyorum. Meselâ bir
Kemal Tahir çıkıyor, Osmanlı toplumunu romanlaştırıyor.
Kemal Tahir bu düşüncelerini yazı olarak, deneme olarak kaleme alsa
birçok itirazlarla karşılaşır. Roman oldu mu karşılaşmıyor.
Roman büyük hürriyet veriyor yazara. Adeta sorumsuzluk fetvası veriyor.
Bir ilim adamından beklediğimiz ciddiyeti, katiyyeti romancıdan
beklemiyoruz. Halbuki gerçekten olgunlaşan bir cemiyette roman, yerini
meselâ denemeye bırakabilir. Çünkü deneme de üslûp endişesiyle kaleme
alınır. Romanda üslûp ne kadar aranılırsa, denemede de
o kadar aranılır.
Endişeleriniz son derece yerindedir. Sanat eseri, sanat eseridir. Fakat
bu sanat eseri bir maceraya dayandığı için, okuyucuyu tecessüsünden
yakaladığı için, bence istikbalde aynı itibari göremez. İnsanlar
hikâye dinlemekten usanacaklardır. Yani hikâyenin yerine ilim geçecektir.
Roman ve Deneme
Romanın esasen hikâye kısmını atarsanız, denemedir.
Deneme ile roman arasında tek fark birisinde bir maceranın oluşudur.
Romandan macerayı çıkarırsanız bu fark ortadan kalkar.
Macera nispeten çocuk kavimlerin, çocuklu kavimlerin fazla itibar ettikleri,
fazla yumulduğu yemdir. Bu yeme ihtiyaç yok. İnsanlar söyleyeceklerini
açıktan açığa söyleyebilirler.
Bir psikologun bir kitap yazarken ilmî hazırlıklara ihtiyacı vardır. İlmî mahiyetin
daha sulandırılmış sekli, denemedir. Denemeci, bir laboratuar
adamı kadar, kesin, sahih konuşma mecburiyetinde değildir. Yani
deneme, belli bir zaman için romanın yerine oturabilir, diyorum. Ben romanın,
meselâ 21. asırda aynı itibari, alâkayı göreceğini tahmin
etmiyorum. Bu sadece bir faraziyedir. Elbette "güzel", edebiyatın ezelî konusudur.
Her yazar edebiyat çerçevesi içinde güzel yazmaya mecburdur.
Deneme romanın bütün üslûp ustalıklarını kendinde toplamak
mecburiyetindedir. Deneme romanın yerine pekâla geçebilir. Romanın
gösterdiği bütün cesareti deneme de gösterebilir. Çünkü onun da sınırları kat'ı olarak çizilmiş değildir.
Romanın hususiyeti, insanı belli vakalar içersinde göstermesidir.
Bu belli vakalarla okuyucuyu sürüklemesidir. Romana gösterilen itibar bir yerde
marazi bir itibardır. Sıhhatli bir toplumun romana ihtiyacı yoktur.
Romanın yerine sinema geçiyor, televizyon geçiyor. Sizin de buyurduğunuz
gibi ya ideolojinin elindedir yahut sadece hırsız polis hikâyesi
haline gelmiştir. Bu kadar münferit, bu kadar alelâde vakalar tecessüsümüzü tahrik
ediyor.
Vaktiyle şövalye romanları vardı. Bunlar hiçbir edebî değerleri
olmamasına rağmen bütün dünyayı istilâ etmişti. Akla sığmayan
maceralar... Devler, cinler, büyü. Don Kişot bu romanların tenkidini
yapmak için sahneye çıkarıldı. Cervantes'ten daha önce fermanlar çıkarılmıştı.
Sarlken romanların basılmasını, yazılmasını kesinlikle
yasak etti. Vaizler kilisede romanlar aleyhinde konuştular. Fakat Sarlken
bir taraftan romanları yasak ederken bir taraftan da gizli gizli roman
okuyordu. Roman manastırlara da girmişti. Saint Theresa gibi bir
azize evvelâ şövalye romanları yazmakla ise başladı. Hayatını Hıristiyanlığa
vakfeden, Ispanya'nın ve Avrupa'nın yetiştirdiği en büyük
yazar olan Theresa bile roman yazmak zaafından kendini kurtaramamıştır.
Romanın zaman zaman bir cemiyetin edebiyat gıdası haline gelmesi,
okunan tek şey olması, bir parça tembelliğe alıştırıyor
insanları. Bir parça muhayyele alıştırıyor ve insanı realiteden
uzaklaştırıyor. Bugünkü roman hakkında böyle bir mahkumiyet
kararım yok. Romancı elbette çok muhteremdir ve çok büyük işler
yapmaktadır. Hele bizim gibi ilmin tadını ciddi olarak tatmamış cemiyetlerde
romanın başaracağı çok iş vardır. Tabiî okuyucunun
kültür seviyesini de dikkate almak lâzım. Roman okunuyor, deneme okunmuyor. İlim
kitabı hiç okunmaz.
Romanı okutan maceradır, üslûp sıfatına bile lâyık
değildir. Büyük romancı sayılan Kemal Tahir'in de üslubu kırık
dökük, deli dolu bir üslûptur. Yani Kemal Tahir bir üslûpkâr değildir.
Kemal Tahir vak'alardaki cazibe yahut ideolojik sebeplerle okunmaktadır.
Yani Türkiye'de roman, edebiyat eseri olduğu için okunmuyor, roman, roman
olduğu için okunuyor. Peyami gibi kaç romancı var? Demek ki, roman çağımızın
büyük edebiyat türüdür. Yalnız yegâne edebiyat türü olması, endişeye
sezadır.
Bütün büyük adamlarda roman okumaya karşı bir alâka vardır.
Darwin de böyleydi. Don Kişot da bu iptilâyı önlemek için kaleme
alınmıştır. Bu eserde, insandaki bu iptilanın köklerine
inilmiştir. Romanın cemiyeti nasıl tahakkümü altına aldığı ortaya
konmuştur. Roman, hikâye insanların zaafıdır. Ben de çok
okudum roman ve hâlâ okumaktayım. Bütün ciddiyetimize rağmen hepimizin
kültür temelinde romanların oynadığı rol büyüktür.
Romancının kocakarı hikâyelerine yanaşmaması ve eserini
hiçbir ideolojiye alet etmemesi elbette temenniye şayandır. Kıymetli
dostum Kutsi Bey'i tenzih ederim. Büyük romancılar da öyle yapıyorlar.
Fakat bizim gibi hikâye dinlemeye meraklı, ciddiye sırtını çeviren
bir toplulukta romanların çok fazla alâka görmesi de temenniye şayan
değildir. Söyleyeceklerim bundan ibarettir.
Kutadgu Bilig
Nermin Pekin: Efendim, ben biraz mevzuu değiştireceğim.
Siyasetnamelerden söz edilmişti. Bizim, Batılıların
siyasetnamelerinden önce Kutadgu Bilig adlı eserimiz
var. Eser okutmak gayesiyle sanıyorum, müşahhas
bir şekilde kaleme alınmış. Hem de
manzum olarak yazılmıştır. Batı'dan çok
daha evvel. Acaba bu konuda Sayın Cemil Meriç'in düşünceleri
nelerdir?
Cemil Meriç: Hanımefendi, ilk eski siyasetname
Hz. İsa'dan bin yıl önce yazılmıştır.
Ve Asya'nın siyasî düşüncesinin temeli olmuştur.
Bu eser Farsça'ya, Arapça'ya defalarca tercüme edilmiş (Kelile
ve Dimne). Türkçe'ye Hümayunname ismi altında tercüme
edilmiştir. Yani Batı, Asya düşüncesinin
tesiri altında gelişmiştir. Buyurduğunuz
gibi Kutadgu Bilig de çok değerli bir kitaptır.
Fakat şunu hemen kaydetmeliyim; Batıyla Doğu
arasında başlıca şu fark var: Doğuda
hikmet-i ameliye başlığı altında
toplanan edebiyat nevileri çoktur ve hepsinin de temelinde
ahlâk vardır. İslâmiyet vardır.
Yani mükemmel insan vardır. Biz ahlâklı bir kavimiz. Biz Müslümanız.
Müslümanlıkta önce ahlâk, önce din vardır. Batının siyasetnamelerinde
böyle bir kayıt yoktur.
Bu siyasetnameler soğukkanlı, kalbi ve ruhu bir yana bırakan,
insanı bir hekim soğukkanlılığı ile incelemeye çalışan,
insanı zaaflarıyla ele alan kitaplardır. Yani sanat değildir
siyasetname, doğrudan doğruya ilimdir. Bu itibarla bizim siyasetnamelerimizle
Batınınkiler arasında fark vardır.
Machiavelli insanı ikiye ayırır. Birisi mimarlar, idare edenler,
diğeri tarihin malzemesi. Yani geniş kalabalıklar sadece tarihin
malzemesidir. Kum gibi, harç gibi cansız bir malzemedir. Batı'nın
gayesi hiçbir zaman mukaddes olmamıştır. Batı'nın
gayesi evvelâ kendi insanına boyun eğdirmek, sonra dünyaya boyun
eğdirmektir. Bizde bütün siyasetnameler mükemmel insan nasıl yetiştirilir,
cemiyet nasıl refaha kavuşturulur gibi bir gayeye dayanır, normatiftir.
Tabiî Hint'te bu yoktur. Hint'te Kelile ve Dimne'nin ahlâkı çırılçıplak
bir ahlâktır. Bizdeki Kutadgu Biligler, elbette mevzundur, çok okunmuştur.
Ama insanın mükemmelleşmesi değil de nasıl idare edileceği
esastır. Yani Batı'da siyasetname aklın çiğ, her türlü zarafetten
mahrum sesidir.
Mustafa Kafalı: Kutadgu Bilig'deki hususiyetin Şark
için de ayrı bir mümtaz yeri vardır. Kutadgu
Bilig'de aranan şey, nizamdır. Her ne kadar bugünkü Türkçe'ye "Saadet
Veren Bilgi" diye çevrilmişse de aranan saadet, nizam
içinde bulunmaktadır. O nizam anlatılmaktadır.
Yani devlet anlatılmaktadır. Devlet, nizamı getirecektir
ve saadet öylece bulunacaktır. Devlet olduğu
zaman, saadet vardır. Ayrıca Kutadgu Bilig'deki
hususiyet de şudur: İdealize etmek yerine, ideal
olan bir nizamın tespiti. Yani bir arayış değil,
yaşanan bir şeyin kaleme alınışı vardır.
Üstadımıza burada teşekkür etmek isterim, Batı ayrı bir
dünya, bir Hıristiyan dünya. İslâm Türk dünyasında apayrı bir
ruh var. Görebildiğim kadarıyla, Batı'da, meselâ bir hürriyet,
bir adalet mefhumu daima aranan şeylerdir. Hak, hakkaniyet de öyle... Bütün
bunları elde edebilmek için bir mücadele vasatı yaratılmaktadır.
Halbuki Türk İslâm dünyasında bunlar idealize edilen şeyler olmayıp
yaşanan şeylerdir. Zaman zaman kaybedilse dahi, yine yaşanacağından
eminim. Bütün bu değerleri, idarede, cemiyet hayatında, sanatta, edebiyatta
görmek mümkün. Batı'da eserlerde bir samimiyet bulamazsınız. Onun
yerine soğuk, katı ve despot bir hava vardır. Şark'ta ve
Türk İslâm dünyasında ilim hürdür. İlim adamları, ilimde
muhtardır ve hürmet görürler. Meselâ bir Süleymaniye'de samimiyeti, fazileti,
hürriyeti rahatlıkla görmek mümkündür. Despotluk asla yoktur, orada çalışan
emeğinin karşılığını almıştır.
Sanatkâr gönlüyle gelmiş ve orada bir âbide meydana getirmiştir. Batı'da
büyük bir âbide meydana getirilir, ama kamçıyla, despotlukla. Bizim dünyamızda
bir ilim adamının katledilmesi, onun hakkında ferman verilmesi
katiyyen söz konusu değildir.
Gazete, Dergi ve Kitap
Gültekin Sâmanoglu: Efendim ben Sayın Cemil
Meriç'ten gazeteler, dergiler ve kitaplar arasındaki
münasebet hakkında bilgi rica edeceğim. Bu konuda
bir makalesini okumuştum, çok güzeldi. Ben şahsen
zamanın, günün şartları sebebiyle kitaplara
vakit ayıramıyorum. Ancak gazetelere sığınabiliyorum.
Kitap okumak bana zor geliyor. Tabiî bu durum, bizden sonraki
nesillere, Türkiye'yi idare edecek olan nesillere daha
kötü bir şekilde intikal edecek. Bu bakımdan,
değerli hocamızın bir sohbet yapmalarını rica
edecektim.
Cemil Meriç: Efendim, çağımızın
insani alâkası parçalanan ve bir nevi afyonkeş haline
getirilen insandır. Düşünen değil, bazı belli
düşünceleri kabule mecbur edilen bir insan. Kitle
haberleşme araçları, gazete, televizyon sığ bir
kültürü yaymakta ve ciddi kültüre karşı duyulan
alâkayı da azaltmaktadır. Hegel, gazete için "sabah
duası" diyor. O zamanlar gazete bir kültür taşıyıcısıydı.
Gazeteyle dergi arasında bir fark yoktu. Zamanımızda
gazeteler bir ticaret metaı halindedir. Hedefi, uyandırmak, ışıklandırmak
değildir. Sadece belli haberleri istenilen şekilde
aktarmak, telkin etmek, okuyucuyu bir nevi medyum haline
getirmek, alışkanlıklarının esiri
haline getirmek ve mümkün olduğu kadar düşündürmemek...
Valéry'nin politikayı tarifi şöyledir: "Politika insanları kendilerini
ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan alıkoymak sanatıdır." Şimdi
böyle olunca, gazeteler de bir nevi endüstri müessesesidir. Bu müessese kendi
istediği biçimde hakikati biçimlendirir. Hakikati belli ölçülerde kalıplar
içine dökerken aynı zamanda düşünceye de yer veriyor. Yalnız,
irfanı gazeteye hapsettiniz mi haysiyetini kaybeder. Çünkü gazetenin bir
günlüktür ömrü. Gazete sigara gibi içilecek, limon gibi sıkılıp
bitecektir. Fıkraların, haberlerin hepsinin ömrü bir günlüktür. Ağırlık
merkezi belli düşüncelerin telkin edilmesidir. Bu bakımdan gazetede
romandan daha fazla tehlike mevcut.
Romanın gelişmesinde gazetelerin rolü büyük olmuştur. Gazete
tefrikacılığı geliştikten sonra roman bütün dünyayı istilâ etmiştir.
Haddizatında roman da, gazete de bir kaçma mekanizmasıdır. Gündelik
hayatın incir çekirdeğini doldurmayan vakaları üzerine eğilmekle
değerli vaktimizi öldüren bir mekanizma. Gazeteleri kültürün başlıca
kaynağı telâkki etmek yanlıştır. Çoğumuz üç dört
gazete birden okuruz. Kitaba, ciddi kitaba ayırdığımız
zamanla gazetelere ayırdığımız zaman arasında
yapılacak mukayese son derece aleyhimizdedir. Yani gazete fanidir, ancak
belli bilgiler elde etmek için okunur. Bu bilgiler de politikanın konusunu
teşkil ediyor, o bakımdan sürükleyicidir. Bu arada birkaç fikir adamının
oraya düşen yazıları da ruhumuza sevinç vermektedir. Fakat bunun
dışında bir posadır gazete. Gürültüden ibarettir.
Aynı zamanda gazete bir hastalığın da taşıyıcısı oluyor.
Bu hastalık, yazı yazmak hastalığı. Umumiyetle çağımızda
en fazla yayılan hastalıklardan biri de yazı yazmak hastalığıdır.
Eline kalem alan, mutlaka yazı yazmak mecburiyetinde. Yazamazsa, slogan
yazma mecburiyetinde. Bu sloganperestliğin kaynağı da grafomanidir.
Grafoman, çok okur, gazeteleri didik didik eder. Böylece dolar, boşaltmak
için eline kalemi alır. Hiçbir şey yazamazsa, gider cami duvarına
slogan yazar.
Gazete ciddi bir rehber ve güvenilir bir kaynak olmaktan uzaktır. Ama çok
sevdiğimiz insanlar bu hareketin içindedirler. İster istemez bu harekete
katılırlar. Çünkü yirminci asrın bir mecburiyetidir bu. Bir
Ahmet Kabaklı'nın gazetede yazı yazması, Ahmet Kabaklı için
bir fedakârlıktır, bizim için de onu gazetede okumak bir fedakârlıktır. Çünkü Ahmet
Kabaklı gazeteci değildir ve olamaz. Bir kültür adamıdır,
irfan adamıdır. Ne yapalım ki gazetede okumak mecburiyetinde
kalıyoruz. Bir takım mecburiyetler bir insanı olması gerekenden
başka şekle sokmaktadır. Bu hazindir, trajiktir fakat reeldir.
Dergiye gelince; dergi daha geniş soluklu, daha geniş imkânları olan
ve istikbale kalacak olan bir nesir vasıtasıdır. Tefekkürün
kalesidir. Birçok insanlar kitap yazmak ve bastırmaktan mahrumdurlar.
Dergi daha geniş imkânlar önümüze serer. Bir memleketin irfanını tetkik
etmek için, mutlaka dergilerine eğilmek mecburiyetindeyiz. Birçok büyük
adamların, kitapları yayımlanmış olan yazarların
yazılarının bir kısmi dergi sayfalarında kalmaktadır.
Bu bakımdan, dergiler kütüphanelerin en ciddi, en zinde malzemesidir.
Kitap ise daha çatık kaşlı, daha smokinli düşüncedir. İndeks
yapmak gibi bir takım mükellefiyetler yükler yazara. Bu itibarla dergi
gazeteyle kitap arasındadır. Düşüncenin gerçek taşıyıcısıdır,
her türlü düşünceye açıktır, donmamış genç ve gerçek
düşüncedir. Dergi bir memleketin fikir aynasıdır. Kitap ise
fikri mumyalaştırır, kaditleştirir. Bilmiyorum, arzedebildim
mi?
Siyasî Kültür ve Aydınlar
Cemal Ertek: Efendim, siyasî kültürün olgunlaşması,
izm'lerin, Marksizm'in yayılmasına sebep olan
siyasî kültür boşluğunun doldurulması için çocukların
eğitimine alfabeden başlamak gerektiğine
inanıyorum. Hele bu sene çocuk yılı olması münasebetiyle çocuklarımızın
beyinlerinin, buyurduğunuz gibi adeta afyon yutturularak
yıkanmalarını müşahede etmemiz karşısında
bir tohumu nasıl ekmemiz lâzım gelir, ters ideolojilerin
körpe dimağlarda yeşermemeleri için, ne gibi
tedbirler almamız gerekir? Ayrıca ben siyasî edebiyatımızın
da bir folkloru olduğuna inanıyorum. Halkımızın
arasına maalesef, atalarımızın olmadığı halde, "sana
dokunmayan yılan bin yaşasın", "çirkefe
taş atma sana da sıçrar", "bükemeyeceğin
eli öp" vs. gibi tamamıyla siyasî literatürle bağdaştırılabilecek
bazı deyimler sızmıştır. Ben bunları siyasî folklor
olarak isimlendiriyorum. Bu konuların da işlenmesi
lüzumuna inanıyorum. Siyasî edebiyatın boşluğuna
varmadan önce bu noktaların belirtilmesi gerekiyor.
Hocamızdan bu konudaki düşüncelerini rica ediyorum.
Cemil Meriç: Çok mühim bir yaraya parmak bastınız.
Evvelâ sunu kabul etmek lâzım: Tedbirin de terbiyeye
ihtiyacı vardır. Biz gelecek nesillerin iyi yetişmesi
için evvelâ kendimizi iyi yetiştirmeliyiz. Marksizm'e
karşı en iyi ilâç yine izm'lerdir. Düşünceyi
bir bütün olarak almak ve izm'leri bu bütün içinde görmek
mecburiyetindeyiz.
Hepimizin siyaset literatürü son derece sığdır. Evvelâ siyaset
adamlarını, hocaları yani aydınları terbiye etmek
lâzım. Türkiye siyasetin içine kendi insiyatifiyle değil adeta sürüklenerek
girmiştir. Çünkü hepimizin bilgisi sığdır. Evvelâ biz aydınların
terbiye edilmesi lâzımdır. Bu şuur aydınlar katında
gerçekleştikten sonra nesilleri şuurlandırmak daha kolaydır.
Evvela aydınların şuurlanması lâzım. Buyurduğunuz
gibi halkın arasında "darb-i mesel" adı altında, adeta
afyon gibi yutturulan bir nevi slogan edebiyatı, evet politikayla alâkalıdır;
fakat politika ilmiyle alâkalı değildir. Bunlar kalabalığı düşünmekten
alıkoyar. Birçok sömürücünün, politika esnafının ekmeğine
yağ sürer. Bir nevi teslimiyet telkin eden bu sloganlarla mücadele etmek
gerekir. "Suya sabuna dokunma" gibi sloganlar elbette bizim dünyamızın
mahsulü değildir. Bunlar teslimiyet ve acz ifade eder.
Maksizm'e karşı açılacak cihat mutlaka ilme dayanmalıdır.
Polisiye tedbirlerle veya hüsnüniyetle yapılacak bir iş değildir
bu. Maksizm'e karşı aynı ilmi cihazla çıkmak mecburiyetindeyiz.
Bildiğimiz ölçüde muzaffer oluruz. Karanlıkta dövüş olmaz. Bu
itibarla ben siyasî edebiyatın mekteplerimizde okutulmasına taraftarım. İnsanlık
bu konuda nereye varmış siyaset sahnesinde boy gösteren fikir adamları neler
bulmuşlar, işi nereye getirmişler... Bütün bunların bilinmesi
gerekiyor. Biz fildişi kulede değiliz. Biz nesilleri yetiştireceğimiz
gibi, kendimizi de kurtarmak mecburiyetindeyiz. Yani aydınlar da kendileri
olmalıdırlar. Bu itibarla yapılacak iş büyüktür. Kendimizi
tanımak, tarihimizi tanımak, sonra yapılan tahripleri önlemek,
Avrupa'nın tasallutuna karşı kendimizi sağlam bir hisarla
kuşatmak mecburiyetindeyiz.
Sorduğunuz suali tam mânasıyla cevaplandıracak durumda değilim.
Evvelâ genç nesillerin yetişmesi bir devlet meselesidir. Aydın meselesi,
kalem sahiplerinin ve cemiyetin meselesi. 40 milyon Robinson halindeyiz. Kimse
kimseyi anlamıyor, dilimiz yok... Bu vasıfta insanların genç nesilleri
düşünmesi imkânsız. Evvelâ kendimizi tanımalıyız.
Müşterek bir dil, müşterek bir tefekkür dünyası yaratmalıyız.
Bunun da tek çaresi bilmek ve okumaktır. Bilmek, daima İslâm'ın
büyük emridir. Nesilleri aydınlatacak olan, siyaset ilmidir.
(Bu metinler Türk Edebiyatı Vakfı "Çarşamba Sohbetleri"ne
katılan Merhum Cemil Meriç'in görüşlerini içermektedir) |