Entelektüel Bir Otobiyografi
"Kimim ben? Hayatını,Türk irfanına adayan,
münzevi ve mütecessis bir fikir isçisi."
Cemil Meriç, Jurnal,18.6.1974
Cemil Meriç'le ilgili, o daha hayattayken bir biyografi yazmak çok
zor ve biraz da zamansız geldi bize. Kaldı ki, Cemil Meriç'in
"jurnal"inde, mektuplarında, kitaplarında, kendisiyle
çeşitli zaman ve vesilelerle yapılmış röportajlarda
öyle bir kendini tanıma ve tanıtma çabası var ki,
kendini tahlil gayreti, öyle sayfalar, öyle itiraflar, anılar,
düşünceler var ki, otobiyografik bir derleme için malzeme hazır
gibi. Mesele, yazı yığını içinden, Cemil
Meriç'in fikri gelişmesinin aşamalarını, en
önemli dönemeç ya da geçis noktalarını vurgulayabilecek
şekilde, mümkün olduğunca sistematik bir derleme yapmak:
Ortaya çıkan ve bazen kopuklukları olan -hem zaman içinde
hem fikir silsilesi içinde- uzunca metni küçük başlıklarla
donatmak, iki veya üç bölümle okunmasını kolaylaştırmak
ve bunun ötesinde, özgün ve aykırı bir düşünce adamı
olan Cemil Meriç'i, gerçek kişiliğinin bazı yanlarıyla
da olsa, ortaya çıkarmak, Türk okuyucusuna tanıtmaya çalışmak,
kitaplarını okurken de, bu bilgilerin ışığı
altında, okuyucunun işini biraz kolaylaştırmak.
İnsan bir bütün. Yaşamöyküsü, biyografik de olsa otobiyografik
de olsa, ikisinin karışımı da olsa, kronolojik
bir sıralamanın da çok daha ötesinde, o kişiyi anlamak
ve tanımak için sadece bir ilk adım. İkinci önemli
adımsa, o insanın eseri, o eseri tanımak ve anlamaya
çalışmak. Biyografi, onu kaleme alan kişinin eğilimlerine,
tercihlerine, yorumlarına göre okuyucuyu yanıltabilir.
Otobiyografi de, çok daha samimi, çok daha yaşanan olayların
içinden olmasına rağmen bir nevi müdafaaname; bazen büyüklük
bazen küçüklük kompleksinden etkilenebilecek bir kendi kendini tahlil,
bir yorum, dolayısıyla onu kaleme alanı tanımak
bakımından son derece önemli bir malzeme; ama onunla yetinmek
de mümkün değil. Kronoloji ise anlamlı ve anlamsız
tarihler yığını. Anlamlı; bu tarihleri
zamanının olaylarıyla, siyasi ve kültürel gelişmeleriyle
bağlantılı olarak verebiliyorsak; tabii kişinin
o gelişmelerden etkilendiği veya etkilendiğini sandığımız
kadarıyla. Anlamsız; salt bir gün, ay ve sene belirten
rakamlar silsilesinden ibaretse.
Biyografi, otobiyografi, kronoloji, bir düşünürü anlayabilmek
için başvurmamız gereken ikincil malzeme. Asıl çaba,
onu eserlerinden tanımaya çalışmak, satır satır,
paragraf paragraf, sayfa sayfa, cilt cilt.
Evet, bu "entelektüel bir otobiyografi" olacak ister istemez, koltuğunun
altında kitapları, etrafında başvurduğu,
kaynaştığı, konuşturduğu veya konuşmak
için vesile yaptığı insanlığın en
büyük simaları ile, biraz "fraklı", biraz "papyon kravatlı",
biraz "kasıntı" bir insan var karşımızda;
objektife gülümseyen, ebediyete gülümseyen, gülümseyen yada somurtan.
Entelektüel bir otobiyografi; daha çok düşünceleriyle, biraz
acılarıyla, biraz heyecanlarıyla, biraz maddi olaylarla,
kendi kaleminden, kendi ağzından, kendi bakış
acısı ve kendi yorumlarıyla, kendi tahlilleriyle
Cemil Meriç.
Çocukluğu, lise yılları, Hatay'daki ilk gençlik yılları,
hocalarıyla, okuduklarıyla bütünleşen, güçlenen Cemil
Meriç. İstanbul ve evlilik öncesi yaşam: Yabancı
Diller Okulu, pansiyon odaları, Elit, Nisvaz. Birçok dergide
makaleler, çeviriler. Sonra evlilik, lise öğretmenliği,
istifa, yirmi bir ay arayla doğan bir oğlan bir kız
evlat. Geçim sıkıntısı. Yine çeviriler. İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde başlayan Fransızca
okutmanlığı, bin bir güçlük ve sıkıntıyla
kurulan bir kütüphane, Sahaflar Çarşısı'ndan, kendi
sırtında, öğrencilerinin sırtında taşınan
ucuz, ama paha biçilmez çuval çuval kitap, hemen hepsi Fransızca.
Okuduklarıyla zenginleşen, zenginleştikçe yücelen
kanatlanan bir Don Kişot. Patlama noktasına yaklaşırken,
en verimli olabileceği bir yaşta, gözlerini yitirmesi;
aylarca hastane odalarında ümitle beklenen ameliyat sonuçları,
aylarca tedavi için Paris ve açılmayan gözler; retina iyice
çatlamıştır, katarakt önlenememiştir.
Boşluk, bunalım, düşünce adamının boğuluşu.
Yine de aramaya, düşünmeye devam, günbegün, sabırla titizlikle.
Beliren bir dünya edebiyatı tarihi yazma projesinin ilk merhalesi
olarak Hint edebiyatına, Hint düşüncesine yöneliş
ve bir rahatlama, bir zenginleşme; insan beyninin yarısı
Batı'ysa diğer yarısı da Doğu, üstelik
bu Doğu Batı'yı beslemiş, Bati'yi şekillendirmiş,
etkilemiş."Hint Edebiyatı" ya da "Bir Dünyanın
Eşiğinde", Cemil Meriç'in -Balzac'la ilgili çalışmaları
ve aslında her biri bir kitap konusu olan makalelerinde sonra-
ilk önemli eseri ve kitabının önsözü kendi değişiyle
"bir manifesto". Bir türlü basılamayan, yayınevleri arasında
gidip gelen, sonunda pek de fark edilmeden Türk düşünce dünyasında
yerini almak üzere ortaya çıkan önemli bir eser. İki bakımdan
önemli; hem Batı'nın karşısına Doğu'yu
çıkarması ve Asya düşüncesinin önemini vurgulaması
bakımından, hem de Hint edebiyatını Cemil Meriç'in
değerlendirişi, hissedişi ve sunuşu bakımından.
Yıl : 1964
Ne var ki, dünya edebiyatı tarihi projesi, biraz zor çalışma
koşulları, biraz da bu ilk çalışmanın karşılaştığı
sessizlik yüzünden, ardında bu dalda örnek sayılabilecek
bir eserle terk edilir.
Dünya edebiyat tarihinden, dünya düşünce tarihine geçer Cemil
Meriç. Bu dalda da örnek bir çalışma sunar çağdaşlarına:
"Saint-Simon Ilk Sosyolog, İlk Sosyalist". Çağdaş
düşüncenin kaynağı sosyalizm, sosyalizm kaynağından
karşımıza çıkan en önemli isimlerden biriyse
Saint-Simon. Bu eser de aynı zor çalışma koşulları,
benzer yayımlanma güçlükleri ve kötüsü benzer bir sessizlikle
karşılaşır.
Ama düşünce adamı artık yeniden sahnededir ve her
zaman da sahnede kalacaktır. Asya düşüncesinden, Türk
insanına, Türk aydınına yöneliş. Osmanlı
gerçeği, İslam gerçeği. Can çekişen bir imparatorluğun
anatomisi, siyasi plandan düşünce planına, son iki yüz
yıllık zaman dilimi içinde ortaya çıkan bürokratlar,
devlet adamları, aydınlar. Osmanlı aydınından
Türk aydınına batılılaşmadan çağdaşlaşmaya,
tarihten günümüze, düşünceden edebiyata, islami düşünceden
marksist düşünceye, ideolojilerden anarşi, terör ve anomiye,
ansiklopedilerden Kitab-i Mukaddes'e kanat açan engin bir tecessüs.
Gaye kendimizi tanımak, kendimizi yani dünüyle bugünüyle Türk
insanini, Türk toplumunu, Türk aydınını, Türk düşüncesini.
Kendimizi tanımak ve anlamak için de Batı'nın, ilmin
kılavuzluğu, sağduyunun, aklın, imanın
kılavuzluğu gerek. 1974 yılına gelinmiştir
ve yeni bir hüviyet, yeni fikirler, yeni bir arayış içinde
peş peşe çıkan ve her biri geçmiş on yıl
içinde makaleler halinde çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan
yazıların metodik birer derlemesi, bir bütün haline getirilme
çabası sonucu ortaya çıkan kitaplar ve kitaplar: 1974-1984
arası yarim düzine eser, birkaç da çeviri.
Cemil Meriç'in fikir serüveni buralarda noktalanmış gibidir;
84 sonbaharında geçirdiği bir beyin kanaması sonucu
sol tarafına felç yerleşmiş, yaşı da yetmişine
merdiven dayamıştır. Ama o, bugün, geçmişiyle
gururlu; yaptığıyla, yapmak istediğiyle gururlu;
sakin, güleryüzlü, okunmayı, anlaşılmayı, sevilmeyi,
takip edilmeyi, aşılmayı bekleyen, ümit eden, temenni
eden mütevazı bir fikir işçisi.
Cemil Meriç'in hayatının anlamı kitaplar
kitaplar,
yani kitaplarda yasayan insanlar: Düşünceleriyle, duygularıyla
büyük insanlar onun her zaman kılavuzu, arkadaşı
dert ortağı. Bazen onlarla beraber düşünür, bazen
onlardan ayrı düşünür, her sese kulak verir, her düşünceye
saygı duyar. Onlarla diyalog içindedir, sabırla dinler,
titizce araştırır ve sonra kendisi çıkar sahneye:
Onun gür, onun kendinden emin, onun yalın, onun kah bilimsel
kah şiirsel üslubu sürükler götürür sizi bir yerlere. Sataşan
bir üslup, rahatsız eden, tedirgin eden; ama düşünmeye
davet eden; hakikati aramaya çağıran, önerilerini getiren
ya da sizi öneri getirme sorumluluğuyla baş başa
bırakıveren sarsıcı bir yazı tarzı,
bir fikirleri sunuş yöntemi.
Cemil Meriç'in yeri hep kütüphane olmuş. Kütüphanesinde bir
Don Kişot o. Kütüphanesinde ve "Fildişi Kule" sinde. Aslında
hiçbir zaman çıkmamış kütüphanesinden, fildişi
kulesini terk etmemiş. İyi ki de diyebiliriz. Agoraya,
arenaya, ateş hattına, politikaya inmemiş kulesinden;
yol gösterici aydınlatıcı, uyarıcı olmuş
hep.
Fildişi Kuleyi bir "miskinler tekkesi" olarak gördüğü
zaman da fildişi kulesinden sadece yazdığı makalelerle
ateş hattına fırlamış, geri dönmüş.
Fildişi asude bir liman, kasırgadan kurtulmak isteyenleri
barındırıyor. Cemil Meriç hep yerinde, zaten artık
ondan ateş hattına inmesini de bekleyemeyiz; gözlerini
kaybetmiştir,
Fildişi Kulesinde de olsa, Cemil Meriç düşüncesinin asaletine
sığınarak, kardeşleri, çocukları bazı
fikirler ve ideolojiler uğruna şuursuzca birbirini boğazlarken,
kavganın dışında kalamaz. Fildişi Kule
bir yangın kulesidir, Cemil Meriç o kuledeki nöbetçi.
Cemil Meriç, Türk insanına, Türk düşüncesine verebileceğinin
hepsini verebildi mi? Hem evet, hem hayır. Evet çünkü 38 yaşından
itibaren gözleri görmeyen bir insandır o. Okuması yazması
mümkün değildir tek başına. Okunanları aklında
tutması, ayıklaması, belli sentezlere varması,
bunları yazdırması, yazdırdıklarından
makaleler yapması, o makaleleri kitaplaştırması...
nasıl güçlü hafızaya, nasıl kuvvetli iradeye, çalışma,
öğrenme ve öğretme azmine dayanır söylemeye gerek
var mi? Bu şartlar altında yapabileceğinin azamisini
yapmış bir insandır Cemil Meriç.
Verebileceğinin hepsini tabii ki verememiştir, çünkü,
en değerli fikir arkadaşını, en algılayıcı
uzvunu, gözlerini kaybetmiştir. Eğer bu felaket Cemil
Meriç'i bulmasaydı inanıyoruz ki, o, verdiklerinin kat
kat fazlasını verecek, fikir adamlığının
yani sıra, belki bir aksiyon adamı da olacak, fikirlerini
kalemiyle savunduğu kadar, siyasi tercih ve davranışlarıyla
da savunacak, kafalardaki mefhumlar keşmekeşini aydınlatmakla
kalmayacak, siyaset planında da ortaya çıkan düşünce,
davranış ve karar karmaşıklığına
kendi çapında bir son vermeyi deneyecekti.
* * *
Bu çalışma, yukarıda da belirttiğimiz gibi,
belli bir hayat akışı, belli bir fikri gelişme
süreci içinde, Cemil Meriç'in düşüncelerinden, izlenimlerinden,
duygularından, anılarından, en önemlisi, şuurlu
bir kendini sıgaya çekme gayretinden kaynaklanan, değişik
vesilelerle, değişik yer ve zamanlarda kendini anlamak
ve anlatmak için kaleme aldığı yayımlanmış
ve yayımlanmamış yazıların kronolojik bir
sıra içinde, derlenmesi çalışmasıdır.
Bazen birbirinden kopuk gibi duran, bazen birbirini izlercesine
devamlılık gösteren, ana çizgilerini belirtebilmek için
ara baslıklarla donatıp kaynaştırmaya çalıştığımız
bu metinler bütününü, şöyle bir toparlayarak özetlemek istersek,
önce, karşımıza "yalnız", "tedirgin" ve "küstah
bir Cemil Meriç çıktığını görürüz.
Yalnızdır, kitapların dünyasına sığınır.
Tedirgindir, ne ateizm, ne sosyalizm, ne Türkçülük arayış
içindeki bu zekayı tatmin etmekte, rahatlatmaktadır. Küstahtır,
bulduğuna inandığı çözümlerle mağrur, etrafındakileri
küçümsemektedir.
İlkokulda ve lisede karşısına çıkan hocalarıyla
ilişkileri, anılarından süzülerek bize bu zekanın
nasıl şekillendiği hakkında bir fikir verebilecek
niteliktedir, ayni zamanda 1930'lu yıllarda, Hatay'da bir ilkokul
ve bir lise seviyesi hakkında da ayrıntılı bilgiler
elde etmek imkanını buluruz bu anılarda.
Çok okuyan, çok yazan, çiçeği burnunda bir kabiliyettir Cemil
Meriç. Haftada iki defter şiir karalar, kompozisyondan hep
birincidir. Ama her aklına geleni yazmanında yazı
yazmak demek olmadığını öğrenmiştir
bu arada, her filozofun hakikati kendine göre ele aldığını
anlamıştır.
Tesadüfün karşısına çıkardığı
kitaplar hiç bir meselesini çözmemektedir. Okuduklarını,
his ve düşünce hayatını etkileyen eserleri, bağlandığı
ve ayrıldığı, ama her biri kişiliğini
şekillendiren düşünce akımlarını, izlediği
ve koleksiyonunu yaptığı dergileri, gazeteleri tanırken,
Hatay'ın o yıllardaki kültür hayatı hakkında
da bir fikrimiz olur.
Mezuniyet imtihanlarına kısa bir süre kala okuldan ayrılır;
İstanbul'a gelir, pek barınamaz; tekrar Hatay'a döner.
İskenderun'da Fransızlar idareye hakimdir; Fransa'daki
sosyalist hükümetin Hatay'daki temsilcilerinin başında,
Leon Blum'un sekreterlerinden Roger Garreau bulunmaktadır.
Cemil Meriç'in hızlı sosyalist olduğu yıllardır;
sekreter olarak Tercüme Bürosu'na girer, aynı zamanda başkan
yardımcısıdır. Parası bol, itibari fazla
olan bu iş sayesinde, hem çevresine hem kendine güveni artar.
Derken, Türk hükümeti, Hatay'ın idari noktalarında Türklerin
çalıştırılmasını Fransızlardan
isteyince, o da bir sınır kasabasında nahiye müdürlüğüne
atanır. Ve Fransızların Hatay'dan çekilmeleriyle
de dünyası değişir, Hatay valiliğince görevine
son verilir. Birkaç ay sonra da Hatay hükümetini devirmek suçundan
tutuklanır. Antakya'ya götürülür ve idam talebiyle yargılanır.
Marksisttir, duruşmalarda bunu kabul edecek kadar dürüsttür,
aklanır ama artık damgalanmıştır, dostlarını
kaybettiği gibi, devletle ilgili herhangi bir işte çalışma
imkanı da kalmamıştır.
Cemil Meriç, kucağında yaşadığı bu
cemiyetin üvey evladı olarak görür kendini hep, şahsiyeti
de düşman çevrede şekillenmektedir. Önce karşısına
büyüklerin anlaşılamayan dünyası çıkar, sonra
okulda hep yalnız, hep yabancıdır, sürünün dışında,
sevimsiz ve aptal bir dünyanın ortasındadır. Kitaplara
sığınır, kendisine bir başka dünya yaratmak,
bir kale kurmak ister. Şuurundaki devrimler sonucu, imandan
şüpheye, şüpheden inkara, inkardan maddeciliğe geçer;
ama sığındığı her kale onu çevresinden
bir kat daha koparır, insanlardan bir kat daha uzaklaştırır.
O artık bir olmayanın veya olacağın pesindedir.
Şahsiyetin, görünen cemiyet içinde, görünmeyen cemiyeti seçip,
tahtını onun bağrında kurmak suretiyle fethedilebileceği
inancındadır.
Cemil Meriç "beşiğinden" ayrılıp İstanbul'a
gelirken, yeni bir dünya parçası, yeni bir düşünce, yeni
bir terkip yaratan ve bir asırda üç-beş tane yetişebilen
büyük ustalardan biri olmak emelindedir.
Yeniden İstanbul'dadır. İstanbul Üniversitesi Yabancı
Diller Okulu'na burslu öğrenci olarak girer, iki yıl okuyup,
iki yıl da Fransa'ya staja gönderilecekken, İkinci Dünya
Savaşı yüzünden yurt dışına gidemez. Mecburi
hizmeti vardır, Elazığ'a Fransızca öğretmenliğine
atanır. Yabancı Diller Okulu'ndayken, ilk makaleleri,
ilk tercüme tenkitleri yayımlamaya başlar. Yine o sıralarda
karısıyla tanışır, kısa bir süre sonra
da evlenir. Elazığ'da iki yıl kadar kalırlar,
karısı İstanbul'a döner. Baba olmak üzeredir, verilen
raporlara rağmen izinli sayılmaması üzerine istifa
ederek o da İstanbul'a döner.
Balzac'tan birçok eser çevirir, bir çok dergide de makaleler yazmaya
devam eder. 1940'lardaki yazılarının ayırıcı
vasfı kendi deyimiyle, ukalalıktır. İstanbul
sanat ve edebiyat çevreleriyle bir türlü kaynaşamaz, bu çevrenin
insanları İstanbul çocuğudur, o taşradan gelmiştir.
Bir kez daha kitaplar dünyasına sığınır,
onun için kitap bir limandır ve kitaplar, hayat yolculuğunun
sınır taşları...
O yıllarda İstanbul Üniversitesi'ne Fransızca okutmanı
olarak girer, yabancı dile çok önem vermektedir, yabancı
dil düşünceyi tanıtan ve tattıran bir anahtardır,
bir "medeniyet anahtarı".
38 yaşında gözlerini kaybeder, önce Cerrahpaşa Hastanesi'nde,
sonra Paris Kenzven Hastanesi'nde başarısızlıkla
sonuçlanan ameliyatlar, bu hayat dolu, enerji dolu, bilgi dolu,
bu atılgan, bu kabına sığmayan insanı birden
cinnetin ya da intiharın eşiğine sürükleyiverir.
Düşünce adamı boşluktadır, üstelik acılarını
dev aynasında büyüten "rezil" bir hassasiyeti de vardır.
Cemil Meriç, bir "miskinler tekkesi" olarak kabul ettiği fildişi
kuleye sığınmak zorunda kalır. Yıllarca
fildişi kulesindedir, yıllarca yalnız. Kavganın
dışındadır, fikir ve sanat kavgasının.
Politikadan da kaçar, kaldı ki politikanın kurtarıcılığına
da inanmamaktadır. Çağdaşlarıyla kaynaşamaz
bir türlü, ilişkilerinde de, yazılarında da, konuşmalarında
da fazla kıyıcı, fazla mağrur, fazla "ukala"dır.
Yirmi yedi yıllık öğretmenlik hayati boyuca, çeşitli
fakültelerden derslerine gelip giden yüzlerce öğrenciye, bir
yandan Fransızca öğretirken bir yandan da Batı düşüncesini,
daha doğrusu düşünceyi tattırmaya çalışır.
Bu dersler uzun hazırlıklar gerektirir, ders saatleri
yetersizdir, evini de açar öğrencilerine; ona göre talebe-hoca
ilişkisi bir komedyadır, o bu komedyayı asilleştirmek
arzusundadır ve asilleştirir de.
Hayatının uzun süren çıraklık dönemi boyunca
yani elli yaş civarına kadar, düşünce Batı düşüncesidir
onun için, Batı düşüncesi ya da Batı'nın bakış
açısından dünya düşüncesi
1960'larda yeni bir dünya
keşfeder: Hint. Ve Hint'le beraber bütün Asya. Batılının
gözüyle de olsa gerçek değeriyle ortaya çıkan bir Doğu
alemi. Bu keşfi bir kitapla ebedileştirir: "Hint Edebiyatı".
Gözlerini kaybeden düşünce adamı, artık yeniden yaratabiliyordur.
Daldan dala atlayan, kıtadan kıtaya, çağdan çağa
sıçrayan bir tecessüs. Fransız Saint-Simon'u ve devamcılarını
Türk okuyucusuna tanıtırken de çağdaş düşüncenin
kaynağına, sosyalizmin temeline inmektedir.
70'li yıllarda fildişi kulesinden çıkar Cemil Meriç;
makalelerinde, verdiği konferanslarda, yayımladığı
eserlerde Asya'nın Avrupa'yla hesaplaşmasına tanık
oluruz, yüz elli yıldır "gölgeler aleminde" yaşayan
ve insanından kopan aydının trajedisini izleriz adım
adım; kaypak, müphem, tarif edilmemiş, Avrupa'nın
emellerini dile getiren ama bizim şuursuzca benimsediğimiz
mefhumlar, ideolojiler, sloganlar... aydınlığa kavuşur
tek tek gözlerimizin önünde.
Artık Cemil Meriç gerçek bir entelektüel olarak karşımızdadır.
Ona göre, gerçek entelektüel bir zümrenin emir kulu değildir,
gerçek entelektüel bir devrin şuuru olmak zorundadır,
bütün hakikatleri yoklamalı, bütün yalanların maskesini
yırtmalı, kalabalığa doğru göstermeli,
her düşünceye saygılı olmalı, tarafsız
olmalı, vuzuhu fethe çalışmalıdır.
Gerçek entelektüel, ülkesinin bütününü, bütün ülkelere karşı
müdafaa edecek, sınıflar üstü hakikatleri araştıracaktır.
Gerçek entelektüel, dürüst olacak, çok okuyacak, çok düşünecek
ve ortaya çıkardığına inandığı
hakikatleri, vardığı tertipleri korkusuzca yazacak,
yayımlayacak.
Cemil Meriç denemelere başvurur bunun için. Genellikle her
konu önce bir dergi, bazen bir gazete makalesine konu olur, sonra
bu makaleler, bir makale boyutunu aşan yazılarla birleşip
bütünleşerek bir kitabın içeriğini oluşturur.
Devamlı araştıran, sık sık lügatlere, ansiklopedilere,
kitaplara başvuran, notlar alan, çeviriler yapan, özetler çıkaran,
böylece biriken malzemeyi fişleyen, dosyalayan, fazla titiz,
fazla çalışkan, fazla dürüst bir fikir isçisi Cemil Meriç.
Öğrenen, öğrendiklerini kafasının ve gönlünün
süzgecinden geçirerek, öğretmek için çırpınan her
düşünceye açık, her düşünce adamına sevgi ve
saygı dolu bağımsız bir fikir adamı.
Günahlarıyla, sevaplarıyla, Türk insani, Türk aydını,
Türk düşünce hayatı adına, yetiştirdiği
insanlar adına, okuyucuları adına, sevenleri adına
Cemil Meriç'e teşekkür ediyor ve kulak veriyoruz.
MAHMUT ALİ MERİÇ
Caddebostan, 25 Şubat 1985
|