24.1.1963
Bir
Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım. Ümitsizlikten
doğan bir isyandı bu, bir nevi meydan okuyuş, yalnızlık
içinde bir şey olmak ihtiyacı. Yılları zilletler içinde geçen,
kah Türk, kah şehirli olduğu için horlanan göçmen çocuğu bir yere
tutunmak, bir camiaya bağlanmak istiyordu. Sınıfı yoktu.
Dünyada başka milletler olduğunu dahi bilmiyordu. Ama kucağında
yaşadığı topluma yabancıydı. O, şehirden gelmişti.
Konuşması da, giyinmesi de farklıydı. Yalnız yaşadı,
bir cüzamlı gibi. Oynamadı, çocuk olmadı, içine ve kitaplara kapandı.
Sonra lise yılları
yine yalnız, yine yabancı. Açlık;
midenin, etin ve ruhun açlığı. Hayalindeki dünyalar birer birer
yıkıldı. Önce, öbür dünya. Bu haksızlıklar gayyası şuurlu
bir Tanrı'nın eseri olamazdı. İmandan şüpheye, şüpheden
inkara, inkardan maddeciliğe geçiş: Büchner, Ebul ala, Hayyam. Ama şuurundaki
bu devrim onu çevresinden bir kat daha koparıyordu. Küstah, tedirgin ve
yalnız. Sonra yeni bir arayış, yeni bir bütünleşme ümidi:
Türkçülük. Yutar gibi okuduğu kitaplar: Yusuf Akçora, Türk Yurdu Koleksiyonları,
Türk Yıllığı, Rıza Nur'un Tarih'i. Mektep idaresi ile
anlaşmazlık. Mübaşirden yediği tokat. Bu defa şehirli
olduğu için değil, Türk olduğu için, sömürgeciliğe karşı olduğu
için hırpalanış. Tarık Mümtaz'in gazetesinde "Fırsat
Yoksulu" takma adıyla şiirler. Beyrut'ta çıkan Yıldız
ve Türk düşmanlarına savaş ilanı. Binbir ümitle koşulan İstanbul.
Gerçeğin soğuk çehresi. Ve kabusa dönen şovenizm rüyası.
Nazım'la tanışma, Kerim Sadi. Sefalet. Ve kahkari bir hezimete
benzeyen dönüş. İskenderun sancağı. Ve alışılmamış bir
hürriyet havası. Putları kırılan göçmen çocuğu yeni
bir put bulmuştur: sosyalizm. Tercüme kaleminde reis muavinliği. Ve
istemeyerek kabul edilen nahiye müdürlüğü. Sonra değişen dünya.
Telefonla işine son veriliş. Köy öğretmenliği. Ve bir nisan
sabahı evinin aranışı. Nezaret, hapishane.
|
 |
19.8.1973
İki
60'Iara kadar tecessüslerimin yöneldiği kutup: Avrupa. Coğrafyamda
Asya yok. Yalnız dilimle Türk'üm. İstanbul'da çıkan ilk yazım
Heine. Şairi çok mu seviyordum? Yoo.. Tanımıyordum ki. Fransız
solu, Hitler Almanyası'nın adını anmadığı Yahudi
yazarı göklere çıkarıyordu. Heine ne kadar alakadar ederdi bizi?
Silezyalı dokumacılardan bize neydi? Sonra Balzac.. Türk irfanı 30'lara
kadar İnsanlığın Komedyası'ndan habersiz yaşamış.
Hangi insanlığın? Kültürümüze kazandırmak istediğim
BaIzac bir yabancıydı. Ön yargılarıyla, inançlarıyla,
kahramanlarıyla yabancı. Sonra Hugo: Asırların Efsanesi,
Hernani, Marion Delorme. Yarim kalmış bir Kral Eğleniyor. Ve başlanıp
bırakılan bir Sefiller çevirisi. Ayın Bibliyografya'sında
bir yıl kadar yazdım. Konu: tercüme tenkitleri. Oradan "Yücel"e geçiş.
Tanrıkut'un Gün dergisi: Edebiyat Tarihinde Dejenereler, Lucretius. Ver
Haeren'den manzum bir tercüme: Emek. Amaç, Yirminci Asır, v.s. Fransızca'dan
Türkçe'ye bir lügat hazırlamak istemiştim. A harfinin baslarında
kaldı. Emile'in dörtte birini kazandırdım Türkçe'ye. Dilini öğrenerek
içinde eridiğim Fransız kültürünü Türkiye'ye taşımak istiyordum.
Babıali boyuna tercüme istiyordu. Ama çevrilmesi teklif edilen kitaplar
hiçbir sanat, hiçbir düşünce değeri taşımıyordu. O
dönemlerde şöhret ve haysiyet bir başkası olmaktan ibaretti. Hem
de kendimizden çok daha sığ, çok daha tatsız bir başkası.
Arz-i mevudun altın meyveleri alıcısız kalıyordu.
Hint, benim için Asya'nın keşfi oldu. Avrupa'dan
görünen Asya, Avrupalının gözü ile Asya. Ama nihayet
Asya. Bu yeni dünyada da kılavuzlarım Avrupalıydı demek
istiyorum. İlk hocam: Romain Rolland. Ama büyü bozulmuştu.
Anlamıştım ki tarihte başka Avrupa'lar da
var. Çağdaş düşünceyi kaynağında yakalamak
için on dokuzuncu asır Avrupasına döndüm. Bu yolculuğun
ilk meyveleri: Saint-Simon'la Proudhon. Hint'e kadar dünyam
birkaç düzine benden ibaretti. Birkaç düzine yankı. Coğrafyamda
tek kıta vardı, kafamda tek yarımküre. İrfanıma
katılan yeni bir dünya idi Hint. Ama sonunda Hint de bir
kaçış, bir arayıştı.
Konya yolculuklarımda ilk defa olarak başkası ile
temas ettim. Başkası, yani, kendi insanim. Kaderin
karşıma çıkardığı genç üniversiteli "sen
bizden değilsin" dedi. "Sen bizden değilsin"! Evet,
ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında
uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna
yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimattan
bu yana Türk aydınının alın yazısı iki
kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu
başkaları hazırlamıştı. Biz sadece
birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı.
Ama bu ütopya sonuna kadar yaşanmadıkça, gerçeği
görebilir miydik? Kalabalık, kayaya yapışan bir
midye şuursuzluğu ile geleneklerine sarılmış,
cebin ve uyuşuk. Arada bir uyanır gibi oluyor. Sonra
tekrar dalıyor derin uykusuna. Avrupa'yı tanımamak,
gaflet. Avrupa'yı tanıyan, ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden
nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek hatayı sonuna
kadar yaşamakla mümkün. Yığın Avrupalılaşırken,
aydınlar Türkleşmeli. Ve çalışmağa
başladım. Spinoza kırk dört yaşında ölmüş.
Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben
yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.
Son Yaprak
Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla.. Ben
kalemle doğmuşum. İnsanlar kıyıcıydılar,
kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir
dünyayı. Şiirle başladım edebiyata, cıvıldayan
bir kuş kadar rahattım yazarken, kulaklarımda bir ses uğulduyordu,
etrafımdakilerin duymadığı bir ses. Ve defterler kendiliğinden
doluyordu. Sonra ilmin, ilhamı dizginleyen sert disiplini.. histen ve hissiden
utanış. Nazımdan nesre, öznelden nesnele adayış. 940'lardaki
yazılarımın ayırıcı vasfi, ukalalık. Batı irfanını ülke ülke,
devir devir keşfe çıkan genç bir tecessüs. İlk kitabim 1942'de
doğdu. Yetmiş beş sayfalık bir araştırma: Balzac.
Ve yüz sayfalık bir tercüme: Altın Gözlü Kız. Sonra Ferragus,
Duchesse de Langeais (kitapçıda kayboldu). Otuzundaki Kadın. Balıkçı Kız
(kitapçıda kayboldu). Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti.
Fransız ve İngiliz edebiyatını Balzac'la beraber dolaştım. Balzac'i
tanımasam romancı olmak isterdim. Yıllarca İnsanlığın
Komedyası'yla uğraştıktan sonra roman yazmağa kalkışmak
küstahlık olurdu. Düşünce hayatıma yön veren öteki ustalar:
Rousseau ile Ibn Haldun. Rousseau'dan Nietzsche'ye, Nietzsche'den Hegel'e ve şakirderine
geçiş. İbn Haldun, İslam dünyasındaki kılavuzum.
Tiyatronun yabancısıydım. Üzerinde rahatça kalem oynatacağım
tek saha kalıyordu: deneme. Denemenin belli bir muhtevası yok. Her
edebi nevi kucaklayacak kadar geniş, rahat ve seyyal. Kalıplaşmamış olduğu
için çekici. İki handikapı var: Mazimize uzanmıyor, çağrışımları sevimsiz.
Hint Edebiyatı, Saint-Simon, Bu Ülke veya Ümrandan Uygarlığa aynı kaynaktan
fışkırdılar. Hint Edebiyatı'nın "bilimsel" ve alışılmış edebiyat
tarihi ile ilgisi adından ibaret. Kitapta yaşayan, düşünen, konuşan:
yazarın kendisi. Saint-Simon'da konu bir fikir adamının karanlık
ve muhteşem macerası. Bir fikir adamının, daha doğrusu
bir fikrin. Ama konuşan ve düşünen yine yazarın kendisi. İlim:
iskelet.
Monografi, tenkit, edebiyat tarihi.. imzamı taşıyan her yazıda
ben yaşıyorum. Bütün bu neviler kendimi anlatmak için bir vesile. Bir
Balzac'in, bir Ibn Haldun'un, bir Makyavel'in arkasına gizleniyorum, kendimi
yaşıyorum onlarda.. kendi öfkelerimi, kendi ümitlerimi, kendi ümitsizliklerimi. İşlediğim
türe insanı getirdim, yaralı bir çağın insanını.
Bir çağın vicdani olmak isterdim, bir çağın, daha doğrusu
bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek,
Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak
isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak
köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin,
düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin mukaddesi..
Hakikat ve sevgi.
Hafızasını kaybeden bu zavallı nesilleri
biz mahvettik, bu cinayet hepimizin eseri, hepimizin yanı aydınların.
Üslupta ilk ceddim: Sinan Paşa. Sonra Nazif, Cenap ve Haşim. Amacım:
Yazarı okuyucudan ayıran bütün engelleri yıkmak, sesimi bütün
hiziplere duyurmak. Şuurun, tarihin, ilmin sesini. Öyle bir ifade yaratmak
istiyorum ki, Türk insanının uyuşan şuuruna bir alev mızrak
gibi saplansın. Sanatla düşünceyi kaynaştıran İsrafil'in
suru kadar heybetli bir dil.
Türk İslam medeniyeti ahlaka, feragate dayanan bir medeniyet.
Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden
de, ilimden de muazzez. Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak
istiyorum. Korumak istediğim şaheser: insanın
kendisi. Tarihine vecitle eğildiğim bu büyük, bu gerçek,
bu mert insanı Osmanlı yaratmış ve yaşatmış.
Kendini tanımak irfanın ilk merhalesi. Düşünenin
görevi insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran
aydınları irşada çalışmak: Kızmadan,
usanmadan irşat. Gerçek sanat ayırmaz, birleştirir.
Arkamda kilometre taşları ve yaprak yaprak dökülen rüyalar. Yeni bir
kitabı bitirmek üzereyim: Mağaradakiler. Eflatun'un mağarası bu. İçinde
bizler varız. Beşir Fuat'lar, Ali Suavi'ler, Hilmi Ziya'lar... Türk
aydınının yüz yıllık dramı. Sonra da genel olarak
Batı aydını ve Rus intelijansiyası...
Hayallerimin kaçta kaçını gerçekleştirebildim, bilemem ki.
Cemil Meriç (Jurnal)
|