Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş.
Fakat bunlar erimiş
İslamiyet'in içinde. Zaten Avrupa'da şuurlu olarak milliyet fikirleri,
kendi içlerinde 1789'dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra başlar.
1789'dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa'ya karşı mücadele
vermek
zorundadır. İngilizler, Almanlar, bu dışa karşı kendini
müdafaa mecburiyeti,
kendi varlığının şuuruna vardırır Fransa'yı.
Ayrı bir dili olduğunu, ayrı
bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri içinde belli bir
yer
işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder. Fakat bu coğrafyadan
gelen
milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat birliğine inkılab
eder.
İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan içtimai sımfları yabancı gibi
sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi de toprak aristokrasisine
karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa da kendine karşı cephe
alan işçi
sınıfına karşı aynı kızgınhğı,
aynı öfkeyi aynı yırtıcılığı izhar eder.
Tabii dünyaya karşı da düşmandır. Hakikatte milletler sadece
başka
milletlere karşı mücadele verdikleri zaman milliyetçidirler. Bunun
dışında
milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan Savaşı'nda bu çok görüldü.
Alman
kapitalizmiyle Fransız kapitalizmi ortaktılar. Endüstri kuruluşları olan
birçok yer bombalandığında kapitalizm, kapitalizme yardım
etti. Avrupalı
için milliyet sadece belli ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval
devrimizde en kuvvetli tarafımız, imammız yok edilmek istendi.
Bu imam yok
etmek için bilumum vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden birisi de
milliyetçilik hikayesidir. Bizde milliyetçilik doğrudan doğruya Avrupa'dan
ithal edilmiş mehfumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet'te
olamaz
milliyetçilik. Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli propagandalar
neticesinde
dindaşlarımızla aramıız bozuldu, düşman olduk.
Onlar aynldılar bizden. Bazı
savaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez hadiseler geçti. Bu
kopuştan
sonra biz de ister istemez kendimize çeki düzen vermek zorunda kaldık.
Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat sonunda bir mecburiyet oldu. Elbette
ki belli hudutlar içinde yaşayan, belli dili konuşan insanlar kendi
hüviyetlerini dış dünyaya karşı haykırmak, bir bayrak
altında toplanmak
zorundaydılar. Bir nefis müdafaası olarak milliyetçilik zarurettir.
Elbette
Türk insanı kendini korumak zorundadır. Kendini korumak için de belli
bayrak
altında, prensipler etrafında birleşmek zorundadır. Batı'ya
karşı, Rusya'ya
karşı, İslam olduklan halde bize husumet besleyen asırlık
telkinlerle,
düşman telkinlerle husumet beslemekte olan kardeşimiz, fakat bizden
ayrılmış ülkelere karşı kendi menfaatlerimizi korumak
mecburiyetindeyiz. Bu
birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu; Milliyetin
birçok tarifi var.
Almanların Alsace Lorraine'i işgalinden sonra hukuki ve felsefi bir
mesele
olarak ortaya çıkar. Alman aydınlarıyla Fransız aydınları arasında
tartışma
konusu olur. Varılan ve bizim de kabul edeceğimiz -ister istemez-
tarif şu:
Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere inanan, aynı şeyleri
isteyen
menfaatleri müşterek, istikbalde aynıçatı altında, aynı bayrak
altında
yaşamak isteyen insan topluluğu. Milleti millet, yapan birlikte yaşamak
arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu arzu müşterek inanışlardan
gelir. Bunu
kuvvetlendiren kan, dil gibi başka unsurlar da vardır. Bunlar biyolojik
faktörlerdir ve hiçbir mana ifade etmezler. Fakat insanı insan yapan, insanı
eşref-i mahlukat yapan hayvan-ı natık oluşudur yani insanın
kafası vardır,
aklı vardır, düşüncesi vardır, Vicdanı vardır.
Madem ki, kafasına ışık
veren inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını belli bir istikamete
sürükleyen
imanıdır, o halde hattı zatında milliyeti yapan en kuvvetli
faktör imandır,
inançtır. Sosyalizm İslamiyet'ten haberi olmayanların İslamiyetidir.
Ona
göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda mücadele eden
insanlar içtimai
bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf ırk
bağlarıyla bağlı değildir
birbirlerine. Dünyanın bütün proleterleri kardeştirler. Burjuvazi zaten
bu
kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi menfaatleri uğrunda
daima kendi
insanını istismar eder. Sosyalizmin inancı budur: Bütün dünyada
buIjuvazi
bir tek millet vaziyetindedir. Onun gibi dünya proleteryası da tek
millettir. Çalışanlar kardeştirler. Çalışanlar yani
aynı gaye uğrunda emek,
alınteri harcayanlar mazide de aynı gaye uğrunda çalışmış olanlar,
istikbalde de aynı gaye uğrunda çalışacak olanlar kardeştirler.
Yani Said-i
Nursi Hazretleri "bugün unsuriyet çağı geçmiştir" derken
iki manada
haklıdır. Birisi ideoloji olarak bu asırda sosyalizm sahneye çıkmış ve
bütün dünyada enternasyonaller kurulmuş. Enternasyonal, bütün milletlere
açık sadece düşünce birliğine dayanan, kader birliğine dayanan
bir topluluk
demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel. Sovyet Rusya da
bunu
gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.
O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir aldatmaca olduğu
belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği
samimi olarak
tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu ve bütün
Avrupa proleteryası III. Enternasyonale bağlıydı. Demek ki
milletlerin
dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek mümkündü. Şimdi
de mümkün bir
yerde. Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan işçisiyle, bir Fransız
işçisi, bir İspanyol işçisi aynı insandır. Franco iktidara
geçerken
İspanya'da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar, İngilizler,
İtalyanlar, Amerikalılar, Almanlar, Ruslar. Milletlerarası cepheler
kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Avrupa insanı savaştı. Müşterek
düşmana,
faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak sosyalizm
milletlerüstüdür. Acı
çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun dışında
sömürenler
vardır. Sömürenler de bir bütündür. Sosyalizm insanlığı ikiye
böler:
Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir bütündür. Millet gibi birtakım
suni
tasniflere katiyen iltifat etmez.
Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır.
En yenisidir.
İddiası budur. Vaktiyle 1789'da milliyet hisleri bir taraftan
kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara geçer. Bütün insanlara
hukuki eşitlik sağlanır. Bunu yaparken insanların aynı haklara
sahip
olduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem olduğunu,
kimsenin kimseyi
istismar etmeyeceğini ileri sürer.
Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan esaslara
istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka, hayatı başka,
servet
seviyesi başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını ispat
etti. Fransız
ihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak takdim etti.
Nitekim o
zamanki anayasada gerekçesi de insan ve vatandaş haklan beyannamesidir.
Sadece vatandaş hakları değildir. İnsan ve vatandaş haklarıdır.
Bu çok
dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali insanlık
namına yapılmış
olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya amentüsü de insan
ve vatandaş
haklan beyannamesidir. Aynı milletlerarası mahiyeti sosyalizm de taşır.
Bu
ne kadar gerçekleşebilir, neresi yalandır ayn mesele. Fakat Batı'da
bir
ideoloji hüviyetiyle tarih sahnesine çıkan üç ideoloji var; Hıristiyanlık,
liberalizm ve sosyalizm. Bunların üçü de bütün insanlık için harekete
geçtiklerini iddia ederler. Milletler daha sonra çıkmıştır
ortaya. Batı bir
Hıristiyan vahdeti kuramamıştır. İmparatorluklar kurmuştur:
Roma-Cermen
İmparatorluğu, Charlemagne İmparatorluğu. Bunlar İslamiyet'e
benzeyen
gerçek bir vahdet kuramamıştır. Kuramamıştır ama
daima milletin dışında
daha yüksek bir cemaat olduğunu kabul etmiştir, hiç olmazsa nazari
olarak.
Hıristiyanlık bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi ve sosyalizm
bunu kabul
etmiştir. Bu itibarla zannedildiği gibi milliyetçilik, Batı'nın
bulduğu en
son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği, milli
hodbinlik
şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa silahıdır,
milliyetçilik.
İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara mal olmuştur,
milliyetçilik
tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi Hazretleri'nin
söylediklerine ben de katılırım.
Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalan işaret etmek
gerekiyor. Bir
kere İslamiyet'le, Hıristiyanlık içtimai, fikri ve tarihi yapısı bakımından
tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın birbirleriyle
anlaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar tarihin belli
merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar, kendilerini "millet"
olarak anlatmışlar. Bunlann karşısına biz sadece İslam
olarak Çıkmışız. Ama
bugün düşmanlarla çevrilmiş, çeşitli ihanetIere uğramış,
bütün
efendiliğimize, bütün alicenaplığımıza rağmen
hançerlenmiş, aldatılmış
vaziyetteyiz. Bu itibarla bugün ister istemez bir devletimiz var ve bu
devlet milli bir devlettir. İster istemez başkalarına karşı kendi
varlığımızı müdafaa etmek için millet unsurundan da
istifade etmek
zorundayız. Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde, mutaasıp
bir şekilde,
yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz var, bizim de
edebiyatımız var, şarkılarımız var. Fakat hepsinden
evvel dinimiz var. Yani
din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur. Din olmayan yerde
milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman olarak yaşamış,
zafer
kazanmışız. Şuurumuzdan idrakımızdan ve şahsiyetimizden
bunu çıkarmaya
imkan yoktur. Bu itibarla tarihe dayanmayan, mukaddese dayanmayan bir
milliyetçilik kurulamaz. Cumhuriyet'in en büyük hatası bu olmuştur.
Yani
bizi Osmanlı'dan tecrit ederek, dinden de tecrit ettiğini zannetmiş ve
dinden tecrit edilen bir kalabalığın da yaşayabileceğini
zannetmiş. Mazideki
kudretimiz hatıra olarak da yaşasa ayakta durmamızı mümkün
kılmıştır. Fakat
mazideki ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuriyetin en büyük
hatası -hatta bir parça İttihat ve Terakki'nin de- Türk milletini
dinin
dışında mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki her
zerre kanda,
vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem dinamik bir kuvvet
olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta kabile devrinin
bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz. Çünkü bir yerde bizim dilimiz de
dinimizin bir parçasıdır. Bütün sembollerimiz, bütün hayatımıza
istikamet
veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla dini tesanüd etrafında
dinden gelen, tarihten, müşterek acıları çekmekten, müşterek
facialara
maruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla, bir milletten bahsedilebilir.
Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli istinadgahı dindir, imandır,
mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi olmadıkça hiçbir topluluk
ayakta
duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır. Fert dinsiz olabilir, fert ate
olabilir.
Fakat toplum olamaz. Toplum dinini kaybettiği andan itibaren vahşi
bir
hayvan sürüsüdür. Yırtıcı, riyakar, melun, en adi canavardan daha
tehlikeli
bir sürüdür. Nitekim tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk dinsiz
yaşayamamıştır. Bu itibarla bir topluma yapılacak en
büyük kötülük onun
dini inançlarıyla oynamaktır. .
Said-i Nursi 930'da haklıydı, bugün haklı değildir. Şundan
haklı değildir:
Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor. Elimizde olmayan
sebeplerden
dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz milletleri
kaybettik. Bu
fırtına ortasında dağılan sürüyü bir araya toplamak
için ister istemez
tarihi hatıralara dayanmak, onlardan faydalanmak zorundayız. Elbette
bütün
Müslüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat kendi dilimizi
konuşan,
anlaşabildiğimiz insanlar elbette bize daha yakındır.
İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün insanlığa
şamildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez,
merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir. Ondan sonra
millettir. Ondan sonra İslamiyet'tir. Arzu ederiz ki İslamiyet en büyük
daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı kucaklasın.
C.M.: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik hareketi iki kaynaktan geldi
bize.
Birisi batı kaynağı. Batı' dan gelen bu tehlikeli fikir birkaç isim
etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery. De Guignes
18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle Çin
uzmanıdır. Kendisi
hariciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve mesela ÇinIilerin,
Mısır'dan gelen bir koloninin devamı olduğunu söyleyecek
kadar bilgisizdir
bu konuda. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir
mazimiz
olduğunu, Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu,
sekiz cilt halinde
yazmış. De Guignes İslamiyet'e, Osmanlı'ya düşmandır.
Güya bizi Osmanlı'dan
ve İslamiyet'ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış.
Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa,
onun bizi
kardeş yaptığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler
Hunlardan
"medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar" diye
bahseder. Medeniyet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak
bahseder.
De Guignes'den Süleyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde De Guignes'den
parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes'yi nereden tanıdı?
Nasıl
tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes'yi tanıması?
Belli
değil. Ondan sonra Ziya Gökalp'in tavsiyesi ile Hüseyin Cahit tercüme etmiş.
Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle, Vizigotlarla,
Ostorogotlarla vs. tanımadığımız atalarımızIa
münasebetlerimizi
De Guignes' den öğrendik.
Bir diğeri de Leon Cahun'dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya Tarihine Giriş
diye bir kitabı var. Türkiye'de milliyetçiliğin kaynağıdır
bu kitap.
Önsözünü tercüme ettim onun. Diyor ki "Türkler hiçbir medeniyet
kurmamışlardır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar
budaladırlar ki
Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti bir türlü
nakledememişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece
yıkmışlardır". Bu kitap Türk milliyetçiliğinin
Kuran-ı Kerim'i oluyor. Bütün
Türkçülerin üzerinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından
biridir Leon
Cahun. 19. asır sonu, 20. asnn başında yaşamıştır.
Vambery doğrudan doğruya
casustu zaten.
Şimdi bir de Rusya' dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor bu
hakikat. Rusya'dan gelen Türkler, Osmanlı'ya hem dostturlar, hem düşman.
Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi içindeler.
Düşmandırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında.
Kırım' dan ayrıldıktan sonra
onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam medeniyetinde,
İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde durmuşlardır.
Ve
Milliyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu etrafında halka1anmış,
Türk
Yurdu etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, aynca Ağaoğlu
Ahmet -garip bir
milliyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet'i anlatmak bütün Rusya'dan gelen Türkleri
anIatmak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı vaziyetteler. çünkü
Rus terbiyesi görmüşler, Rusya'da yetişmişler. Orada Türklük
gururları
kırılmış. Burada yeni bir vatan bulmuşlar. Fakat bu
vatanda söz sahibi
olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura
biliyorsunuz Tarih Kurumu'nun başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde.
Milletvekiliydi. Mustafa Kemal'in çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine
sadakatle hizmet etti. Osmanlı'nın yıkılışında
onun büyük rolü vardır,
hissesi vardır. Ziya Göka1p budala bir adamdı tam manasıyla. Ağaoğlu
budala
değildi. Haris bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı.
Cahil bir adamdı.
Son derece ümmiydi. Evvela Selanik'te pohpohladılar; İttihad Terakki,
emellerine alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver'e, Talat'a,
Mustafa Kemal'e sen -haşa- Allahsın, sen Peygambersin diye kasideler
yazdı.
Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.
Said-i Nursi'nin büyük bir ihtimalle bid'at erbabı diye yad ettikleri
arasına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı'yı, parçalandı ülke.
Binaenaleyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sanımak mecburiyetti.
Yalnız dediğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi boşalmış,
kansız,
cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet. Zaten "cihanda sulh,
yurtta sulh" formülü ile ifadesini bulan bir sulhperverlik bahis mevzuu
idi.
İnancını kaybeden, kaybettirilen insanların mütearrız
olmasına, dinamik
olmasına zaten imkan yoktu. Cihanda sulh, yurtta sulh olmasın da ne
olsundu? O devrin fikir hareketleri karmakarışıktır, mutlak
olarak teslim
olduğumuz bir çağ.
Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi müdafaa
edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla. Kavmi yapan
dindir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların bugünkü cemiyette çok
faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette İslamiyet'i
tahkim etmek,
tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar arasında
vazifemizdir. Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan, yaralayıcı olmaktan
hazer
ederim. Ayrılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var.
Ne olursa olsun
birleşmeye ihtiyacımız var. Yalnızız, bütün dünyada
yalnızız. Herkes
düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Dosta, sıcak bir
tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanlann hepsi bizim. Yani insanları
damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar müşterek
unsurlar bulup
birleşmek lazım.
Said-i Nursi Hazretleri'nin bütün yazılarını belli başlıklar
etrafında
toplamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indeksIemeli. Biri, bütün
külliyatını tarar, kelimelerin altını çizer, alfabetik olarak
yazar.
Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde, hangi sayfalarda
ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500' de. Aşağı yukarı bütün
büyük adamlar için
aynı şeyi yapmışlardır. Herkesin kitabının
indeksi vardır. Bu, okumayı çok
kolaylaştınr. Etüd yapmak isteyince onu da kolaylaştınr.
Faraza Said-i Nursi
Hürriyet hakkında, nerelerde ne söylemiş? Ne kadar söylemiş? Bunun
daha
mufassalı da olur. O biraz güç. Çok faydalı bir iş olur,
okumayı ve
anlamayı kolaylaştırır.
Ben Ziya Gökalp'in bazı yazdıklarını eleştirdim. Bazı şeyler
var ki
münakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa edilemez. Ben
hiç kimsenin
münakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim. Türkiyat, Türk
perestlik diyor.
Türkköri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir diyor.
Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır. Bütün
söyledikleri
yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlarla ve vesikalarla
ispat
ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım. Bitirdim hikayeyi.
Hiçkimse ağzını
açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyrun canım hata etmiş olabilirim.
İnşallah hata etmişimdir.
Abdulluh Cevdet'e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif tarafları
vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet'ten. Dil Best-i Mevlana'sı
çok güzeldir, Gazali'nin Gazeliyat'ını ondan okudum. Çok geniş tecessüslü
olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid değildir, zındık
değildir.
Devlet-i Aliyye'nin çöküş tarihi, yokoluş tarihi 1826'dır.
Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl
kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı' dan hocalar getiriyoruz. Tasavvur
edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte gazalarımız
olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız
bir düşmana
el açıyoruz, "gel bizi yetiştir" diyoruz. Yani bu adamın
hikmet-i vücudu
bizi yemektir, mahvetmektir. Hayatının yegane gayesi bizi yemek olan
bir
medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir? Yani
bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı vardır,
malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunlan da getirtmeye başlıyorlar
Avrupa' dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri açılıyor.
Müşavirler
getirtiliyor Batı'dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor.
Mekteb-i harbiye açılıyor.
Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber
müteahhitler de geliyor, iş adamlan da geliyor. Politika esnafı da
geliyor,
misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir
taarruz
başlıyor. Avrupa'yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup
olacağız. Çünkü
karşıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir zaman anlayamadık
Avrupa'yı. Avrupa da bizi anlamadı. Anlamasına ihtiyaç yoktu çünkü.
Avrupa
bizi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya mecbur değiliz.
Balıkların, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil
mi ya? Keseriz,
yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak. Avcının
hayvanı
tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak niyetinde değil,
anlamak mecburiyetinde de değil.
Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz,
malırem
dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan kalkınca,
bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk
batılılaşan
müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu, Viyana'ya giden
ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını,
nasıl yıkacağını
biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan
sonra dava
kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti dışardan
yıkmak mümkün değildir.
İçeriden kendi adamlarına yıktırıyor. Osmanlı'ya
ihanet etmek için dışandan
kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi
onlara tahakkuk ettirmek, yol bu.
Haluk İmamoğlu: Bu beyanlarını ifade eden kaynaklar
var mı?
C.M.: Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var. Mesela misyonerlerin
yazdığı kitaplar var. Orada "En büyük düşmanımız İslamiyettir. İslamiyeti
kaldınrsak Osmanlı toz yığını haline gelir" diyorlar,
açıkça söylüyorlar.
H.İ.: Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği birşey var; İngiliz
müstemlekat nazırı Gladston Kur'an'ı kaldırmalıyız
diyormuş.
C.M.: Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat
bu okuyanlar kendi dillerini
biliyorlar. Batı'da, Batı dilini bilen adamın dürüst ve namuslu
olmasına
imkan yoktur. Batı dilini yalnız kendi adamları bilir. Robert
Kolej'den
çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında Türkiye'de
Batı dilini bilen adam
yoktur. İmalat hatasıdır, tesadüfen bilir. Yani Batı dilini
bilip Batı'dan
kopmak akla hayret verecek bir iştir. Çünkü Batı dilini bilince bütün
mevkiler size açıktır. Bu Tanzimattan beri böyle. Yani rastgele adam,
sokaktaki adam Fransızca öğrenince sadrazam oluyor, hikaye bu. Sadrazamlığa
kadar çıkacak adam, ne diye Batı'yla muharebe etsin, mücadele etsin?
Sebep
yok. Menfaatlarına aykırıdır. Niçin, ne yapsın? Deli
midir adam?
Pek az deli çıkmıştır binaenaleyh. İmkan yok çünkü.
Bir kavme benzemek
dilini bilmek demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de sana yardım
ediyor. Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep yok.
H.İ.: Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen
medeniyet) komünizm de
kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?
C.M.: Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler insana göre şekillenir.
İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla toplumun bütün ruh
dünyasına kök salar.
Rusya' da nüfusun yüzde 80'i köylü idi ve köylünün içinde okuma yazma
bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri bir toplumda
gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun iç dünyası
komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla kapitalizmde
olan
kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm, isterseniz
sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne olduğunu.
Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik olarak yoktur.
Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır. Devlet
yoktur
komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi gelir.
Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl bir cemiyet
olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist diyoruz.
Bu palavradan
ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya sosyalizmi tatbik etmek
suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia ve arzusundadır. Komünizme
geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım. Devlet oldukça komünizm
olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle Rusya'da, sosyalizm,
kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani bunları ayırmak mümkün
değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna Rusya bir Rus
mistiği
getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış olduğundan,
tabiata ve
Allah'a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni değildir. Fakat
doktrin
olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde bütün doktrinlerin
hatalarını taşır sosyalizm.
H.İ.: Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas Makyavelist prensipler
mi dir?
C.M.: Rüyadaki hitabe son derece mühim bir hitabedir. O sıralarda
sosyalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur. Ve bir
rüya olarak
caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman Hazretleri'nin düşünceleri
var.
Açıktan açığa sempati ile bakıyor memlekete. Yani kapitalizm
asırlardan beri
imtihandan geçmiş, ne kadar namussuz, ne kadar hain, ne kadar insanlık
dışı
bir düşünce olduğunu ispat etmiştir.
Kapitalizm Asya'yı yemektedir ve Asya'yı yok etmektedir. Asya için
bir
felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap olmuştur,
hareket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman yapan bir
hareket
değildir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası bir
mücadeleyi değil sınıflararası, ezenle ezilenin mücadelesini
remizleştirir.
İslamiyet'in bu harekete baş olması, günahlarından sıyırması ve
Asya'yı,
esir Asya'yı, mazlum Asya'yı yine İslamiyet'in rehberliğinde
fakat sosyalist
bir temayülle idare etmesi arzuya şayandır, neticesine varıyor.
Kapitalizme
yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme nazar-ı müsamaha ve şefkatle
bakmaktadır. Bu
hitabe son derece dikkate layıktır, son derece. Değerlendirilmedi
o hitabe.
Hakikatte Marx'ın kominizm dediği şey de Bediüzzamanın 5.
devriyle
uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların mülk sahibi olması demektir.
Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan, her tür lü
istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur. Herkesin
mülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması. Hiçbir baskı olmamasıdır.
Safa Mürsel: Fakat Marksizmde, tasvir ettiğiniz
gibi bir dünya
düşünülmüyor.
C.M.: Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki istikbal var, bir de
yaşanan
realitenin getireceği tahmin edilen, istikbal var. Bugünkü şekliyle
sosyalizmin insanları hürriyete, saadete, kavgasız bir cemiyete, ahenkli
bir cemiyete götüreceği söylenemez. Fakat Marx'ın söylediği bu
5. merhale
şu şekilde tarif edilir: Esaret tünelinden hürriyet dünyasına çıkış. çünkü
devlet bir esaret müessesesidir, devlet sınıflı bir cemiyette
hakim sınıfın
emellerini destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan bir
makinedir.
Bu makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca hürriyetsizlik
kalmayacaktır. Devlet, sahip olanların devletidir. Daima hakim sınıfın
yanı. Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.
Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka ve hürriyete
sahip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek, o şekilde
artacak
ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar olacak. Şimdi fail-i
muhtar değildir, daima bir baskı altındadır. Fail-i muhtar
olduğu devirde
yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program, emel bu. Tatbikat nereye
götürür? Belli. çatışmaya, esarete, hürriyetsizliğe götürüyor.
Ama rüya bu
değil, emel bu değil. Kâğıt üzerindeki emel bu değil.
Has bir düşünce
adamının da böyle bir netice tasavvur etmesi düşünülemez.
Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist merhalede herşey,
herkesindir. "Herşey herkesindir" ne demek? Şimdi şu
formül düşünülüyor.
Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine göredir. Herkes
ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir? Ehliyetin ölçüsü el
sanatıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız,
ne kadar
üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki merhalede herkes
ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve her insan ihtiyacına
göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını düşünün.
Mesela Kadıköy
100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin yaşaması için
ne lazım? Şu
kadar buğday, şu kadar arpa, şu kadar demir, şu kadar çinko, şu
kadar
bakır, şu kadar şeker. Üretim planlanınca, düzene sokulunca,
aklın emrine
girince kimse kimseyi istismar etmeyecek. Hiçbir alın teri boşa
harcanmadıkça, yapılan istihsal tabii olarak Kadıköy ahalisinin
istediği
gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat çalışacak, ideal
sitede. Her
insan istediği kadar yiyecek. Mesela burada 3 kişiyiz. Diyelim ki
istihsal
yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin tutup daha fazla zahire iddihar etmesine
ihtiyaç yoktur. İstihsal bir ırmak gibi, ırmak kadar boIdur. Irmaktan
herkes
tenekesini doldurur, içeceği suyu alır. Bunun için suyu kurutmasına
ve
küplere doldurmasına lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal vasıtalan
zaten bütün
cemiyetin olduğuna göre herkes herşeye sahiptir ve herkes ihtiyacına
göre
müşterek hasıladan faydalanacaktır.
Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu
gerçekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.
Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm de aynı şeyi
söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman gerçekleşeceğini,
nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.
S.M.: Bediüzzaman'la, Marx'ı aynı şeyleri isteyen kimseler
olarak
mütalaa etmek mümkün mü?
C.M.: Proletarya diktatörlüğü zaruri bir merhaledir. Başka çaresi
olmadığı için bunu söylemiştir. Marx'ın bütün eserlerinde
bir defa geçer
proletarya diktatörlüğü. Proleter diktatörlüğünün asıl sebebi şu:
Burjuvazi, iktidan ele geçirmiştir. Burjuvazi bütün imkanlara sahiptir,
istediğini yapmaya ve istediğinden başka birşey yapılmamasına
kadirdir.
Binaenaleyh geniş halk tabakalarının, çalışanların
haklarının istirdadı için
mutlaka bir şiddete ihtiyaç vardır. Proletarya diktatoryası,
burjuvazinin
getirdiği anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti kurmak için zaruri
bir
ameliyat-ı cerrahiyedir. Hastalığı tedavi etmek için kullanılan
bir
bıçaktır. Proletarya diktatoryası bir gaye değildir Marx'ta.
Nasıl bütün
insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur? Bir insanın bir
insanı, bir
insanın birçok insanı, bir insanın belki bütün insanların,
dünyayı
sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete ihtiyaç vardır.
Bu
şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köprü de proletarya
diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış olduğu
bütün sosyalistler
tarafından kabul edilmiştir. Marx'ın yaşadığı dünyada
buıjuvazi yırtıcı bir
kuvvetti. Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı. Ama bugün
o sınıf yavaş
yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini kaybetmekte
ve gerek
İtalya'da, gerek Fransa'da, gerek İspanya'da, Avrupa'nın sosyalist
ülkelerinde proletarya diktatoryası kalkmıştır. Proletarya
diktatoryasına
ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx'ın sadece zamanın
icabı olarak
kullandığı proleterya diktatoryası luzümsuz bir gevezelikten
ibarettir
bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya diktatoryasını. Marksistler
bile
kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu bir kere söylemiştir ve belli bir
zamana münhasır söylemiştir. O devirde öyleydi, bu devirde böyledir.
Değişmiş bir hükümdür diyorlar.
S.M.: Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla tel'ifte, nasıl
davranacağız?
C.M.: Serbestlik anlayışı şu:
Hattızatında, insanın bütün melekelerini
geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması, kendini insan
olarak idrak
etmesi ve bunu yaparken de hiçbir baskıya maruz kalmamasıdır
hürriyet.
Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak değil yapabilmektir. Yapabilmek
de
iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben size bağlıysam, siz ekmeğimi
veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim? Liberal kapitalist cemiyette
insanların hür olmasının imkanı yoktur. Halbuki istihsal
vasıtalarının
cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin son derece genişlediği,
kimsenin
kimseye tahakküm etme imkanı kalmayan bir ülkede elbetteki herkes hür
olacaktır. Hürriyet şifahi bir kelimeden ibaret değildir. Hürriyet,
aynı
zamanda iktisadi bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Başkasına
bağlı
olmamaktır. Kendi emeğine, kendi kafasına bağlı olmaktır.
Her istediğini
yapabilmektir. Tabii, toplumun menfaatları çerçevesi içinde. Elbette
kullanılan kelimeler ayrı, elbette dayandıkları temeller
de ayrı. Fakat
netice itibariyle ikisinin de istediği, farklı değil. "Cümlenin
maksadı bir
amma rivayet muhtelif" gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunlan İslamiyet'e
dayanarak,
Marx ise doğrudan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor. İnsan
aklına güvendiği
için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları gerçekleştirecek,
gerçekleştirmezse
insanın kendisi yok olacak.
Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam, çok daha derin
kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetlerle,
Marx'ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetler
arasında bir
fark yoktur.
S.M.: Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların farklı olacağını kabul
edebilir miyiz?
C.M.: Bunların ikisinin aynı olmasına imkan ve ihtimal
yok. Çünkü hareket
noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette birbirinden çok farklıdır.
Fakat
netice itibariyle gaye çok yakındır, çok yakındır.
S.M.: Arada farklılığı kabul bakımından,
vasıtaları, neticeler kadar
önemli tutmak icabetmez mi?
C.M.: Burada birşeyi düzeltmek için araya gireceğim. Bir söz
vardır: "Vasıtalar gayeyi meşru kılar". Bunu yanlış biliyorsunuz
hepiniz.
Machiavelli'nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile alakası yoktur bu sözün.
Bu sözü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De Loyola söylemiştir. Dikkatinizi
çekiyorum. Çok mühim benim için bu. Vasıtalar gayeyi meşru kılar.
Kılar mı?
Kılmaz mı? İgnacio De Loyola'nın gaye dediği i'la-yı Kelimetullahdır.
Hıristiyan dininin birliği ve Hıristiyan kilisesinin yaşaması bahis
mevzuudur. Hıristiyan dininin, yani ona göre bütün insanlığa saadet
getirecek olan bir inanç sisteminin yaşaması için vasıtalar meşrudur
diyor.
Halbuki bunu matbuatta falanın iktidara geçmesi için vasıtalar meşrudur
diye
yazıyorlar. Böyle birşey yok. Gaye cihan şumuldür, dinidir, imana
dayanır,
kilisenin yaşaması, ilahi nizamın kurulması için vasıtalar
meşrudur diyor.
Haklıdır. Ben de öyle düşünüyorum. Binaenaleyh bunu da biz soysuzlaştırmış,
bozuk hale getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek. Bilhassa
insanlık
bahis mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar. Fakat, şimdi
bir yerde
şu var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir. O zaman ne
yapacağız?
S.M.: Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil etmeye müsait
olmayabilir.
C.M.: Evet, bu neticeye uygun olarak aynı derecede nezih olmayabilir
vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed'e atfedilen "el harbu hud'atün"
sözü, Hud'a ayıp birşey değil mi? Ama "el harbu hud'amn" diyor. İ'lâ-yı
Kelimetullah için hud'a bile caizdir diyor. Burada İgnacio De Loyola'nın
"gaye vasıtaları meşru kılar" hikayesine gelip
dayanıyoruz.
Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir. Bir
sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar? İstisnai
olarak bir defaya
mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte, kan dökmek
de, zulüm
de, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç defa kullanacaksın?
Bu
kullanılmaya başladıktan sonra insan iradesini kaybediyor, vasıtalar ön
plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur. Bazen vasıtalar, gaye haline
geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi gereken bir yer olarak telakki
edilmeye başlanıyor ve bütün felaket başlıyor o zaman. Belki
Rusya'nın en
büyük felaketi budur.
Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli ülkelerden
gelen,
çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan insanlarla daha
yakından
tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal Tahir'in.
Kemal Tahir'de Anadolu vardır. Peyami Safa'da yalnız İstanbul
vardır,
İstanbul'un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları psikolojiktir.
Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç istidatlarına, iç bunalımlanna
çevrilmiştir.
Kemal Tahir'de sosyal hayat vardır. Türk insanının istidatlan
vardır. Tarih
vardır. Osmanlı vardır. Peyami'de yoktur. Peyami'de yalnız
bir kesiti
vardır. Kendi yaşamını anlatır.
H.İ.: Peyami'nin üstünlüğü nerden geliyor?
C.M.: Peyami'nin üstünlüğü sadece üslubudur. Peyami teknik olarak
usta bir
yazardır, teknik olarak. O da Opperman'ın taklitçisidir hattızatında.
Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış,
doğrudan doğruya
tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela bir Serbest
Fırka
rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına, kurtuluş savaşına,
Kurt
Kanunu'nda girmiştir.
Yani romanın sınırlarını, Türk romanının sınırlannı genişletmiştir.
Peyami'nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer. Kemal Tahir'in
romanları bütün Türkiye'de geçer. Mukayese edilirse Peyami belli bir yerin
adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir'e göre.
Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir kurulu düzenin
müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya Gökalp'in dışına
bir
adım atmamıştır.
Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezilIikleri görmüştür.
Hapishaneyi, yapılan rezilIiği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla,
acılanyla,
etinde yaşamış ve aşağı yukan ilk defa olarak Türkiye'de
nasıl bir oyuna
geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.
Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır, bir çiledir, bir çırpınıştır.
Peyami esasen, menşe olarak İsmail Safa'nın oğludur. İsmail
Safa, devrinde,
ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa bırakılırsa
o da
hastaydı. Peyami'nin hayatında bir facia vardır, babasının
Sivas'ta ölmesi.
Bunun için Abdülhamid Han'ı daima tel'in eder. Abdülhamid Han ile beraber,
Osmanlı'ya da düşmandır. Hayatını zehirlemiş bu
hadise, Abdülhamid Han
sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi. Gerçek bir budalaydı İsmail
Safa. Hadiseyi
anlattım mı bilmiyorum? İngilizler, Boerleri tahrip ediyorlar,
istila
ediyorlar. Boerler masum ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşlan son derece
mühim insanlık tarihinde. Mukayese olsun diye söylüyorum; Herbert
Spencer -İngiliz filozofu- Londra'da müreffeh, hayatından memnun
yaşamaktadır ve Kraliçenin nişamna mazhardır. İngilterelilerin çok
sevdiği
ve saydığı bir adamdır. O sırada Boer muharebesi oluyor,
müthiş cam
sıkılıyor Spencer'ın. Kulüpte otururken subaylar geliyorlar,
memnun değil,
müteessirler. "Ne oldu" diyor Spencer. "Boerler bir İngiliz
subay grubunu
pusuya düşürup öldürdüler" diye cevaplıyor birisi. "Çok
iyi olmuş" diyor
Spencer. "İngilizlerin, Boerler arasında ne işi vardı.
Kendi
mukaddeslerini, kendi ülkelerini müdafaaya mı gittiler? İ'la-yı
Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan, gittiler,
geberdiler,
gayet iyi olmuş." Boer savaşına girdikten sonra, Spencer,
kraliçenin
nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin nişanını ben
istemem
diye reddetmiştir.
Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz Sefaretine
gidiyor.
"Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel'unları" diyor, "Allah
zaferinizi
müzdad eylesin", İngiliz sefaretinde, İngiliz sömürgeciliğinin
müdafaasını
yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlamıyor bu ve tabiatıyla
Abdülhamid Han
bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların içinde İsmail Safa
en ahmaklarıdır
ve en cahilleridir. Tutup, kazanan bir adam da değildi. Basit bir adamdır
İsmail Safa.
Peyami'nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır. Sanki
bütün tarih,
İsmail Safa'nın akıbetiyle meşgul, Peyami'nin aile faciasıyla
meşgul.
Osmanlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa'nın nefy hikayesiyle
beraber
gitmektedir.
Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı evvela.
Kendisinden
çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz, adamların
hepsi
milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu. Peyami kalemiyle
hayatını yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük acılar çekti.
Büyük iştihâlârı
vardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine düşkündü. Lükse düşkündü.
Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana sahip değildi. Mütemadiyen
çalışmak, beynini satarak yaşamak mecburiyetinde idi. İnansın,
inanmasın; o
sırada belli bir zümre tarafından desteklenen fikirlerin destekleyicisi
oldu. Adeta bir kalem eşkıyası idi. Parayı veren Peyami'yi
kullanabilirdi.
İmzalı, imzasız, namütenai yazı yazdı. Kendini boşa
harcadı ve harcamak
mecburiyetinde idi. Ben, Peyami'yi çok severim ve acırım. O devirde
yaşayanlar arasında en zekisi idi. Birçok şeyleri görebilirdi,
birçok
şeyleri yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.
H.İ.: Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz.
Birçok şeyleri
yapmayabilirdi diye.
C.M.: Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal Tahir o neslin
bütün vehimlerini taşıyordu kendinde. 1936'da genç bir adamdı.
Dergi
çıkardılar, mahkum oldu. Onüç sene yattı içerde. Gençliğinin
en güzel
yıllarını hapishanede geçirdi. Çorum Hapishanesi'nde, Malatya
Hapishanesi'nde. Hapishaneden hapishaneye dolaştı. Fakat kuvvetli
bir
iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı, çalıştı.
1953'te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı. Onüç sene
hapishanede
yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan sonra polis
nezareti altında
kalması mukadderdi. Eski arkadaşlan terk ettiler. İş bulma
imkanı yoktu.
Zaten hapishaneye ginneden önce de avukat katipliği yapıyordu.
Galatasaray'ı bitirememişti, tahsili yoktu. Bir ara ye' se düştü ve
Mayk
Hammer tercümeleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde durulmadı Kemal
Tahir'in.
Halbuki durulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk Hammer tercümeleri
yaptı. Hayata küskündü, kafayı çekiyordu boyuna. Fakat teslim olmadı ve
yolunu buldu. Tabii birçok tavizler vennek zorunda kaldı cemiyete. Mecburdu
vermeye. Uydurma dilin çok aleyhinde olduğu halde. T.D.K.'den ödül aldı.
Yunus Nadi'den ödül aldı. Bunlar bir adam için çok kirleticidir. Çirkin
şeylerdir. Kemal Tahir'e katiyyen yakışmaz. Fakat mecburdu. Eğer ödül
almasaydı, öteki romanlannı bastırmak imkanı da bulamazdı.
Yani Kemal Tahir
bu alçalışı, merdiven yaptı ister istemez. Başka hiç çaresi
yoktu.
Hakikatte Kemalistler tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek için de
kendini bazı şeyler yapmak istedi. Başka çaresi yoktu. Ne memur
olabilirdi
ne malı mülkü vardı; nasıl yaşayacaktı? Ve bunları en
az yaptı
hattızatında. Asgarisini yaptı.
Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en
güç şey
aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün
değildir.
H.İ.: İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî sınıfın
adamı olmayan şahsiyetler
yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de içtimaî sınıf olabilir
mi?
C.M.: İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf
olmaz. İçtimaî sınıflann
kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat müessesi, istirdat müessesesi,
müsadere müessesesi büyük sevretlerin doğmasını, büyümesini önlemiştir.
Fakat artık İslamiyet'in hakim olduğu bir durumda yaşamıyoruz.
Bu itibarla
bugünkü cemiyette de, Avrupa'da olduğu gibi içtimaî sınıflar
teşekkül
etmiştir. Avrupa'da olduğu kadar şuurlu ve kesin çizgileriyle
birbirinden
aynımış sınıflar olmasalar da, vardır.
İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem ve Batı'
dan getirilmiş bir
mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı zümreler
ve tabakalar
mevcuttu. Bilhassa 23'ten sonra.
H.İ.: İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf ne
demektir?
C.M.: İçtimaı tabaka zarurettir. İş bölümünden doğar,
bir bürokrasi vardır.
Mesela, bir memurlar zümresi vardır, bir iş hayatı ile uğraşan
bir zümre
vardır. Serbest meslek sahipleri vardır. Geniş halk tabakalan,
köylüler
vardır. Bunların hepsi birer tabakadır.
H.İ.: Lonca teşkilatlan içtimaı tabakalara misal olabilir
mi?
C.M.: Olabilir tabii. Evet, tabalar seyyaldir, katı hududlan yoktur.
Belli
şleri görmek için belli insanların biraraya gelmesi, servet durumları
birbirine yakın insanların biraraya gelmesi, yaşayış durumları birbirine
yakın insanların biraraya gelmesi, içtimaî tabakaları teşkil
eder.
Tabakalar vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi vardı. Bunların
hepsi
yakıştırma kelimelerdir. Evvela bunu kabul ediyorum da, ifade
kolaylığı
için kullanıyorum. Mesela, Peyamii; hayatı boyunca, zengin tabakanın
ve
iktidann emrinde oldu. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı ve hiçbir
zaman
halk kendini alakadar etmedi. Daima Halk Partisi'nin içinde yaşadı ve
daima
Halk Partisi'nin menfaatlarına uygun bir platformda kaldı.
Bir de geniş halk tabakalannı, yani çalışanlan, ezilenleri, ıstırap
çekenleri, çilesi olanlan düşünmek vardı. Kemal Tahir böyleydi. Geniş
manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden çok idare edilenlerin
yanındaydı.
Bürokrasiden çok, çalışanlann yanındaydı.
Kemal Tahir hiç bir içtimaı kavgada yer almadı. Yani ne mümindir, ne
sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı. Kendi içine gömülü,
kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak kaldı.
H.İ.: Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?
C.M.: Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim,
sonra meseleyi
ırgalayacağım. 1848'de, Fransa'da içtimaî sınıflar çoktan
teşekkül
etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi hayatında
mühim bir
merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir devlet teşekkül eder.
1789'a nazaran çok daha ileri bir merhaledir 1848. 1848' de şimdiki ifadeyle
sosyal demokratlar iktidardır, aşağı yukarı. Birçok
hizipler var. O sırada
Lamartine de hariciye vekilidir. La Martine'e sorarlar "siz sağda
mısınız,
solda mısınız?"
"Ben tavandayım" der. Ben de tavandayım şimdilik. Fakat
tavanda olunmaz
evladım. Bu yanlış birşey tabiatıyla.
H.İ.: Bu kaçamak olan cevabınızdı.
C.M.: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların kalıplaşmadığı bir
devirde
yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir bütündür. Hangi siyası mezhebe
mensup olursa olsun, hepsini çocuğum, kardeşim telakki ederim. Aldananlar,
gaflet içinde olanlar, hakikatı arayanlar kim olursa olsun benim dostluğuma
güvenebilirler. Ben hakikatı arayan adamım. Hakikat mücerret midir?
Yani
sınıfların dışında bir hakikat var mıdır?
Sınıfların dışında hakikat
vardır. Bütün sınıflar için hakikat olan şeyler vardır.
Türkiye'deki bütün
tabakalann üzerinde birleşmeleri gereken hakikatlar vardır. Ben bu
hakikatlan arayan, bu hakikatları yaymaya çalışan bir adamım.
Eğer bu hakikatlar, bütün Türk ve İslam dünyasını ilgilendiren
hakikatlarsa, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır.
Doğru yolda
olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların sınıfında
ve doğruluk
için çalışıyorum. Yaşayış tarzı eğer
sınıfların tayininde bir mikyas
olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan başka
hiçbir şeyim
yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye ihtiyacım
yok, hiçbir
ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak istiyorum. Şu ya da bu
sınıftan
değil de bir İslam hangi sınıftansa o sınıftan
olmak istiyorum.
H.İ.: Bediüzzaman Hazretleri'nin şöyle bir
sözü var; "Fikren ve
meşreben havas tabakasından, yaşayış olarak avam." Böyle
bir şey.
C.M.: Elbette halkın yanında olunulmalı. Elbette Firavunların,
Nemrudların
yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam Nemrud'un ve Firavun'un yanında
olamaz.
H.İ.: Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler, sömürülenler
diye
gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?
C.M.: Uzun kavgalardan, uzun fırtınalardan sonra 60 yaşına
gelen bir adam,
tavanda yer alabilir, bir parça. Ben herkese hitab ederim. Yani en sağdan,
en sola kadar herkese hitab ederim ve herkesle dostluğum vardır. Beğenirler,
beğenmezler; iştirak ederler, etmezler. Fakat benim vazifem, hayatını
düşünceye, kitaba, ilme vakfetmiş bir adam olarak hepsinin dışında
kalmak.
Adeta ben mezarlardan seslenirim. Hiçbir menfaatim, hiçbir düşüncem yok.
Sadece doğru bildiğim şeyleri söylerim ve söylemekle mükellef
telakki ederim
kendimi.
Böyle olunca da, kim haklıysa, kim zulüm çekiyorsa, kim gadre uğramışsa,
kim mahrum edilmişse haklarından, onun yanındayım. Doğrudan
tarafayım,
ezilenlerden tarafayım. Hakkından mahrum edilenlerden tarafayım.
Tarafsız
olmak bu demektir aslında. Yoksa, hiçbir şey tarafsız değildir.
Yalandır
tarafsızlık ve bir yerde namussuzluktur. Nasıl tarafsız olunabilir?
Birbirinin boğazına sarılmış bir dünyada, insanın
insanı öldürdüğü dünyada
tarafsızlık ne demek? Mazlumların yanındayım elbette.
Zalimlerin yanında
değilim hiçbir zaman.
H. İ: Batı ve İslam medeniyetleri hayata ne vermişlerdir?
Neticesi ne
olmuştur? İnsana nasıl bakmışlardır?
C.M.: İslam'da insan mukaddestir. İnsan, hayvan-ı natıktır
ve eşref-i
mahlukattır. Cenab-ı Hakk'ın halifesidir. Adeta haklarının
bir kısmını ona
devretmiş. Bizatihi insan ve insan hayatı mukaddestir. Batı'da
böyle birşey
yok. Batı' da insan kendi ferdiyetine mahpustur. Batı' da bir ümmet
yoktur.
Batı'da insan, insan için kurttur. Batı'da yaşamanın kanunu
kavgadır. Bunu
çeşitli doktrinler, çeşitli isimlerle yadederler. Ama hep aynıdır.
Darwin
"hayat kavgası" der. Ve bu kavgayı bütün hayvanlara, amipten
file kadar,
balinaya kadar bütün canlılara teşmil eder. Hayat kavgadan ibarettir.
En
iyi intibak edenler yaşarlar, ötekiler ölüp gider. Ölüp gitmesi mesele
değildir. İnsan da bunların içindedir ve insan da hayvandır. İnsan
tabiatın
bir parçasıdır. Diğer hayvanlar için cari olan kanunlar, insan
için de
caridir. Halbuki, İslamiyet'te insanın imtiyazlı bir yeri vardır,
insan
herhangi bir hayvan değildir. Bu itibarla insan hayatı mukaddestir. İnsana
ait olan herşey mukaddestir.
Batı' da tarih, sınıf kavgasıdır, Doğu' da tarih,
sınıfların taammümüdür,
tabakaların taammümüdür. İnsanların birbirine yardımıdır.
Batı'da, fert
ferdi sömürür. Fert, toplumu sömürür, fert kendi milletini sömürür, fert
başka milletleri sömürür. Batı tarihi bir sömürü tarihinden ibarettir.
Evvela ferdin fertle sonra ferdin toplumla, sonra toplum halindeki ferdin,
diğer toplumlarla savaşı söz konusudur. İşte bu iklimde
doğmuştur
kapitalizm. Ve kapitalizm, cihan çapında bir sömürü medeniyetidir.
Fert hayvandır: insiyaklarıyla, iştiyaklarıyla. Bir hayvan
olarak
incelenmesi gerektir. Halesinden terit edilmelidir. Ayrıca bir izzeti,
bir
haysiyeti yoktur. Sadece İslamiyet gibi, bazı dinler, bir haleyle
süslemiştir insanı. Yani Batı' da ilim dediğimiz şey
de desakralizasyon,
insanı kudsiyetinden tecrit etmekten ibarettir. Hiçbir şey mukaddes
değildir
Batı insanı için.
Bütün tarih bu prensiplerden hareket edilerek inşa edilebilir. Bizim için
muharebe bir i'la-yı Kelimetullah'dır. Batı için muharebe bir
kazanç
vasıtasıdır. Bizim için insan, insan için koruyucudur, melektir.
Batı'da,
insan insan için kurttur. Bütün felsefeleri bu mihver üzerinde kurulmuştur.
Bütün iç ve dış mücadeleleri bu mihvere dayanır.
Bunda bütün mesele şurada; Acıyan, seven, insana inanan, insanı eşref-i
mahlukat telakki eden, imtiyazlı bir mahluk olarak gören cemiyetle, bir
kurt
iştihasına sahip, bir kurt kadar yırtıcı, dünyayı idare
vasıtası haline
getiren, ikiyüzlülüğü şeref telakki eden, bir toplulukla birdenbire
temas
ediyorlar ve yeniliyorlar. Yenilmeleri mukadder. Silahları ayrı çünkü.
Birisi için hile, huda, adilik, rezillik tabiidir. Ötekisi insana hürmet
eder, insana ait herşeyi tebcil eder. Vakurdur, feragatkârdır.
Bu iki medeniyetten birisi madde dünyasında tabiatıyla büyük fetihler
yapıyor, ötekisi yapamıyor. Ve birdenbire tarih karşı karşıya
getiriyor bu
iki medeniyeti. Yani tilki medeniyetinin, arslan medeniyetine galebesidir,
Batının bize karşı galebesi.
* Bu söyleşi 11 Şubat 1977'de Rüşdü Onduk tarafından kasete
alınmıştır. Eski
bir kayıt olduğundan soruların birçoğu duyulamamıştır.
Bu konuşma sırasında
Safa Mürsel, Haluk İmamoğlu, Cemal Uşşak, Halil Açıkgöz'ün
bulunduğunu
biliyoruz.
farika: ayırmaç
hazer etmek: çekinmek
lçtimai sınıflar. toplumsal sınıflar
Iddihar etmek: biriktirmek
Istirdat: geri alma
mufassal: ayrıntılı
mülhid: dinsiz
mütearrız: saldırgan
rasin: sağlam
şamil: kapsayan
tahkim etmek: pekiştirmek
teali: yücelme, yükselme
tebcil etmet: yüceltmek
tecessüs: bilseme
tefrika: ayrılma, ayrılık, bölünme
tesanüd: dayanışma
vahdet: birlik |