Eski bir şakirdin
tahassüslerini billurlaştıran "Hilmi Ziya Ülken İçin",
biraz mersiye, biraz hatıra. Bu kadirşinaslık önünde
saygıyla eğiliriz. Ama bize öyle geliyor ki, bu satırlarda
soğukkanlılıkla düşünen bir ilim adamından çok
matemzede bir dostla karşı karşıyayız. Okuyalım:
"Hilmi
Ziya Ülken'in vefatıyla Türkiye'de bir devir kapandı: Hasbi
tefekkür devri. Bütün eksiklerine rağmen o bizde akademik haysiyetin
dağ gibi bir temsilcisiydi. Günlük politika endişelerinin
hakim olduğu Türk fikir hayatında yeni Hilmi Ziya'lara çok
muhtaç olacağız".
a) Hasbi tefekkür ne demek? Hiçbir tefekkür hasbi değildir. Hasbi tefekkür,
tefekkür için tefekkür, sanat için sanat gibi bir yalan. Hayat, bir sfenksler
ormanı. Her adımda bir istifham kaldır başını.
Yaşamak, çevrenin suallerine doğru cevaplar bulmak demek. Düşünmek,
muammaları çözmek, karanlıkları aydınlatmak.. düşünmek
savaşmaktır. Bir nesil uğruna, bir millet uğruna, bir medeniyet
uğruna savaşmak. Mukaddeslerin emrinde olmayan her düşünce, şuursuz
bir debeleniş, fikri bir istimna.
Düşünce, bir meydan okuyuşa idrakimizin verdiği cevaptır.
Düşman bir tabiat, düşman bir içtimai sınıf veya düşman
bir topluluk. Asırlardır ihanet ve husumetlerin boy hedefi olan bir
milletin çocukları hasbi düşünceyi ne yapsınlar? Hasbi düşünce
ana tezatlarını halletmiş cemiyetler için bile lüks. Bu sefil
yalanın mucidi de, Eski Yunan. Esir iskeletleri üzerinde yükselen o korsanlar ülkesinin
filozof cübbesine bürünen aylakları, can sıkıntısından
kurtulmak için hasbi düşünceye iltica ediyorlardı, hasbi düşünceye,
gulamperestlige veya Dionizos ayinlerine iltica ediyor, daha doğrusu ettiklerini
iddia ediyorlardı. Hasbi düşüncenin temsilcisi kim? "Dairelerime
dokunmayın" diye haykıran Arsimed mi? Siraküza'lının
büyük bir hendeseci olmadan önce kahraman bir savaşçı olduğunu
herkes bilir. Yine herkes bilir ki, Romalı askerlerin çiğnediği
daireler, bir kurtuluş kavgasının hisarlarını kurmak
için çiziliyordu. Durkheim, sosyoloji insanlığın acılarını dindirmeye
yaramazsa bir saatlik emeğe değmez demiyor muydu? Hasbi tefekkür
bir ütopya, aziz dost. Hasbi düşünce, namussuzlukların en müraisi,
hodbinliklerin en sefili. Hümanizmden daha büyük bir aldatmaca, daha büyük
ve daha rezil. Hümanizm de bir mücerrede bağlanıştır, ama
yasayan bir mücerrede, yasayacak olan bir mücerrede. Hiç değilse, dünyanın
mahdut bir bölgesi için, belli bir gerçeği aksettirir: Hıristiyan
hümanizmi gibi. Hıristiyan hümanizmi, Hıristiyanların Hıristiyanlara
karsı duydukları yakınlıktır.([1]1)
İstikbalinden emin olmayan, hiçbir meselesini çözemeyen bir dünyada hasbi
düşünce mümkün mü? Hasbi düşünce, istibdat karşısında
diz çöken ersatz bir düşüncedir (daha doğrusu bir düşünce ersatz'ı). Düşünceyi yok eden düşünce. Her zalimin takdir ve tahsisine
mazhar olan bu sahtekarlığın gerçek düşünceyle münasebeti
ne? Hasbi düşünce, dünyadan elini eteğini çeken, cellatlara yaltaklanan, şerri
gülücüklerle teşvik eden bir düşünce. Satrançtan daha adi bir oyun,
daha adi ve daha tehlikeli. İrfanımızı felce uğratan
sözde mazeret. Aydına cömertçe uzatılan bir kölelik beratı.
Evet, düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir. Hiçbir
merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe
angajedir, kucağında yaşadığı topluma angajedir.
Yani vatandaş olarak vazifeleri vardır: Belli savaşları kabul
etmesi, belli tehlikeleri göze alması lazımdır. Bir devrin şuuru
olmak zorundadır o. Başlıca vazifesi: Bütün hakikatleri yoklamak,
bütün yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu
göstermek. Bazan yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır, bazan engine
açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar boğazlanırken,
düşüncenin asaletine sığınarak elini kolunu bağlamak,
düşünceye ihanettir.
b) "Türkiye'de hasbi tefekkür" devri kapanıyormuş. Ne büyük,
ne sevindirici müjde! "Zulmü alkışlamayan" bir çağ başlıyor
demek ki. Artık şair, "bırak
beni haykırayım, susarsam sen matem et" diye inlemeyecek. Artık
her yıldırımda "bir gece, bir gölge devrilecek". Ve
aydın bütün namussuzlukların karşısına dur diye dikilecek.
Hilmi Ziya
Bey'in vefatına üzüldüm. Ama, onunla bir şeamet dönemi
sona eriyorsa ne mutlu memlekete! Şüphe yok ki, bu ölüm hepimize
terbiyeli bir dost, kibar bir İstanbul efendisi ve nesli inkıraza
yüz tutan bir İkinci Meşrutiyet, daha doğrusu mütareke
devri aydını kaybettirdi. Fakat, zavallı üstat, bir
fikir adamı olarak gerçekten yaşıyor muydu? Kaç kişinin şuurunda
bir kıvılcım tutuşturabildi? Bir kıvılcım,
bir fecir veya bir yangın. Hangi büyük düşüncenin -daha
doğrusu hangi düşüncenin- taşıyıcısı veya
yaratıcısı olabildi? Temsil ettiği veya kurduğu
içtimai bir mektep var mi?
Bir kütüphane adamıydı o, bir fikir donjuanıydı. Ne bir
iddianın, ne bir inkarın temsilcisi. Çeşitli mabetlerin eşiğinde çile
doldurmakla geçti ömrü. Pencereden seyretti içerisini. Hakimane bir teslimiyetti.
En zinde mukavemetleri güve gibi kemiren bir teslimiyet. Reculiyetini kaybeden
tefekkürdü. Ne Marksizme kur yaparken ciddiydi, ne Marksizme reddiye yazdığı zaman.
Kütüphane raflarını çökerten eserlerinde, kendisine ait tek kanaat
bulamazsınız; bulamazsınız, çünkü o her gün yeni bir kanaatin
taşıyıcıydı. Her okuduğu kitapta yeni bir hüviyet kazanan, seyyal bir şahsiyet.
Sayın Güngör, "bugün otuz beş yaşının yukarısında olan ve sosyal ilimlere ilgi duyanlar arasında
Hilmi Ziyayı okumayan, ondan faydalanmayan yoktur" diyor. Acaba? İçtimai
ilimler bir tecessüs mihrakı olmaktan çok bir "ekmek kapısı".
Otuz beş yaşını dolduranlar
içinde bu ilimleri merak eden kaç kişi var? Sosyoloji, bir ithal metaı.
Tarifi, manası, muhtevası meçhul. Sıkıcı bir
yalanlar mecmuası. Belli bir çağın, belli bir medeniyetin müdafaa
vasıtası olan bu sahte disiplinin Türk insanıyla münasebeti
ne? Yasayan düşünce, Hilmi Ziya'dan habersiz gelişti. Bir Ziya Gökalp'ın, bir Peyami Safa'nın,
hatta bir Mümtaz Turhanın şakirtlerinden söz edebiliyoruz. Hilmi
Ziyanın şakirtleri nerede?
Hilmi Ziya, bir zihniyetin kurbanıdır. Üstadı mahveden, hasbi
düşünce mitosudur, üstadı ve hemen hemen bütün neslini. İçtimai
ilimlerde hasbilik olmaz. Hasbilik, düşmana hizmet etmektir, kavgadan
kaçıştır, yalanların devamını sağlayıştır.
O nesle mabedin bekçisi olmak düşerdi, mabedin yani tarihin. Hangi değerin
bekçisi oldu o nesil? Hangi haksızlığa dur diye haykırdı?
Zavallı gençliğe, Avrupanın köhne ve tatsız yalanlarını tekrarlamak
başlıca marifeti oldu. Maziye ihanet etti, istikbali kurmadı.
Hilmi Ziya, olayların pek çabuk fosilleştirdiği o zümrenin en
tipik temsilcisidir. Yetmiş yıllık hayatında tek kavga
yoktur. Hiçbir soyguna katılmadı, doğru. Ama, kırk haramilerin
bahşişleri ve sadakalarıyla yaşamadığını ileri
sürebilir miyiz?
Hilmi Ziya, ülkemizin yangınlar içinde kıvrandığı bir
devirde yaşadı. Mazi tasfiye edilirken, konuşmadı. İstikbal
hazırlanırken, konuşmadı. Daha doğrusu, sükutuyla
kurulu düzeni müdafaa etti. Hayattan kitaplara kaçarak mesuliyetten kurtulacağını sandı.
Filhakika, onda eksik olan şey kahramanlıktı, kahramanlık
ve mesuliyet duygusu. Müstagripliğin
itibarda olduğu devirde, felsefenin Ahmet Midhat Efendi'si oldu. Sonra,
müsteşrikliğe geçti. Bir Hıristiyan gözüyle gördü İslamiyeti ve bir Hıristiyan gibi anlattı.
Sayın Güngör, ona "bir başka zaman, bir başka zemin lazımdı" diyor. Çok
doğru. Kumaşı mükemmeldi.. büyük bir tecessüs, yorulma bilmeyen
bir çalışma aşkı, oldukça kuvvetli bir hafıza. Bir çağın
kurbanı oldu, bir çağın ve kendi zaaflarının.
Erol Güngör'ün su hükmüne de katılamayacağım: "Yeni nesiller
sadece bedeni çalışmadan değil, zihni çalışmadan da
kaçıyorlar; eğitim yerine diploma, teori yerine reçete, kitap yerine
broşür istiyorlar". Buradaki yeni nesiller tabirini, "efradını cami'
ağyarını mani" bir
tabir olarak kabul etmek güçtür. Sayın dostum, yeni nesiller derken bütün
bir Türk gençliğini mi kastediyor, yoksa onun belli bir parçasını mı?
Hükmü bu ifadesi içinde fazla mübalağalı, fazla gayri ilmi buluyorum.
Sayın Güngör'e, bir an için hak versek bile içimizden birtakım sualler
yükseliyor; bu zavallı nesiller meçhul bir diyardan ülkemize sürülen yabancılar
mıdır?
Onları kim yetiştirdi? Hilmi Ziya'lar ve şakirtleri değil
mi? Henüz hiçbir ciddi imtihandan geçmeyen bu zavallı nesil, neden her
türlü tefekkür kabiliyetinden mahrum olsun? Ağabeylerinden devraldıkları miras
ne? "Müdahane-i aliman" değil mi? Tazimattan beri çiğnediğimiz
hasbi düşünce afyonuna iltifat etmiyorlar artık. Hakları yok
mu? Onlara, ecdatlarını hor görmeyi öğrettik, mukaddeslerini
yıktık birer birer. Sığınacakları kale kalmadı.
Tefekkürlere değil, ukalalığa düşmanlar. Düşünce,
heyecandır evvela, bulanıktır, coşkundur, serseridir. Setler çöktü,
insiyaklar köpürerek akacak elbette. Evet, yeni nesiller şuursuz, bağnaz,
barbar. Ama samimi, ama dürüst, ama fedakar. Bu haşin, bu serazat tabiat
kuvvetini kemale ve fazilete kanatlandırmak, sizin gibi genç ve imanlı terbiyecilerin
eseri olacak, aziz Güngör. Ben, dumanları hala tüten o bedbaht yangınları,
mesut bir fecrin pırıltıları olarak görmek istiyorum
[1] Bkz.
Cemil Meriç, Kırk Ambar, Ötüken Yayınları, İstanbul
1980. "Çağın Dini: Hümanizm", ss. 55-73.
|