Cemil
Meriç gibi
Taha Kılınç
Cemil Meriç, gençliğinde şiire çok meraklıymış.
Hemen herkesin, mutsuz bir gece yarısı, karanlık
bir camın önünde karalayıverdiklerinden değil,
ciddi ciddi şiir yazarmış. Her hafta bir
defter doldurur, bu defterleri de, sokakta, anlayacağını
düşündüğü ilk kişinin eline tutuştururmuş.
Nihayet şiirden de, şiir defteri tutmaktan da vazgeçmiş.
Şiire olan tutkusunu bilenlere de şu açıklamayı
yapmış: Gördüm ki, nazmın pınar başları
tutulmuş!
Ve mesaisini, pınar başını tutabileceği bir sahaya,
entelektüel faaliyetler sahasına kaydırmış.
Gerçekten de tefekkür sahasında bir pınar başını
tutuyor şimdi.
Meriçin yaptığı, bu dünyada ne işe yaradığını
sorgulayan, tecessüs sahibi bir ruhun marifetidir.
Yüce ruhlar, hep aynı sorunun peşindedir: Ben, bu âlemde ne
işe yarıyorum? Ne bekleniyor benden? Ben neredeyim?
Acaba işgal ettiğim yer neresi? Varlıklar
içindeki rolüm hangisi? Boşuna yaratılmış
olamayacağıma göre, ne yapmam gerekir?
Bu soruyu, aslında çoğumuz kendi kendimize sorarız. Büyük
ruhlar taşıdığımız için mi?
Elbette hayır. Günlük kaygılarla ya da daha basit
sebeplerle aklımıza hep takılıyor aynı
soru: Olmam gereken yer burası mı?
Hele hele, yeteneklerimizden daha aşağı bir konumda görüyorsak
kendimizi, o zaman sorular çoğalıyor, cevaplar
karışıyor, çözüm zorlaşıyor
Büyük ruhlar sorunun cevabını bulup, kendilerinden istenen makamlara
yükselirken, onlar kadar şanslı olmayanlar için,
sordukları soruların cevapları mutsuzluk
ve iç sıkıntısı getiriyor. Onlar, yerini
bulamamışları oynuyorlar. Oğuz Atayca
söylersek Tutunamayanlar oluyorlar. Mutsuz. Huzursuz.
Verimsiz.
* * *
Hayat çok hızlı geçiyor. İnsan, yerini ararken, eğer
aramayı çok sürdürürse, hayat ona kendisi bir yer biçiyor.
Bu durumda itiraz hakkı kalmıyor insanın.
Yollarda geçen zamanın ve geciken karar verişlerin
bir cezası oluyor bu. Hayat Sen çok oyalandın.
Al bakalım şunu! diye kendi normlarını
dayatıyor insana.
Hayat karşısında itiraz hakkı kazanmak için, yollarda
oyalanmamak ve kararları bir an önce vermek gerekiyor.
* * *
Bu yazıyı okurken neredesiniz mesela?
Okulda mısınız? Hangi okulda? Neden? Gerçekten istediğiniz
bir okul mu orası? Evetse, sonra ne olacak? Hayırsa,
neden devam ediyorsunuz? Orada geçen vakitleriniz bir daha
yerine gelmeyeceğine göre, neden kalmaya devam ediyorsunuz,
istemiyorsanız eğer?
İşte misiniz? Ne yapıyorsunuz? Kalbinizi tatmin ediyor
mu yaptığınız iş? Bir işe
yaradığınızı mı düşünüyorsunuz,
yoksa yer mi dolduruyorsunuz? Şu anda bulunduğunuz
yerden gitseniz, yeriniz doldurulur mu? Yoksa bir boşluk
bırakmış olur musunuz?
Ve ölüme dair sorular: Ölüm günü geldiğinde, acaba, size verilmiş
olan ömür kredisini nasıl kullanmış olacaksınız?
Geri dönüp bakınca, neler gelecek ele? Bir kere daha
olsa, neleri yapmazdınız ya da yapardınız?
* * *
Cemil Meriçe tekrar döneyim:
O, eğer şiir alanında devam etmiş olsaydı, belki
sıradan bir şair olacaktı.
Eğer kendi durduğu yeri, potansiyelini, hedeflerini sorgulamasaydı,
tefekkür kalesinin yüksek bir burcu olmak yerine, nazım
vadisinin ıssız koyaklarından biri olacaktı.
Bunu gördüğü için olsa gerek, şiiri bırakmıştır
Cemil Meriç.
Mesele, çalışılan sahada ne olmak gerektiğine karar
vermek meselesi.
Her şeye rağmen şiir yazıp, küçük bir şair olarak
kalmak mı? Yoksa başka bir alanda kaliteli iş
çıkarıp, o alanın en iyilerinden olmak mı?
* * *
Biz, Cemil Meriç gibi keskin kararlar veremeyeceğiz belki. Veremeyeceğimiz
için de, yerimizde sayacağız. Saydığımız
yeri beğenmez olacağız bir süre sonra. Sorgulamalarımız
da, buhrandan başka bir şey getirmeyecek bize.
İş, bir karara bakıyor. Zaten, insanı diğerlerinden
ayıran ve ismini tarihe yazdıran da, verdiği
kesin ve keskin kararlar değil mi.