PARİS’DEKİ OĞLUMA MEKTUP *

20 Ocak 1955.. Bir elinde bavul, ötekinde baston. Bavulunda acıları, korkuları, ümitsizlikleri. Bavulunda mazisi. Ve tek desteği, Mahmutpaşa'dan iki buçuk lira mukabilinde alınan baston. Bir adam, bir vapurun anbar merdivenlerini inmektedir. "Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan". Gemi, meçhule değil, "Belde-i Nur"a gidiyor. sonra rüyaya benzeyen günler. Manasız ve manalı. Çirkin ve korkunç. Sonra bilmem kaç ay Paris. Quinze-Vingst geceleri. Quinze-Vingst'de her gün gecedir. Istırabı nükte ile yenmeye çalışan aciz. Paris, okuduğum romanların en tatsızı, en namussuzu, en kahpesi. Bin yıllık bir çöl, bir yudumluk su: Fouche'ler. Ve Abbi Bourri. Hapishanede hebennaka bir hakimin idam kararını beklerken yalnız değildim. Düşünmüyordum da idamı. Hayatın idamdan büyük bir farkı da yoktu. Paris benim kalverimdir. Eugene Sue'nün "Paris Esrarı"nda notere cilve yapan bir orospu vardır, kapalı bir kapının, suret-i mahsusada açılmış deliğinden mahrem yerlerini gösterir. Ve şarkılar söyler, davet eder noteri. Paris benim için hep böyle bir kapının ardında kaldı. Hiçbir şehir ve hiçbir kadın, hiçbir insana bu kadar rezil bir oyun oynamamıştır. Homeros'un öbür Dünyasındaki üç işkence, saadetin kendisi.
Sen o zaman asker mektupları yazan bir çocuktun. Nasılsın babacığım? Biz iyiyiz. Ve benim zindanıma İstanbul yani zilletleri, kepazelikleri, fedakarlıkları, abesleri, gözyaşları, hayal kırıklıkları, ümitleri ile otuz beş yıl birkaç sayfanın içinde girerdi. Geçti yıllar. Peau de Chagrin'in Rafael'i, kendini Seine Nehri'ne atmak isterken, bir fahişe, intihar için daha erken der, geceyi bekle, kurtarılır ve gülünç olursun. Ben kendimi Seine'e de atamazdım. daima birinin kolunda idim. Geçti yıllar. Asker mektupları yazan çocuk, simdi ışıklar beldesinde. Sartre babası için yumurtayı tohumlayıp ölmüş diyor. İyi de etmiş diye ekliyor. Bense hala yaşıyorum. Sartre'ın babası genç bir bahriye subayı imiş galiba. Benim hiçbir hüviyetim yok. Hüviyetsiz adam. Dışarda korkunç bir yağmur. İl pleut sur la route. İl pleure de denilebilir. Ve gece, sırtında sırılsıklam bir manto. Paris'e gittiğim ilk akşam yine böyle bir yağmur vardı. Ben babamı ne kadar tanıdım? Hiç. Allah da biliyor ki tanımak için en küçük bir gayret göstermedim. Haklı idi. Her insan başkasına kapalıdır. Ben... Sarhoşum. Babanın vazifesi yumurtayı tohumlayıp gitmek. Sartre'ın babası Çinmaçin'e gitmiş. Ben Çinmaçin'e gidemedim. duvarlarına çarparak yürüdüğüm bir cehennem dehlizi. Bir koridor, bir koridor daha. Leş gibi kokan bir koridor. Ter, çiş, kaka ve aybaşı kokusu. Paris bu. Sonra
Marcelle. Sonra Saint-Michel Bulvarı. Üç merdiven. Sur trois marches de marbre rose.. Bir oda, kuş sesleri, radyoda "Seksen Günde Devrialem". Sonra bir otel. Ve ümitsizliğin katran kazanı. Mezarların sükununa hasret. Mezarların ve zindanların.

1970 güzel bir rakam. İkiyle bölünür, beşle bölünür. İnsan ikiye, beşe bölünemiyor. Bine bölünüyor. Neden bir kerecik olsun Quinze-Vingts'e gitmedin? Neden gidecektin ki? Bütün Paris senin. Yani taşıyabileceğin kadarı. Quinze-Vingts'deki adam en çok seni düşünürdü. Bugün de sık sık seni düşünüyor. Sevinç ve kederlerine elinden geldiği kadar katılmaktadır.Mektuplarını zevkle okuyor, dinliyor. Pek nadir hitaplarından duyduğu iftihar ve sürur da caba. Yeni yılın bana düşen saadet payını da, sana devretmesini, varlığını her zaman hissettiğim meçhul ve mutlak kudretten bütün ruhumla diler, gözlerinden öperim yavrum.

Cemil Meriç (2 Ocak 1970)

* Cemil Meriç'in oğlu Mahmut Ali, 1967 sonbaharında Fransız hükümetinden aldığı bir bursla Paris'e hukuk doktorası yapmaya gitmiştir. Babasının Paris'e yazdığı 3 mektup da Jurnal 2 dosyasında yer alır.