Cemil
Meriç:
Hugo'nun bir sözünü not etmiştim. "Hayat mezarların çözdüğü dolaşık
bir yumaktır" diyordu. Buna mukabil şöyle söyler Neyzen Tevfik: "Çözemez
kimse bu dünya denilen kördüğümü/ Yaratan ..... bilir ancak onun
içyüzünü/ Bir delikten çıkarak bir deliğe girmekteyiz/ Önü zulmet,
sonu zulmet, ..mişim gündüzünü." Bu sözlerin hiçbiri mutlak olarak
ele alınmamalı elbette. Hayyam, "Efsane söylediler uykuya
daldılar" diyor. Hepimizin söylediği bir efsane var. Hepimiz
bir efsane söyleyip uykuya dalıyoruz. Bu, suale sualle cevap vermek.
Bu suale cevap verilmez. Zor sualler bunlar. Münker Nekir sualleri
gibi. Bir şairde mutlak hakikat aramak yanlış. Şair
sözü... İlham var. Sokrat, bütün düşüncelerinin demon'dan
geldiğini söyler. "Benim bir demon'um var, beni o konuşturuyor" derdi.
Herkesin bir demon'u var. Yukarıdaki mısraları böyle
anlamalıyız. Belli anlarda doğar şairin içine bunlar,
bazen bir şimşek pırıltısı gelir, aydınlatır
insanı. İnsan aydınlandığını zanneder. Şimşek
pırıltısı geçtiğinde daha koyu bir karanlığın
içinde kalır insan.
H.Aslan: Ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Ölümün sizdeki tedaileri
nedir? Benim aklıma Camus geliyor. O, "Bu dünyada her şeyden ölüm akıyor;
duvarlardan, gazetelerden ve insanların yüzlerinden" diyordu Başkaldıran İnsan
adlı kitabında. İslamiyet, 'Ölüm, insanın canını Rabbi'ne
emanet etmesidir' diyor.
Cemil Meriç: Ölüm, ister istemez karşılaşacağımız
bir sual işareti! Ziya Paşa'nın dediği gibi "Halledemedi
bu lügazın sırrını / Bin kafile geçti ulemâdan, füzelâdan."
H.Aslan: Ölümden korkar mısınız?
Cemil Meriç: Aksini söyleyemem. Somutlaştırarak anlatmak mümkün değil.
Mahiyeti meçhul bir korku. Aslında bu sorular, benim bütün hayatım
boyunca kendime sorduğum sorular. Hiç bir zaman cevap veremedim. Kimse verememiş.
H.Aslan: Ebediyet neden sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı olsun? "Senin
türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda
geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyet. Zavallı çocuk, bilmiyorsun
ki, ebediyet sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı."(Bu Ülke,
syf.182) diyorsunuz. İnanmıyor musunuz ebediyete?
Cemil Meriç: Ebediyet diye bir şey yok yeryüzünde. Burada şöhret söz
konusu. Bütün şöhretler yalandır! Ebediyeti şöhret manasına
kullanıyorum. Napolyon mu, Marks mı?
H.Aslan: Kültürler, genellikle içlerinde yaşadıkları insanların
bunalımlarını çözen kurumlar yaratmışlar. Gazali böyle
bir meseleyle karşılaştığında tekkeye koşar;
oysa Gökalp bunalımlarını çözmek için intihara başvurur.
Mesele bir tercih meselesi. İnsanın fikrî ölçülerini değiştirmesi
bence bu. Gökalp, Durkheim'ı yani modern düşünceyi tercih etti. Ben,
sizin de aynı tercih problemiyle zaman zaman karşı karşıya
olabileceğinizi düşünüyorum. Bu konuda bizi biraz aydınlatır
mısınız? Aklıma gelmişken söyleyeyim, meselenin çağrışımları beni
Tanpınar'a götürüyor. Ölmeden onbeş gün önce günlüğünde şu
soruyu soruyor kendisine: "Tanrı'ya inanıyor muyum? Evet..."
Cemil Meriç: Ziya Gökalp, Gazali değildir. Gökalp minnacık bir adamdır.
Elindeki imkanlarla başka çaresi yoktu. İster istemez intihar edecekti. İntihar
kapıyı açmıyor. O da Mavi Sakal'ın Kırkıncı Odası'nı açıyor.
Sık sık bu meseleyle ben de karşı karşıya geldim
ama korkak olduğum için intihar edemedim. Bu büyük meçhul beni ürküttü.
Ben düşünceyi bir bütün olarak ele alırım. Memleketten memlekete
değişmez. Ziya Gökalp'le Gazali arasında mahiyet farkı var.
Ziya Gökalp, Batı'nın sofra artıklarıyla geçinen bir zattır;
onları atıştırır, zaman zaman da kusar. Peyami Safa'nın çektiği
ruh çilesini çekmemiştir. Sahtekârdır. Her devirde dalkavukluk yapmıştır.
Talat Paşa'ya ve İttihat Terakki'ye mesela. Tarihin şımarttığı bir
adamdı.
Ben daima intihar düşüncesi içinde yaşadım. İntihar beni
dâûssıla gibi takip etmiştir. Şimdiyse intihar bile edemeyecek
haldeyim. Hayyam'ın dediği gibi, bir masal anlattık çağdaşlarımıza
ve geçip gideceğiz. Noktalayacağız bir gün.
Tanrı sorusuna cevap veremem. Tanpınar bahtiyar bir adamdı. Bu
soruya cevap vermiş. İnanıyorum da inanmıyorum da. Bunlar
matematik birer realite değil ki. Zaman zaman inandım. Ama ne kadar
inanıyorum, bilemiyorum. Eğer Tanrı olmazsa, hayat bir curcuna
oluyor. İntihar tam bir hal çaresi oluyor o zaman. Camus'nun yaptığı da
bu.(1) Sisyphos Efsanesi'nde söylediği gibi, ya inanacaksın ya intihar
edeceksin. Üçüncü bir hal çaresi yok. Bunlar kaypak kavramlar. Kim ne kadar inanır
bilinmez. Tanpınar benden aydınlık görüyor ve 'Evet' diyor. İnanıp
inanmadığımı bilemiyorum. Müslümanım, müslüman bir çevrede
doğdum. Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını mahşer
günü bilebileceğim.
H.Aslan: Cemil Meriç külliyatında el atılmayan düşünce devi yok
gibi. İbn Haldun'la Marks; Cevdet Paşa'yla Weber; Cemalettin Efgani
ile Ali Şeriati iç içe bu külliyatta. Yani idealizmle materyalizm, laiklikle
din, doğu ile batı. Bence zorlu ve çetin bir yürüyüş bu. Eklektik
bir düşünür; kendini parçalanmış, çatlamış aynalarda
seyreden ve bunun verdiği acıyla kıvranan bir aydın diyebilir
miyiz sizin için? Arkasından sözkonusu parçalanışınızın ülkemizle
ilgili yanları sökün ediyor. "Benim trajedim şu birkaç satırda;
sevebileceklerim(yani sosyalistler) dilsiz, dilimi konuşanlarla(yani sağcılarla)
konuşacak lakırdım yok" -parantez içleri soruyu soranın- "Sağ okumuyor.
Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor." Nasıl
oluyor da hem Büyük Doğu kadrosundan hem de Yön kadrosundan olabiliyorsunuz?
Neden buna mecbur hissediyorsunuz kendinizi?
Cemil Meriç: Bu kelimeleri tarif etmeden kullanmak hata. Ben Türkiye'de gerçekten
sosyalist olabileceğini sanmıyorum. Bir parça eklektiğim.(2) Her
aydın bir parça eklektik olmak zorundadır. İnsan bütündür. Evet
derseniz biter. Halbuki aydın olmak başka şey. Aydın olmanın
insana yüklediği büyük sorumluluklar var. Bu sorumluluğun idraki başka,
uygulama imkanı başka. Belki ben aydın olmanın sorumluluğunu
idrak ediyorum ama icaplarına ne kadar uyuyorum bilemem.
İnsan çok meçhullü bir problemdir. Mesela dilimle Büyük Doğu'ya mensubum. İnançlarımın
bir kısmıyla da öyle. Yön de bir tarafım benim.
H.Aslan: Yön'le paylaştıklarınız?
Cemil Meriç: Önce pozitivizm. Akla fazla önem verişim. Mesela Rıza
Tevfik, Tevfik Fikret zaman zaman bir anlamda Yön'cüdürler. Bu problemde o kadar
meçhul var ki... İnsanla ilgili hiç bir problem basit değil. Mesela
Necip Fazıl'ı severim ama Doğan Avcıoğlu'nu sevmem.
H.Aslan: Geçmişte sosyalist olmanızla Yön arasında bir bağ kurulabilir
mi?
Cemil Meriç: Ben hiç bir zaman sosyalist olmadım. Bilhassa materyalist hiç olmadım.
H.Aslan: "Kimim ben?" diye soruyorsunuz günlüğünüzde kendinize ve insanı kanser
edecek ağırlıktaki bu soruyu şöyle cevaplandırıyorsunuz: "Hayatını Türk
irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi." Sene 1974.
Türkiye gibi Ortadoğu'nun göbeğindeki bir ülkede, bu yamalı bohçada,
bir düşünür için yukarıdaki cevabınız yeterli mi? Kimsiniz
siz? Kimlik söz konusu olduğunda sorulacak bütün sorulara cevap verebilecek
bir düşünür mü yoksa arafta bir yalnız mı?
Cemil Meriç: Arafta bir yalnızım.
H.Aslan: Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızdaki müthiş makalenizi;
Ruşen Eşref'in 'Diyorlar ki' adlı kitabını esas alarak
yazdığınız 'Diyorlar ki' başlığını taşıyan
yazınızı düşünüyorum. Elimden gelse herkese okurdum bu yazıyı.
Benim çağdaşlarım, Gökalp'in bir Delf kâhinine benzediğini
sizden öğrendiler. Peki ama hocam, orada sözünü ettiğiniz Türk aydınlarıyla
sizin aranızdaki fark nedir? Bu ülkede Peygamber'den 'Muhammed' diye söz
etmiyor musunuz? Bir batılının konuşma veya yazma biçimi
bu. Hemen arkasından, İslamiyetle ilgili olarak yazdığınız
hepsi birer manifesto niteliğindeki yazılarınız geliyor aklıma. Çelişki
bu. Büchner'in "Madde ve Kuvvet" adlı kitabının düşünce dünyanızı,
bir anlamda kişiliğinizi en çok etkileyen kitaplardan biri olduğunu
söylüyorsunuz. İslamiyet'in size açıklamadığı şey
neydi de bu kitaba dört elle sarıldınız? Kaderiniz bence, kimlik
bunalımlarını okudukları kitaplarda çözümleyen binlerce insanın
-sağcı, solcu, idealist veya materyalist olmaları bir şey
değiştirmez- kaderleriyle aynileşiyor. Okumakla olmak neden aynileşsin?
Bir düşünceyi öğrenmek aynı zamanda bir yaşama biçimini öğrenmektir.
Doğru. Ancak, o yaşama biçimini icra etmek değil. Pratik hayatta
kendilerini yaşayabilmek imkanını sağlamıyor bize, okuduklarımız.
Cemil Meriç: Biraz fazla altını çizmişim "Madde ve Kuvvet"in.
Sözün gelişi öyle yazmışım. Onsekiz yaşında bir
insanı çarpar elbette. Bütün hayatımı etkileyen bir tesiri olmamıştır.
Belli bir çağda etkilemiştir beni. Hayatıma şâmil değildir.
Bulûğ çağında, ilk defa rastlanan güzel bir kadının
insan üzerindeki etkisi bu. Ama babam için aynı şeyi söyleyemem. Babama
okuttum, ruh dünyasında kötü akisler yaptı. Babam hacıydı ve
mûtekit bir insandı. Üzerinde resim var diye eve gelen kibritlerin resimli
kapaklarını yırtardı. Onun üzerinde tesirli oldu bu kitap,
benim üzerimde değil. Evladım, kelimeler hiç bir şey ifade etmiyor,
görüyorsunuz, yani hem yalan hem doğru bunlar.
H.Aslan: Günlüğünüzde yazdıklarınızla kitaplarınızda
yer alan düşünceler arasında çelişkiler var. Russell, "Bir düşünce
sistemi" der, "Eğer yüzde yüz tutarlıysa, o düşünce sistemi toptan
tutarsızdır ya da ilmî değildir." Bu tespit, "Batı Felsefesi
Tarihi"ndeydi. Sanırım. Çelişkileriniz son tahlilde normal olarak
da kabul edilebilir. Kitaplarınızdan birinde, "Yobaza düşmanlık
tarihe düşmanlık. Yobaz en güzel taraflarımızla biziz, biz." diyorsunuz.
Eserlerinizde bu türden yüzlerce ifade gösterebilirim. Oysa günlüğünüzde, "Solun
kadir na-şinas davranışı beni ister istemez gericilerin kucağına
değil, yanına itti" şeklinde beyanlarınız var. Gericilik
nedir, sağ nedir? Yeni Devir gazetesi hangi çizgidedir? Müslümanlık
nedir ki böyle söylüyorsunuz?
Cemil Meriç: Yeni Devir pek ciddi bir intiba bırakmamıştır üzerimde.
Mesela Cumhuriyet'te yazmayı tercih ederdim. Gerici benim. Sağ'a antipatim
yok. Sağ mezarlık bekçisi. Eskinin devamını ister sağ.
Halbuki hayatın kendisi daima yeniye müteveccihtir.
H.Aslan: Marksizme yaklaşımınız oldukça farklı, sizce
yalnızca bir düşünme biçimi. Ortodoks marksizme ateş püskürüyor
yazılarınız. Ortodoks olmayan marksist düşünürler ise daima
tam not alıyor sizden; Rodinson, Schumpeter ve diğerleri... Ancak,
yine de marksist düşünceyle bir çok şeyi paylaşıyorsunuz.
Bunların başında düşünme biçiminiz var bence. Genç Cemil
Meriç'ten olgun Cemil Meriç'e uzanan, çizgide değişmeden kalan tek
unsur düşünme biçiminiz yani diyalektik yöntem. Bilgi problemine bakış açınız
marksizmden izler taşıyor. Meraklı okuyucular, Mağaradakiler
adlı kitabınızın 391., Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızın
231-261. sayfalarına bakabilirler. Ayrıca, Kırk Ambar adlı eserinizde,
Proudhon'u yazarken yaşadığınız iç hazzı geliyor
aklıma.(3) Düşünürken ve yazarken, "Önce eylem vardı" diyorsunuz,
diğer sosyalistler gibi. Önce eylem vardı; yani hayat vardı, maddi
gerçeklik vardı. Bilginin kaynağının materyalist açıklaması bu.
Modern bilimin bu ilkeye dayandığını kabul ediyorum. Doğru,
bilimin nesnesi, araştırma nesnesi maddedir. Ama bu düşünce biçimi, İslamiyet,
evet, kitaplarınızda sıkça vurguladığınız İslamiyet
sözkonusu olduğunda çelişkilerden birini doğuruyor. Tehlikeli
bu, İslamiyet açısından. Tehlikeli, çünkü vahyi dışarda
bırakıyor. Bir şey daha var: 'Umrandan Uygarlığa'da(sf.366,
dipnot), Marks'ı, Şerif Mardin'e karşı savunabiliyorsunuz.
Cemil Meriç: Hayır, bende değişmeden kalan diyalektik değildir;
insan düşüncesine saygıdır. Ben insan düşüncesini İbn
Haldun gibi ikiye ayırıyorum: İnşa ve haber. Haber'e olduğu
gibi inanılır. İnşa ise yorum demektir ve tartışmaya
açıktır. Marks da İbn Haldun ve Farabi gibi büyük düşünce
adamlarından biridir. İmtiyazlı bir mevkii yoktur. O da bir insandır
ve hataları vardır. Düşünen bir adamdır. Bilhassa polemik
içinde ve düşmanlarıyla savaşarak düşünen bir adamdır.
Düşünen hiç bir insan tarafsız olamaz. Marks'ın da hataları vardır.
Proudhon'u, Saint-Simon'u, Marks'tan daha çok severim. Sert, dövüşken, haşin
bir adamdır Marks. Musevi asıllıdır ve bunun düşüncelerine
büyük etkisi vardır.
H.Aslan: "Otobiyografileri hep şüpheyle karşılarım. En masumları,
ihtiyar nazeninler gibi aşırı bir tuvaletle çıkar tarih karşısına.
Talleyrand doğru söylüyor galiba: Dilin görevi hakikati gizlemektir."(Bu Ülke,
syf.197) Sizin otobiyografiniz için de geçerli mi aynı şey?
Cemil Meriç: Benimki için geçerli değil. Çünkü hiç bir siyasi hareket içinde
bulunmadım. Ailem ve çocuklarım için de öyle. İlmî namusumu az çok
muhafaza etmişimdir. Talleyrand bir politikacıydı. Tarihin en
namussuz, en zeki adamlarından biridir. Talleyrand yükselmek istiyordu.
Politikanın dili gizliliktir. Benim yükselmek gibi bir amacım olmadı.
H.Aslan: Mülkiyet karşısındaki tavrınız nedir? Daha önceki
bir konuşmanızda, "Ben Müslüman sosyalistim" demiştiniz. Bu sözünüz
bana gençliğinizin Tarık Mümtaz'ını hatırlatıyor.
Onun 'İslamî Sosyalizme Doğru' adlı bir risalesini okuduğunuzu
belirtiyorsunuz.(Bu Ülke, Beşinci Baskı, sf.29) Müslüman sosyalizmi
pek itibar görmüyor bugün Türkiye'de.
Cemil Meriç: Sosyalizm Türkiye'de yaşamak için İslamî bir veçheye bürünmek
zorundadır. Mülkiyet konusunda Saint-Simon gibi düşünüyorum. Mülkiyet
daima tahdit edilmelidir. Topluma faydalı olduğu sürece yararlıdır.
Yani herkes kendi zevki için tüketim yapamaz. Mülkiyet toplumundur. Onda, bizden önce
gelenlerin de, bizden sonra geleceklerin de hakkı vardır.(4) İslamiyet
de sosyalizm gibi düşüncede bir devrimdir.
H.Aslan: Stendhal eline kalemi alır, ilham gelmesini beklermiş yazarken.
Siz nasıl yazarsınız?
Cemil Meriç: Özel bir merasime tâbi değildir. İlham da beklemem.
H.Aslan: En belirgin özelliklerinizden biri, dil konusundaki hassasiyetiniz değil
mi?
Cemil Meriç: Bir yazar olarak dili muhafaza etmeye çalışırım.
Bu konuda titizim. Hayatımın manası bu.
H.Aslan: Türk Sağ'ına ve Türk Sol'una tavsiyeleriniz nelerdir?
Cemil Meriç: Türkiye'de sol'un sağlaşması, sağ'ın sollaşması gerekir.
Sağla sol arasında büyük bir fark yoktur. Gurur dargınlıkları ve
benzeri şeylerden doğan ayrılıklar. Birbirlerine yaklaşmalıdırlar.
H.Aslan: Ama bugün bunun tam tersi ortaya çıkıyor.
Cemil Meriç: Ben bu kutuplaşmaya karşıyım. Kutuplaşma
yobazlıktır.
H.Aslan: Üslubunuz efendim?
Cemil Meriç: Üslubum kendimdir. Benliğim, bütün hüviyetimdir. Yazdıklarım
kadar yazış biçimim de önemlidir.
H.Aslan: Şiirin tornasından geçmiş bir düşünürün üslubu diyebilir
miyiz?
Cemil Meriç: Yıllarca şiir yazdım.
H.Aslan: Cemil Meriç, Türk nesrine Fransız sentaksını getirdi,
deniyor, doğru mu bu sizce?
Cemil Meriç: Olabilir. Fransızca'yla o kadar çok temasım oldu ki...
Ben farkına varmadan bir etkisi olmuş olabilir Fransızca'nın.
Edebiyata tercümeyle geçtim. Bir şuuraltı tesir.
H.Aslan: Yazılarınızı başka birine dikte ettiriyorsunuz.
Konuşuyorsunuz, yazılıyor. Yazılarınızda konuşma
cümleleri ağırlıkta. Dikte ettirmenizden mi geliyor bu özellik?
Cemil Meriç: Üslubum, kendim yazıyorken de, yani gözlerimin kapanmasından önce
de böyleydi. Sanmıyorum.
H.Aslan: Üstadım, şiiri neden bıraktınız?
Cemil Meriç: Sevdiğim şairler vardı. Pınarbaşları tutulmuştu.
Onlardan daha büyük olamayacağımı hissettim. Nazım, Yahya
Kemal, Necip Fazıl. Halbuki, nesirde bana rakip olabilecek bir zirve yoktu.
H.Aslan: Aşka inanıyor musunuz?
Cemil Meriç: Elbette. İnsanlar arasındaki biricik insani his, aşk. İnsanı insan
yapan aşktır.
H.Aslan: Kadınlara bakış açınız nedir?
Cemil Meriç: Büyük bir saygı ve sonsuz bir sevgi. Kadın erkekten daha
yüksektir bana göre. Erkek kadın eşitliği yoktur. Vazife taksimi
vardır. Kadın vazifeleriyle üstündür. Fedakârlığıyla,
sadakatiyle. Hayatımdaki önemli varlıklardan biri kadın, diğeri
kitap.
H.Aslan: "Bir kadınla yemeğe mi çıkıyorsunuz" der Nietsche, "Sakın
kırbacınızı yanınıza almayı ihmal etmeyin."
Cemil Meriç: Budala. "İnsanın tanrı olmadığının
tek belgesi göbekaltıdır" diyor bir yerde de. Küçüklük duygusundan
ileri geliyor onun bu özelliği. Kadın bahsinde hiç bir zaman tatmin
olmamıştır. Davet edildiği düğünde, geline evlenme teklif
eder. Salaktı hazret. Dâhi bir salak. Tam bir erkek değildi çünkü tam
bir insan değildi. Farkında olmadığı bir zaafı vardı kadına.
Delirdi zaten.
H.Aslan: Kadınlar bahsinde hayatınızdaki en büyük yeri işgal
eden kadın kimdir efendim?
Cemil Meriç: Ölenlerden karım Fevziye, yaşayanlardan Lamia. Karımı çok
severim. Kırk yılın üzerinde bir beraberliğimiz oldu onunla.
Fevziye tam bir aile kadını, mükemmel bir anneydi. Daima rahmetle anarım.
Sakin bir zevceydi. Roma'yı Roma yapan asil ve büyük kadınlardan biriydi.
Menteşoğulları boyundandı.
H.Aslan: Lamia Hanım'dan sözeder misiniz?
Cemil Meriç: Son derece sevdiğim ve son derece saydığım müstesna
bir insandır. İnsanlar arasındaki yerini bulamamıştır.
Talihsiz bir izdivaç yaptı. Hz.Ebubekir soyundan geliyor. Son derece fedakârdır.
Hastalığımda bana gösterdiği şefkat emsalsizdir. İnsanlığın
yüzünü ağartan bir fedakârlık. Mükemmel bir hocadır. Hayatımın
en mükemmel arkadaşı. Talihim benim. Karım öldükten sonra onun
yerini ancak Lamia Hanım doldurabilirdi. İngilizce öğrenimine
dört yaşında başlamıştır. Ana mektebini ve Arnavutköy
Kız Koleji'ni birincilikle bitirmiştir. Hasan Âli Yücel döneminde başarılı öğrencilerin
diplomalarını Roosevelt imzalardı. Diplomasında Roosevelt
ve Hasan Âli'nin imzaları var. Çok mükemmel bir İngilizce hocasıdır
Lamia. Tanpınar'ın öğrencisidir. Reşat Nuri ile akrabadırlar.
H.Aslan: Kızınız efendim?
Cemil Meriç: Kızım mükemmel ve emsalsiz bir evlattır. Talihim
bu. Bedbahtlık içinde bahtiyarım.
H.Aslan: Ne tür müzikten hoşlanıyorsunuz?
Cemil Meriç: Umumiyetle alaturkayı severim. Sevdiğim bir insanla dinlemeliyim
müziği. Sevdiğim insanla birlikte dinlediğim müziği severim. İster
otobüs müziği olsun ister klasik. Farketmez. Türkülere özel bir zaafım
yok. Ama sevdiğim türküler de var.
H.Aslan: Hangileri mesela?
Cemil Meriç: Şu anda sıralayamam.
H.Aslan: Şiiri bırakışınızın tarihini hatırlıyor
musunuz?
Cemil Meriç: Acaba bıraktım mı? Söyleyemem ki bunu. Nesri şiir
haline getirmeye çalıştım.
H.Aslan: Büyük yazar olmak için sizin hayat çizginize benzer bir yolu katetmek
gerekir mi?
Cemil Meriç: Gerekir. Acılar insan ruhunu biliyor. Acı çekmeyen, insan
olamaz.
H.Aslan: Sizin için demokrat diyebilir miyiz?
Cemil Meriç: Elbette evladım. Gerçek bir demokratım. Liberal ve demokratım.
H.Aslan: Yazılarınızdan birinde "Düşüncenin kuduz köpek gibi
kovalandığı bir ülkede" yaşadığımızdan
söz ediyorsunuz.
Cemil Meriç: Evet. En kötü yanımız müsamahakâr olamayışımız.
Herhalde Moğollar'dan kalma bize.
H.Aslan: Liberal terimini hürriyet anlamında mı kullanıyorsunuz?
Cemil Meriç: Evet.
H.Aslan: Aydınlarımız konusunda söyleyecekleriniz var mı efendim?
Cemil Meriç: Bu konuda söyleyeceğimi söyledim galiba. Türkiye'de aydın
yoktur. Çünkü mesuliyet yoktur. Taşıma suyla değirmen döndürüyoruz.
H.Aslan: Bir denemenizde kitapları kadınlara benzetiyorsunuz. Neden
başka bir varlığa değil de kadına?
Cemil Meriç: Hayatımda iki önemli varlık var: Kadın ve kitap. İkisi
de insan. Yani bunları teke irca edebiliriz. Kadın da insan kitap da
insan.
H.Aslan: "Her kitapta kendimizi okuruz, kendimizle yatarız her kadında" diyorsunuz.
Neden kendimizle yatarız her kadında?
Cemil Meriç: Kadınla bir parça bize yakın olduğu ve bizi sevdiği
için yatarız. Hayvanlar çiftleşir; insanlar birleşir, tekleşir.
Her insanda binlerce insan vardır. Kadın ve erkeğin bir araya
gelmesinde, bu binlerce insandan yalnızca birer tanesi birbiriyle kaynaşır
ve anlaşır. Aynileşirler.
H.Aslan: Kitabı kadına benzeten başka bir düşünür hatırlıyor
musunuz?
Cemil Meriç: Hatırlamıyorum.
H.Aslan: "Bana okuduğunuz kitapların en güzelinin hangisi olduğunu
soruyorsunuz, söyleyeyim: Annemdir" der Abraham Lincoln. Annenizden hatırınızda
kalanlar neler?
Cemil Meriç: Muhterem bir hanımdı annem. Babamla akrabaydılar.
Babamın dedesi Dimetoka müftüsüydü. Benim soyadım aslında Hocazâde'dir.
Soyadı Kanunu'yla değiştirildi. Bu soyadı Hafız İdris
Efendi'den geliyor. İlk mektebi bitirmişti annem. Çok zengin bir masal
dünyası vardı ve masallar anlatırdı bana. Hassas bir kadındı.
Bende de var aynı hassasiyet ve bu, annemin bendeki etkisidir.
H.Aslan: Zaaflarım diyebileceğiniz özellikleriniz neler efendim?
Cemil Meriç: Çok. Baştan aşağı zaafım. Lüzumundan fazla
hassasım. Çabuk kızarım, çabuk darılırım, çabuk
sevinirim. Okumaya düşkünüm. Her insan gibi, belli bir ölçü içinde kadınlara
zaafım var. Beş kardeşiz. Ailenin yaşayan tek erkek evladı benim.
Bu yüzden biraz şımarık büyümüşüm.
H.Aslan: Sevdiğiniz yemekler neler?
Cemil Meriç: Lamia'nın pişirdiği yemeklerin hepsini severim. Bilhassa
bulgur ve etle yapılan yemekleri. Bütün yemeklerini severim Lamia'nın. Ümit'in
pişirdiklerini de severim.
H.Aslan: Sigarayla aranız nasıl?
Cemil Meriç: On yedi yaşımdan bu yana sigara içerdim. Günde üç paket.
Sonra bıraktım. Lamia'nın yüzünden tekrar başladım.
En son olarak da hastalanınca bıraktım. Şimdi içmiyorum.
H.Aslan: Lamia Hanım yüzünden?
Cemil Meriç: O içiyordu çünkü.
H.Aslan: Şu anda seyahat etme imkanınız olsaydı hangi ülkede
olmak isterdiniz?
Cemil Meriç: Fransa'da.
H.Aslan: Neden Fransa'da?
Cemil Meriç: En çok Fransız kültürüyle temas halinde oldum. İnsanlarını severim.
Altmış küsur yıldır Fransızca'yla uğraşıyorum.
Lamia'yla O'nun memleketi olan Şam'a da gitmek isterdim mesela.
H.Aslan: Kitaplarınıza çocuklarınız hissiyle baktığınız
oluyor mu?
Cemil Meriç: Fazlasıyla elbette. Onlar da çocuğum. Kafamın gönlümün çocukları.
H.Aslan: Kitaplarınız arasında tercih yapabilir misiniz?
Cemil Meriç: Yapamam. Ancak "Hind Edebiyatı"nı çok severim. Sonradan "Bir
Dünyanın Eşiğinde" adıyla basıldı. "Bu Ülke"yi
de severim. Düşüncelerim tohum halinde "Bu Ülke"dedir. Hayatımın
bütün tecrübesi...
H.Aslan: Yeni bir çalışmanız var mı?
Cemil Meriç: Evet. Yeni bir kitap hazırlıyorum. "Umrandan Uygarlığa"nın
tersi, "Kültürden Irfana" olacak adı. "Umrandan Uygarlığa", geçmişten
bugüne idi, yeni kitabım bugünden geçmişe. İrfan biziz, kültür
Avrupa. Batı'dan Doğu'ya gibi bir şey.
H.Aslan: Benim sormadığım, sizin söylemek istediğiniz bir şey
var mı?
Cemil Meriç: Her cevap noksan. Cevaplamak ayıklamaktır. İnsanlara
verebileceğim mesaj bu.
Hakan Ulaş'ın notu:
1- 1960 yılında bir otomobil kazasında ölen Albert Camus'nun intihar
ettiğine inanılır.
2- Eklektizm: Felsefede; uyuşabilir tezleri toplayıp uyuşamayanlarını bir
yana bırakma eğilimini, edebiyatta ise birbirine aykırı çeşitleri
bağdaştıran geniş sınırlı zevki ifade eder.
3- Cemil Meriç, başka bir yerde "O'nsuz bir sosyalizm hatta O'nsuz bir Batı düşüncesi
tasavvur edilemez" diye andığı -anarşizmin babası sayılan-
Pierre Joseph Proudhon için "Bir Facianın Hikâyesi" kitabında da şöyle
yazar:
"Proudhon çağımızın en büyük düşünce adamlarından
biri. Ülkemizde sol, bu dürüst ve samimi insana kulaktan düşmandır.
Kiliseleşen sosyalizmin hür tefekküre tahammülü yoktur. Ülkemizde sağ, önyargıların
kalın duvarları arkasında hep aynı teraneleri tekrarlar.
Oysa Proudhon aydınlığa koşan her insan için değerli
bir kılavuzdur. Proudhon'un temsil ettiği anarşizm, Batının
bütün doktrinleri içinde İslamiyet'e en yakın olan felsefedir. İslamiyet
de bir nomokrasi(kanun hâkimiyeti) dir, anarşizm de. Yalnız, anarşizm
için nomos(kanun) mâşeri akıldır; İslamiyet için vahiy yani
ilâhi şeriat. Proudhon, emekten doğmayan her kazancı mahkum eder.
Faiz bir sömürü aracıdır, üstada göre. Gerçek sosyalizmi, gerçek demokrasiyi
bütün buutları ile tanımak isteyenler kilisenin afarozuna uğramış bu
yavuz ve samimi yol göstericiyi tanımak zorundadır."
4- "Mülkiyet Nedir?" kitabıyla ünlenen Proudhon'un bu konudaki görüşüne
bakalım:
"Kölecilik nedir? sorusuna cevap vermek durumunda kalsaydım ve tek kelimeyle:
Cinayettir... deseydim, insandan düşüncesini, iradesini, kişiliğini çekip
alabilme gücünün ölümüne bir erk olduğunu ve bir insanı köle haline
getirmenin onu öldürmekten farksız olduğunu ispatlamak için uzun boylu
konuşmaya ihtiyaç kalmaksızın anlaşılırdı düşüncem.
Peki ama: Mülkiyet nedir? sorusuna niye aynı şekilde, yani bu ikinci
sorunun aslında birincinin değişik bir biçiminden başka bir şey
olmadığını hemen anlatabilmekten emin olarak; Hırsızlıktır...
cevabını veremiyorum?... Ne emeğin, ne mülkleştirmenin ve
ne de yasanın mülkiyeti yaratamayacağını; dolayısıyla
da mülkiyetin nedensiz bir sonuç olduğunu iddia ediyorum. Niçin kınanacakmışım
bundan dolayı?
Mülkiyet hırsızlıktır!... Işte devrimlerin giriş kapısı..."
Not:
Yukarıdaki röportajı Cemil Meric Düşünce platformuna taşıyarak
sizlerle paylaşmamızı sağlayan forum üyelerimizden Hakan
Ulaş Beye şükranlarımızı sunuyoruz...
www.cemilmeric.net
|