BRAHMA
Vedalar'daki ölümsüzlerin
belli bir kişilikleri yok.
Hepsi de
rüyadaki şekiller gibi kaypak. Bir bakarsınız Varuna
Indra olur, Indra Agni. En büyük Tanrı o anda kendisine yalvarılan
Tanrıdır.
Hintlinin geniş muhayyelesi, çok geçmeden, görünen günesin arkasında
manevi bir yaratıcı sezer: "başlangıçta yalnız
Saf Varlık vardı, belirsiz ve şekilsiz, dünyayı O'nun düşüncesi
yarattı". Bu varlık kimdi? Rahipler yüzyıllar sonra ona
bir ad bulabildiler, Veda Tanrılarının en soyutu, kurban sırasında
okunan dua, Brahman idi. Brahmanı en büyük Tanrı yaptılar.
Onlar için dua, herhangi bir Tanrıya yalvarıp yakarıştan çok,
tabiata ferman dinleten kutsal bir kuvvetti.
Brahmanın zaferi, ruhun madde üzerindeki zaferidir. Dua rahipler kastının
bir imtiyazı idi, onu tanrılaştırmak, kastın kendi
kendini Tanrılaştırması demekti.
Brahma ile ilk defa Manu Kanunlarında karşılaşırız: "Önce
karanlığa gömülüydü evren, görünmüyordu, sezilmiyordu, kavranmıyordu,
uyuyordu sanki. Kendinden varolan Rab evreni aydınlattı. Varlığından
varlıklar fışkırtmayı düşündü Brahma".
Brahma henüz tek gerçek. Gizli adi: Om. Filozoflar dilinde: Tat. Brahma uyuyunca
varlıklar yok olur, uyanınca, yeni varlıklarla donanır
evren.
Brahma dört yüzlü olarak gösterilir. Ya bir kuğuya biner, ya bir tavusa
ya da bir lotüs yaprağında dinlenir. Karisi Sarasvati, sakin bir
minerva: müzik, şiir, felsefe Tanrıçası. Sanskrit yazısını O
icat etmiş. Bir eliyle kocasına çiçek uzatır, öteki elinde palmiye
yapraklarından bir kitap. Bazen bir lotüse kurulup vina çalar. Jean Lahor'u(*)
dinleyelim:
BRAHMA
"Ben her şeyin bağrından fışkırdığı Kaynak,
Ben her şeyin bağrında kaybolduğu Umman...
Ben Erkek,
ben Dişi, ben Kadim,
Ben binbir çehreli Tanrı: Brahma,
Ben Kainatı oynatan Vehim.
Sonsuz ruhum, varlıkların otağı,
Ataların atasıyım, atam yok,
Tanrılar bağrımda doğar, bağrımda ölür.
Kanımda
ilk şafakları kızıllaştıran,
Ne geceler vardı henüz, ne şafaklar.
Geçmiş benim, Şimdiki An ben, Gelecek ben,
Her şey bende doğar, bana döner,
Ben bütün canlılarım, ben bütün ölüler.
Size Varlık gibi görünür ama,
Rüyamın yarattığı o sayısız dünyalar,
Gecelerimi aydınlatan birer simsek,
Geçici birer parıltı, kaybolan birer hayalet.
Neden bu kadar yalan, diye soracaksınız.
Ruhum rüyalara muhtaçtı, birer yıldızdı bu rüyalar,
Gamlı sonsuzluğumu çiçeklendiren,
Ölümsüzlüğün
dehşetini gideren birer yıldız".
Henüz Visnu ile Siva'dan eser yoktur, ama onlar sahneye çıktıktan
sonra Brahma gözden düşer. Artık O, sadece "varlıkların
anası, döl yatağı, ilk bakire, ilk kadın"dır.
Evren yaratılmış, Brahmanın rolü sona ermiştir, tahtına
büyük oğlu Visnu kurulur.
VİSNU
Vedalar çağının Visnu'su bütün kainata isleyen Işıktı (Vis), üç adımda
dolaşıyordu evreni.
Enduizm
kişiliği bir hayli silik olan bu güneş Tanrısını ululaştırdı,
Hind'in en sevilen Tanrısı oldu Visnu.
Müritleri lacivert olarak tasarlar onu. Elbisesi sarıdır. Kartal
Caruda'ya biner. Onun da, Brahma gibi, dört kolu var. Biriyle gürz tutar, ötekileriyle
kurs, sedef boru, lotüs. Saltanat sürdüğü gök altındandır, sarayı mücevherlerden.
Tahtı beyaz lotüslerdir, Visnu'nun. Sağında karısı Laksmi
yer alır. Güzellik, aşk, mutluluk, servet Tanrıçası Laksmi,
denizin çalkanmasından doğmuş. Bir adı da Sri. Doğusuyla
Venüs'ü hatırlatır, adıyla Seres'i.
Visnu'nun çeşitli sıfatları var: Savayambu (kendiliğinden
varolan), Ananta (sonsuz), Hari (kendine bağlayan, çeken), Mukunta (kurtarıcı),
Madhava (baldan), Kesava (uzun saçlı), Narayana (varlıkların
kaynağı ve barınağı).
Kainat yok olur, yeniden yaratılır, yeniden yok olur. Visnu dinlenir
arada. Sulara uzanır, Ejder Sesa'nın yelpaze biçiminde yedi başı,
Visnu'nun üstünde bir çardak. Visnu ölmemiştir, yeni evrenler yaratacak.
Visnu kah dinlenir, kah çalışır. Her
devre milyonlarca yıl sürebilir, ama büyük bir düzenle kovalar birbirini.
Hint, Tanrının soluk alıp verişi sayar bu devreleri. Kainatın
her yaratılışında Visnu yeniden toprağa iner. Avatar:
iniş.
Visnu'nun belli başlı on avatar'i var:
Balık avatari, eski bir tufan geleneğini aksettirir. Manu'nun gemisine
kılavuzluk eden balık Visnu'dur, altın pullu ve tek boynuzlu,
alamet bir balık. Ejder Vasuki'yi halat gibi kullanan Manu, gemisini balığın
boynuzuna bağlar. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler böylece yok olmaktan
kurtulur.
Yaban domuzu avatari'nda, sular altında kalan toprağı ifritler
ele geçirmiş. Visnu yaban domuzu olup sulara dalar, ifriti öldürür ve
toprağı boynuzu ile su yüzüne çıkarır.
Kaplumbağa avatari'nda, ölümsüzlük iksirine kavuşmak için Tanrılar'la
Asuralar elele verip süt denizini çalkalarlar. Çomak diye kullanılan Mandara
dağı toprağın. derinliklerine kadar inmesin diye Visnu
kaplumbağa heyetinde belirir ve dağa dayanaklık eder.
Hazretin bütün avatarlarini saymaya lüzum yok: Cüce, aslan vs. Ama Visnu'nun
en sevimli, en insanca avatari Krisna.
Krisna, Mathura'da dünyaya gelir. Annesi, Devaki; dayısı, hükümdar
Kamsa. Bir kahin, yeğeni tarafından öldürüleceğini haber vermiş Kamsa'ya...
Krisna dayısının şerrinden bir hileyle kurtarılır.
Yavruyu bir çoban kızıyla değiştirirler. Krisna'nin çocukluğu çobanlar
arasında geçer. Arabalar devirir, ağaçları kökünden söker, ejderlerle
güreşir. lndra'ya bile oyun oynar. "Aman efendim, der çobanlara,
lndra'ya neden adaklar sunuyorsunuz? Yağmur onun değil, dağın
armağanı. Sürülerinizi besleyen: dağ". Ve dağa çıkarak "dağ benim" diye
bağırır, "armağanlarınızı bana sunun".
lndra köpürür, çağlayanlar boşaltır gökten. Krisna koca dağı yedi
gün yedi gece semsiye gibi havada tutar, dostlarını boğulmaktan
kurtarır.
Yıllar geçer Krisna delikanlı olur... Bir gün kahkahalar duyar. Yamuna
Irmağı'na yaklaşınca bir de ne görsün? Çırılçıplak çoban
kızları sularda oynaşıp yıkanmıyor mu! Elbiselerini
yüklendiği gibi yakındaki bir ağaca tırmanır. Kıyıda
entarilerini bulamayan kızcağızlar neye uğradıklarını şaşırırlar.
Gözleri ağaca takılınca telaşları bir kat daha artar.
Tekrar suya dalar, uzaktan yalvarırlar Krisna'ya. Hazret, "yağma
yok, der, teker teker gelip karşımda elpençe divan durmadıkça
elbiselerinizi vermem" .
Daha ne maceraları var Krisna'nın. Orman kavalı ile çınlar çınlamaz, çoban
kızları işlerini güçlerini bırakıp Krisna'nın
peşine düşerler. Delikanlı arada bir çıkışır
onlara, "yuvanıza dönün?' der. Ama "kurtuluş bendedir" demeyi
de ihmal etmez.
Hind'in Neşideler Neşidesi "Gita-Govenda" da onun. Sonunda çoban
kızlarından ayrılır Krisna, Mathura'ya döner.
Dayısı Kamsa'nın şerrinden kurtarır insanları.
Milyonlarca müridi olan bu çapkın, bu uçarı Tanrı Bhagavad-Gita'da
Tanrılar Tanrısı olarak çıkar karşımıza,
beklenmedik bir ululuk kazanır.
Bazı yazarlar, Krisna'yi İsanın ilk örneği sayar. Onlara
göre, Tevrat'la İncil bu eski Dravit Tanrısını gençleştirmiş sadece.
Onu yeni bir din kurucusu, bir peygamber olarak gösterenler de var: İçtimai
ehramın zirvesiyle alt tabaka arasında derin bir uçurum vardı diyor
Schure, "bir yanda Brahmanlar'ın yüksek kültürü, ötede en kaba inançlara
bağlı halk. Kuzeyle Güney iki ayrı dünya. Himalaya'nın
bağrında Brahma ile vuslat halinde yasayan mağrur ermişler;
güneyde Siva'ya bel bağlayan kalabalık. Uçurum nasıl doldurulacak,
Brahma ile Siva nasıl uzlaşabilecekti? Bu muammayı çözmek Himalayalı bir
ermişe, Krisna'ya nasip oldu. Kendisinden sonra gelenler, ermişin
adını, kurduğu mezhebin Tanrısıyla kaynaştırdılar.
Hintliyi sonsuzluğa bağlayan, kalbini rikkatle, sevgiyle, rüyayla
dolduran Krisna'dır. Hayat bütün yönleriyle sevilmeye değer, bu yeni
dine göre... Artık içtimai sınıflardan her birinin kendi ihtiyaçlarını karşılayan
bir Tanrısı vardı. Boynunda insan kellelerinden bir gerdanlık
taşıyan o korkunç Siva ile yüce Brahma arasında bir köprü atılmış oluyordu.
Milyonların acısını dindirdi Krisna. Onlara büyük müjdeler
getirdi. Kartal Caruda'nın sırtında, gökten toprağa inen,
kah ermiş, kah bilge kılığına bürünen Visnu, Siva'nın
yaptığı kötülükleri düzeltecekti.
Krisna'nin getirdiği büyük bir yenilik de kadını Tanrılaştırmasıdır. Üç büyük
Tanrı birer arkadaşa kavuştular. Aşk Himalaya doruklarından,
alev alev yanan ovalara büyülü bir rayiha gibi indi.,, (**)
Visnu'nun
bir avatarı da Rama avatarı. Rama avatarı'nda "Valmiki'nin
yarattığı kahraman, çağdaş Hintli için de
en mükemmel insan örneğidir. Rama'nın daima iyiliğin
emrindeki barışçı yiğitliği, vazifelerine
candan bağlılığı, inceliği, içliliği,
anlayışı, baba sevgisi, eşine gösterdiği şefkat,
bütün tabiatla hemhal olusu... zamanın silemeyeceği, gölgeleyemeyeceği
kadar güzel vasıflardır" (Sylvian Levi).
Ümitsizliğe kapılmayalım. Visnu'nun son avatarı değil
Rama. Tanrı, Kalkin adi ile yakında bir daha tecelli edecek, hainler
cezalarını bulacaklar. At başlı bir dev olarak zuhur edecek
Visnu. O belirdikten sonra her şey düzelecek.
SIVA
Bütün tezatları ahenkleştiren bir Tanrı, hem zaman gibi yıkıcı,
hem anne kadar müşfik. Mutluluk da o kaynaktan fışkırır,
acılar da. Siva, hazlara aldırış etmeyen ezeli bir çilekeş,
ama, müritlerinin gözünde zürriyet Tanrısı. Siva hortlakların,
ifritlerin piri. Geceleri mezarlıklarda hora teper, ama hayatı feragatlerle örülü. Şaşmayalım. Ölüm
hayata, hayat ölüme açılan birer kapı. Tanrı kainatı raksederek
yaratmış, raksederek yıkmış. Tekrar yaratmış raksederek.
Sivacılık bizi ne karamsarlığa sürükler, ne aylaklığa. "Coşun,
Evrenle kaynaşın, varlıkların bitip tükenmeyen raksına
ayak uydurun" diyen bir felsefe.
Evet Siva'nin bir adi da Nata Raca (Dans Racasi). Hint sanatçısı onu
alev saçaklı bir hale ile çevreler. Bu hale: Kosmos.
Günün birinde, doğru yoldan ayrılan on bin risi'yi ziyarete gitmiş hazret.
Risiler onu lanetlerle karşılamış. Beddua kar etmeyince,
korkunç bir kaplanı saldırtmışlar Tanrıya. Siva kaplanın
derisini küçük parmağıyla yüzüp ipek bir sal gibi atmış omuzlarına.
Risiler korkunç bir yılan halketmişler. Siva çelenk gibi boynuna
asmış ejderi. Sonra elinde gürz, bir kara cüce belirmiş. Siva
cücenin sırtına basıp raksa başlamış. Birden
gök açılmış, Tanrılar bu harikulade raksa alkış tutmuşlar.
Risiler de kendinden geçip Siva'nın kutsal ayaklarına kapanmış.
Tanrının sırtındaki post, bu maceradan kalma.
Ölümsüzlük iksirini çıkarmak için, Tanrılarla Asuralar elele vermiş.
Mandara dağı çomak, ejder Vasuki bu çomağı döndürecek halat.
Ama çok geçmeden seller gibi zehir boşanmış ejderin ağzından.
Bir zehir ki nereye, neye dokunsa kül ediyor. Siva, evren yok olmasın diye
o zehir ırmağını bir solukta içmiş. Gırtlağı yanmış.
Siva'ya mor hançereli (Nilanakta) denişi bundan.
Gökten toprağa boşanırken, kainatı tuzla buz etmesin diye,
Siva saçlarına hapsetmiş Ganj'i; yedi ırmağa ayırdıktan
sonra usulca toprağa boşaltmış.
Parvati Siva'ya aşık olmuş. Ama hazret öylesine dalmış ki çileye,
karşısında diz çöken genç kızın farkında bile
değil. Tanrılar acımış, Kamayı yollamışlar.
Aşk Tanrısı yayını gerip okunu atacağı sırada
Siva'nın gözünden alevler fışkırmış. Yakıp
kül etmiş Aşkı. Parvati ne yapsın? O da çileye çekilmiş.
Günler, aylar geçmiş. Bir gün genç bir zahit belirmiş karşısında "Senin
kadar güzel bir kız dünyadan el etek çekmemeli" demiş. Parvati
keşişi paylamaya hazırlanırken bir de ne görsün? Karşısındaki
Siva değil mi? Tanrının evlenme teklifini bir şartla kabul
etmiş: Önce Kama hayata kavuşacak.
Siva'nın karisi Himalaya'nın kızı Parvati. Binbir adı var
bu Tanrıçanın: Uma (nazlı), Beravi (korkunç), Sali (vefakar
eş), Gori (parlak), Kali (siyahi), Durga (yaman) ...
Parvati güzeller güzeli. Kocasının yanından ayrılmaz. Kah
aşktan konuşurlar, kah felsefeden. Ama bu nazlı, bu ince, bu
uysal kadın ifritleri yok etmek için korkunçlaşıverir. Durga
olur, Tanrılar'ı tahtından indiren bir ifriti tek başına
yok eder. Kali olur, kasıp kavurur ortalığı.
Kali, Hind'in en çok sayılan Tanrılarından biri. Müritleri "siyah
ana" derler ona. Çilekeşler Tanrısının vefakar eşi,
ifritler ordusunun başbuğu Raktavica'yla bu isim altında çarpışır.
Kali ifriti yaralar, ama, dökülen her damla kandan bin ifrit doğar. Kali
ifriti haklamak için onun bütün kanını içer. Ve bu parlak zaferin
sarhoşluğu ile raksa baslar. Yer gök sarsılır. Tanrılar
Siva'ya koşar, "aman, derler, dünya yıkılacak nerdeyse".
Siva boşuna yalvarır karısına.. Kali öylesine coşmuştur
ki Siva'yı görmez bile, onu da ölüler arasına devirir ve çiğner.
Teni koyu esmer Kali'nin, uzun saçları dağınık. Bir elinde
kılıç, ötekinde devin kesik başı. Küpeleri, insan iskeleti.
Gerdanlığı kellelerden. Belinde kesik kollardan bir kemer, gözleri
sarhoşluktan kan çanağı.
Siva dağ başında murakabeye dalmış, Uma da öyle. Ama
kadın bu. Muziplik olsun diye yavaş yavaş efendisine yaklaşmış ve
nermin elleriyle gözlerini kapamış Siva'nın. Evren karanlıklara
gömülmüş bir anda. Güneş solmuş sararmış. Bütün varlıklar
titremeye başlamış zangır zangır. Bereket yeni bir
göz belirmiş Tanrının alnında, karanlıklar dağılıvermiş.
Bu gözden fışkıran alevler yakıp kül etmiş Himalaya'yı.
Dağların kızı Uma, ağlamış, yalvarmış.
Dağ yeniden bütün canlılığına, güzelliğine kavuşmuş.
Parvati ile Siva'nın aşklarından Ganesa doğmuş. Bu
fil başlı Tanrı, aydınların koruyucusu. Ganesa'ya
tacirlerin de saygısı büyük. Hind'in her bankasında heykelcikleri
var. Siva'nin iki oğlu daha olmuş. 'Savaş Tanrısı Skanda
ile, servet Tanrısı Kubera.
* * *
Siva, Kali... Hind'in bu iki büyük Tanrısını bir de Jean Lahor'dan
dinleyelim:
SİVA' YA
"Brahma yarattı onları, Visnu kurtardı.
Ama hepsinden yüce bir Tanrı vardı: Siva,
Dilber ölüm Tanrısı...
Kah bıçak, kah zehir, kah ateş.
Sana yalvaracak Tanrılar,
Sana açılacak insanların eli.
Sen Tanrılar'ın en dayanılmazı, en korkuncu, en güzeli
Hepsini
yok edeceksin.
Sakin bakışların süzecek ölüleri.
Yüz binlerce Brahma gelip geçecek,
Yüz binlerce Visnu...
Sen, kainatın akşamında tek başına, dizlerinde kan
O sonsuz
gecenin kucağında dimdik kalan.
Kesik,
başları sarkacak
Tanrılar'ın
Dizi dizi, gerdanından.
Siyah hakan!
Dudaklarında
bir garip türkü,
Sevdiğimiz
kadınların
soluklarından
Daha güzel, daha doyulmaz.
Sonsuz uykusuna dalan ruhlara
Bundan muhteşem
ninni olamaz".
SİVA'
NIN AZABI
"Ölüm Tanrısı Siva
bir kadın
kadar dilber,
Tanrılar
birer birer göçecek ve bir aksam,
Mor göğsünde
onların kesik başları,
Siva
Mukaddes
azabını haykıracak
boşluğa,
Bakışlarında
adem gülümseyecek:
Kainatın
ruhuydum eskiden,
Gündüzdüm,
geceydim, şafaktım...
Bahar da bendim, yaz da ben, kış da
ben...
Var eden
hayattım,
yok eden aşktım
... Sahte ihtişamıma
Kapılan
ruhlar birer birer düştü ağıma
Yıldızları göğsümde
söndürdüm birer birer.
Kana kana
uyuyun, gecem sizin ölüler!
Belki bir
gün yeniden doğarsınız,
bekleyin.
Belki bir
gün canim ses ister, aydınlık
ister,
Uçurumları doldurmak
için.
içim öylesine sıkılıyor
ki
Yalnızım, korkuncum, karanlığım...
Eskiden
de göğsümde
taşıyordum gökleri
Ama o zaman
da bostu kucağım".
KALİ'YE
"Sen, melikesi çılgın
aşk
gecelerinin,
Kanlı akşamların
mehtabı, Sen!
Bakışın
daha korkunç yılanların zehrinden!
Mor bedenli şehvet
ilahesi...
Her yerde hazırsın,
her anda varsın,
Barışta,
savaşta, tufanda varsın...
Umman kamçınla
ulur, geceleri...
Ormanda çığlıklar
atarsın.
.
Bir taze çiçek olursun, bir serin pınar olursun,
Ne kadar
tatlısın
istediğin
zaman,
Dayanılmaz
bir işvekar olursun,
Çılgınca koşarız
ardından.
Sen ey dehşetler
Melikesi!
Kah altından
bir aysın,
muhteşem
Kah daha muzlimsin, karanlıklardan.
Sen ey itir, sen ey name, sen ey adem!
Sen ey
gecelerin cazibesi!
Sen ey okşamasını bilen
yılan
Vız
gelir sana gözyaşlarımız,
Azgın
buselerinle morarttığın
her beden
Kurtlarla
sineklere sunduğun
birer şölen!"
* * *
Hintli en az iki bin yıldan
beri Visnu'yla Siva'ya tapıyor.
Brahma soyut bir varlık.
Visnu'nun göbeğinden
bir lotüs fışkırmış.
Brahma çıkmış lotüsten,
evreni yaratmış.
Siva'yla kavgaya tutuşmuşlar.
Brahma "ben daha eskiyim" demiş, Siva "ben". Brahma yenilmiş.
Ve o günden beri eski itibarini bulamamış.
Hint panteonundaki mabutlar saymakla bitmez. Tanrılar'ın,
dinlerin, ifritlerin, kahramanların,
ağaçların,
hayvanların
ateşli
müritleri var. Üç yüz milyon Tanrıya
-bir o kadar da cine- inanır
halk.
Brahman dehası bu
keşmekeşten
bir düzen yaratmak istemiş.
Tanrılar
ehramının
zirvesine üç eknum yerleştirmiş:
yaratan, ayakta tutan, yok eden yüce teslis: Brahma, Visnu, Siva. Misyonerleri
cazip karşılaştırmalara
sürükleyen bu üçüzlülük
çok eski inançların
hünerli bir düzenlenişi.
Gerçekte böyle bir teslis yok. Trimurti'nin ilki Brahma, bugün bir isimden ibaret. Ötekiler
de boyuna birbiriyle çatışmada
ve Tanrılar Tanrısı rolüne özenmede.
--------------------------------------------------------------------------------
(*) Jean
Lahor takma adini kullanan Fransız
hekim ve sair. Asil adi Henry Cazalis (1840-1909). "Doğu düşüncesi
ve karamsarlığı etkisinde, çok
süslü bir tarzda, her şeyin
hiçliğini anlattığı "lllusions" (Hayal)
adlı en
dikkate değer şiir
derlemesini Jean Lahor takma adıyla
yayımladı" (Meydan
Larousse, Cazalis maddesi). Buradaki şiirler
bu eserden alınmadır.
Diğer şiir
kitaplarının
yanısıra
Lahor, Hindistanın
en büyük dini ve felsefi eserlerini incelediği "Histoire
de la Litterature Hindoue" (Hint Edebiyatı Tarihi,
1888) adlı bir
edebiyat tarihi kitabı da
kaleme almıştır.
(**) Sehure (Edouard). L'evolution Divine (Tanrılar
Geçidi), Perrin, Paris, 1912, s.
119 v.d.
|