|
|
|
|
Cemilmeric.net
Sitesi Adına Prof. Dr. Ümit Meriç`le Mülakat
Zülfikar
Kürüm, Ertuğrul Zengin
Yayına
Hazırlayan: Zülfikar Kürüm
9 Aralık 2005
Toplumumuzda
kabul gören, içselleştirilmiş bir anlayış
vardır: Belli bir seviyeyi aşmış,
az veya çok tanınmış,
sokaktaki adamdan farklı yeten-
|
|
eklerle donatılmış
şahsiyetlerin zafiyetleri ve kompleksleri mevcuttur ve
bu zafiyet ile komplekslerine de entelektüel kimlikleri gerekçe
olarak gösterilir. Bu yaygın anlayışa göre,
ortada verilmiş bunca emekler, didinmeler, çileler, uykusuz
sabahlanmış geceler, dalıp gitmeler, sancılı
kıvranmalar, dimağa yapışan akkor olmuş
kelimeler, delilik ile bilgelik ve cinnet ile dinginlik arasında
uzayıp giden o sonsuz ve anlaşılması güç
yolda bir ömür harcamalar varken bu kadar kusur kadı
kızında da olur. Sahip oldukları farklılıklar
böylesi şahsiyetlere toplumun sıradan bireylerinden
farklı olarak bazı imtiyazların verilmesi sonucunu
doğurur-ki bu da pekâlâ makul görülebilir.
İsim vermenin doğru
olmadığını düşünüyorum fakat hemen
her birimizin aklına tanıdığımız
kibirli, kompleksli, kendisini ulaşılmaz ve aşılmaz
bir dağ gibi gören, her fırsatta benliğini
merkeze taşıyan ve bütün dikkatlerin yalnızca
kendisine yönelmesini isteyen narsist ifadesi kendileri
için hiç de ağır olmayan aydınlarımız
vardır.
Arkadaşlarımla aydınların
bu tutum ve refleksleri üzerine konuşurken böylesi tavırları
asla tasvip etmediğimi, entelektüelliğin bu insanlara
böyle bir hak vermediğini ısrarla vurgulardım.
Çünkü yeryüzünün muhtelif diyarlarında toplumları
kuşatmış olan bütün medeniyet dalgalarının
özünü oluşturan öğretiler ve dinler, insanlığın
külli akışına bir bereketli ve doğurgan
havza olmuş olan bütün düşüncelerin fışkırdığı
kaynaklar ve tabi ki bu kaynakların öncüleri daima alçakgönüllülüğe
gözlerimizi çevirmemizi öğütler, en azından insanın
kendi kör ve karanlık zindanı olan egoizmden adeta
saplantı derecesinde kaçınmamızı salık
verirler. Ama ne yazık ki tüm değerleri bulanıklaşmış,
artık siyah ve beyaz kavramlarının yerini gri
tonlara bıraktığı ve insanî olan birçok
mefhumun Kaf dağına kaçtığı günümüzde,
yine de bu tavırlar hoş görülüyordu.
Ne yalan söyleyeyim, daha yaşı
küçük ve Anadoludan geleli çok olmamış, hâlâ üzerinde
toprak kokusu ve hem eli, hem de duruşunda hoyratlık
izleri taşıyan bir öğrenci olarak ben de kendimi
mevcut olan bu hâkim hoşgörüye(!) yavaş yavaş
alıştırmaya ve bu hiç de masum olmayan hoşgörüyü
kanıksamaya çalışıyordum.
Bir taraftan içimde susturamadığım
bir sesin bana fısıldadığı toplumsal
yargıların yanlışlığı gerçeği,
diğer taraftan da düşüncenin sarmalında beyni
uğuldayan vurgunluk ile yorgunluk arasında çırpınırken,
bulunmam gereken kıyının muhasebesini yaparken
ve toplumsal yargıların gür seli karşısında
kendini karanlıklarda titreyen yapayalnız bir nokta
gibi hissederken Fildişi kuleye kapananlar, şerrin
zaferini (bilerek veya bilmeyerek) kolaylaştırmış
olurlar, Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin
asaletine sığınarak elini kolunu bağlamak,
düşünceye ihanettir ve dahası Toprak sarsılıyor!...Hep
birden esfel-i safiline yuvarlanmak istemiyorsak, gözlerimizi
açmalıyız. İnsanlar sloganla güdülmez. Düşünceye
hürriyet, sonsuz hürriyet. Kitaptan değil kitapsızlıktan
korkmalıyız. Bütün ideolojilere kapıları
açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve
Türkiyenin kaderini onların aydınlığında
fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa
etmek. İşte, en doğru yol. diyen ve geride
bıraktığımız yüzyıla acının
ve arayışın damgasını vurmuş
olan Cemil Meriç ile tanıştım.
Aslında Cemil Meriç ve
onun bize bıraktığı düşünce ve duruş
mirası ki benim için özellikle duruş mirası
üzerine aşikâr edilebilecek, insanın içini çatlatıp
dışarı çıkmak isteyen, kalemi yazmak için
kışkırtan, beynin orta yerinde alevlenip duran
ne çok sözcük, ne çok düşünce var! Lâkin Cemil Meriçi
ve onun dünyasını anlatmak veya yazmak cesaretini
kendimde bulamıyorum. Bu nedenle Cemil Meriçi, fırtınaları,
hastalığı ve iç buhranları boyunca adeta
annesi olmayı başararak yaşayanlar arasında
anlatmayı en çok hak eden ve birçoğumuzun şu
veya bu sebeple ismini duyduğu, kızı ve dahası
Ümidi Ümit Meriçten dinlemek her hâlükarda daha isabetli
ve sağlıklı olur.
Önceden de belirttiğim
gibi, tam da birbirine karşıt düşünceler ve
yargılar arasında onulması güç med-cezirler
yaşadığım sırada Cemil Meriçin Bu
Ülkesi ile tanıştırılmıştım
ve Cemil Meriç adına hazırlanmış bu site
ile yakından ilgilenmeye başlamıştım.
Daha önceden bu sitenin hem hazırlanış hem
de sunuş aşamasında sitenin ana sütunu olmuş,
değerli düşünceleri, asil kişiliği, üstadın
tanınması için karşılık beklemeden
yaptığı fedakârlıklarıyla(maalesef
günümüzde fedakârlıklar da karşılık beklenerek
yapılıyor; belirtme ihtiyacını gerek görmeme
sebep olanlar utansın!) beni kendisine hayran bırakmış
bulunan bir büyüğümün ricası üzerine Ümit Meriç
ile bir mülakat kararı aldım.
Ümit Meriç hakkında çok
az şey bilmekle beraber, kendisinin cana yakın, alçakgönüllü, düşünce
ve duruşu ile zarif, hisli ve zeki gibi, insanın
tanışmak için birçok şeyi göze alabileceği
meziyetlere sahip olduğunu duymuştum. Ama yine de
aklımda hâlâ kaygı ve endişeler vardı.
Ümit Hocam da acaba o çokça duyduğum mezkûr tavırlara
sahip aydınlardan olabilir miydi? Bizi nasıl karşılayacaktı?
Hakkında duyduklarımın beni rahatlatmış
olmasına karşın, yine de kaygılarımdan
kendimi tamamen soyutlayabilmiş değildim. Açıkçası
benim açımdan daha korkunç olanı şuydu: Hakkında
onca güzel şeyler duyduğum Ümit Meriç de bilindik
aydın tavırlarını sergilerse bu benim
için o yaygın toplumsal kanaatin ve tabi ki hoşgörünün(!)
doğrulanması anlamına gelirdi ki bu da, yüreğime
bin bir cefaya rağmen berkittiğim umudun tükenişi
olacaktı. Korktuğum başıma gelmedi ve
bugün yüreğime berkittiğim o narin ve nazenin umut
bir fidan halinde iken, her bir yanımdan baharın
bin bir tohumunu taşıyan ve Meryemî çiçekler açan
şümullü bir ağaç oldu. Ümit Hocam titrinin ağırlığını
zerre kadar hissettirmedi. Öyle ki, bizi kapıda karşılayıp
paltomuzu kendi elleri ile aldı.Kusura bakmayın,
ev sahipliğimizi hakkıyla yerine getiremiyoruz
demesi ise uzun zamandır beynimin ve yüreğimin üzerine
çekilmiş o karanlık, o puslu havayı tazecik
bir sabahın gün ışığı ile ışıldayan
berrak sularına çevirdi.Tamam dedim kendi kendime,
Hem halka yol gösterip, hem de halkın içinde olabilen,
halkın gerek acısı gerekse serüvenine ortak
olabilen, vahyin buyurduğu ahlâk ile ahlaklanmış
aydınlarımız da varmış.Bir aydın
bu kadar mı misafirperver ve alçakgönüllü olabilirdi,
bu kadar mı önemsediğini hissettirebilirdi muhatabına,
muhatabını?
Muhabbetimiz, hasbihâlimiz
tam altı saat sürdü. Bir taraftan Ümit Hocam konuştukça
üzerimdeki ağırlığın kalktığını,
içimin tutsak güvercininin pervazlandığını
hissediyordum. Diğer taraftan da, acaba hasbihalimizin
bu kadar uzun sürmüş olması onu yapması gerekenlerden
alıkoyuyor mu, programını aksatıyor mu
şeklinde kaygılar oluşuyordu bende. Bu hissiyatımı
gizleyemeyerek kendisine Hocam başka işlerinizden
sizi alıkoymayalım, başkalarının
hakkına girmiş olmayalım? diye sordum. Evet,
aslında şu sıralar çok yoğunum. Okumam
gereken birçok yazı ve yazmam gereken bir iki makale
var. Bu nedenle vaktimi çokça önemsiyorum. Ama endişelenmeyiniz,
ben sizleri çok önemli buluyorum ve size bunca zamanımı
bir görevde olduğumu düşünerek ayırıyorum.
Yani şu anda görevdeyim diye gülerek mukabele ve tabi
ki teskin etti.
Daha çok ham sayılırdık,
amatör bile değildik. Öğrenciydik, hem de edebiyat
ile pek de alakası olmayan bölümlerde: Matematik ve politika...
Bize toyluğumuzu ve çiğliğimizi hiç hissettirmedi.
Ben kendisine tüm açık yürekliliğimle üstadı
daha yeni tanıdığımı, hakkında
bir iki kitabından edindiğim bilgilerden başka
malumata sahip olmadığımı, buna rağmen
Cemil Meriç adına fedakarane bir gayretle hazırlanmış
bu site için böyle bir mülakatı yapmaya cesaret ettiğimi
söyledim ve rahatladım. Ümit Hocam belki de biraz şaşırdı
ama gözlemlediğim, ruhumun bu tavizsiz heyecanının
hoşuna gittiğiydi.
Mülakat boyunca hayatımın
belki de unutamayacağım en güzel anılarını
yaşadım. Hocam kendi elleriyle yemek hazırladı
bizlere. Sonra mülakat sırasında bizi annesinin
ve babasının koltuklarına oturttu; Artık
anlatırsınız, Cemil Meriçin koltuğunda
oturduk diye diyerek de sanki bir nişan-ı zişan
taktı göğsümüze. Bu payeyi taşımak, ağırlığını
kaldırmak gerek, ona göre çok çalışın
ha der gibiydi, anaç bir edayla. Çok şaşırmıştım
ellerini görünce, nasır tutmuştu. Zamanında
babasının ve -ömrünün son anlarında- teyzesinin
refakatinde bulunduğu sıralarda çamaşırlarını
yıkamış meğer. Akademisyendir bahsini
ettiğimiz hanımefendi aynı zamanda, hey gidi
dünya! Ümit Hocam babasını daima yanında hissediyordu
mesela, bizim bir sorumuzu cevaplarken parmaklarının
arasında oynattığı kalemini yere düşürdü
ve birden irkildi: Babacığım kalemimi yere
düşürmeme kızardı, bir anda onu hatırladım.
Zaten hiç benden ayrılmadı ki, buralarda dolaşıyor,
hissediyorum. Mülakatımızda dediği gibi, gerçekten
de bir gönül insanıydı kendisi. Ruhunun bu tazeliğini,
bu engin sevecenliğini hiç saklayamıyordu; zaten
anlaşılıyordu yüzünden, zor değildi bu.
Artık sözü daha fazla
uzatmadan Ümit Meriçin, babası ve kendisi ile ilgili
bize sunduğu o çok renkli ve insan dimağını
tatmin edebilecek bahçeyi sizlerle paylaşmak
istiyorum.
-----------------------------------------------------------------
|
| Siz gözlerinizi bir tefekkür dergâhında açtınız.
Çocukluğunuz babanızın refakatinde gerçekleşen,
muteber zatların iştirak ettiği fikir meclislerinde
geçti. Evinizin her gün misafirlerle dolup taştığını,
üstadın satırlarından ve sizin babanızla
ilgili yazdığınız kitaptaki hatıralarınızdan
anlamak mümkün. Bu kadar yoğunluk içinde Cemil Meriç, okumaya
yazmaya nasıl vakit bulabiliyordu? Her gün ortalama kaç
saat okuyor, |
|
|
kaç saat yazıyor, kaç saatini size ve tabi, misafirlerine
ayırıyordu? Kısacası babanızın
bir gününü anlatabilir misiniz?
Babam
hem kendi zamanına hem de başkalarının
zamanına saygı duyardı. Sabahları kesinlikle
misafir kabul etmezdi. Ancak kendisiyle çalışmak
için gelen ve sekreterliğini yapan öğrencileri hariç.
Çünkü o saatler onun en dinç, okumaya ve yazmaya en müsait
olduğu saatlerdi. Hiç bir şekilde misafirlerinin
gelmesini istemezdi, hatta şöyle derdi: Sabah babam
gelse kovarım. Çok programlı ve disiplinliydi.
O gün mutlaka yazacağı yazı ve okuyacağı
kitap olurdu, bunları daha önce planlamıştır
mutlaka. Kendisi çok dakikti, zamanı çok değerliydi.
Randevularına o kadar çok sadıktı ki ne bir
dakika geç, ne de bir dakika erken gelinmesini isterdi. Saat
beşe kadar çalışırdı. Beşten
sonra ise yürüyüşe çıkardık. Babam sağlığına
dikkat ederdi. Sabahları halter kaldırır, barfiks
çekerdi. Bazen beni bazen de ağabeyimi (biz küçükken
tabii ki) sırtına bindirip şınav çekerdi.
Onsekizinci yüzyıl ansiklopedist aydını kadar
vücudu ile ilgiliydi.
Bizim
ailede sadece damar ve tansiyon sorunu vardır; annem
de babam da ileriki yaşlarında felç oldular. Başka
herhangi bir genetik sağlık problemi yoktur ailemizde.
Sizin sağlık durumunuz nasıl? Gördüğümüz
kadarıyla maşallah çok iyisiniz.
Ben
de babam gibi spor yapmayı çok severim. Yüzerim, yürüyüş
yaparım. Son derece mutlu bir ev ortamım var, sağlığıma
ve yediklerime çok dikkat ediyorum ve tansiyon problemimi
dengelemek için ilaçlar alıyorum.
Dün
kemiklerimi ölçtürdüm. Onaltı aralıkta inşallah
altmış yaşıma gireceğim ama bende
otuz beş yaşındaki bir erkeğin kemik ve
kas yapısı varmış, çok şükür, bana
verilen bu emaneti koruyorum.
Çocukluğumuz
fakirlik içinde geçti. Ben iyi hatırlıyorum, ilkokula
başladığımızda ayakkabı alamamıştık,
okula ayakkabıya benzeyen kumaş bir terlikle gitmiştim.
Ama beslenmemiz gayet iyiydi, annem buna çok dikkat ederdi.
Annem ve babam -ruhları şad olsun- bizim beslenmemize
çok ihtimam gösterdiler. Temiz havalı bir evde oturduk,
kocaman bir bahçemiz vardı. Yani aslında en büyük
servete sahiptik.
Durumunuz çok da iyi değildi ama babanızın
zengin ve eşsiz bir kütüphanesi var ve bu kütüphaneyi
o zamanlar kurmuştu. Kütüphane kurmak için babanız
nasıl bu kadar para bulabildi, onca değerli ve eşine
az rastlanır kitapları nasıl alabildi?
O
çok büyük bir şanstı. Nasıl aldı, şöyle
ki, 1948de İsrail devleti kuruluyor. Varlık vergisi
çıkıyor. Gayrimüslim entelijansiya-Ermeni, Rum ve
Yahudi- birer birer ülkeyi terk ediyor. Tabi kütüphanelerini
de bırakıyorlar. Sahaflar çarsında bir Nizamettin
amca vardı. O devirde bu kitapların talibi olan
tek kişiydi. Öyle ki kütüphane için yalılara gidip
değer biçtiğinde pazarlık olmazdı. Çünkü
ondan başka alıcı yoktu. Kütüphanesini satmak
isteyen Nizamettin amcayı yalısına çağırır,
bir fiyat biçmesini isterdi. O da koca kütüphanede nadide
ya da yazma bir eseri gözüne kestirir, fiyatını
söyler ve hemen alırdı. (tabi diğer kitaplarla
beraber). O sıralarda babam üniversitede hocaydı
ve her ders gününün sonunda -gözlerini kaybetmeden önce tek
başına, kaybettikten sonra ise talebeleri ile- mutlaka
Nizamettin amcanın yanına uğrardı. Nizamettin
amca kitap getirdiğinde aradığı ilk kişi
babamdı. Babam gece yarılarına kadar kitapları
teker teker seçer, şunu alalım bunu almayalım
diye bize ayırttırır ve sonra biz de seçtiğimiz
kitapları eve götürürdük. Ne kadar toz içinde kalırdım
o zaman. Ellerimi defaatle yıkardım, öbür kitaplar
kirlenmesin diye. Kapkara su akardı ellerimden, yıkadığım
sırada.Kitaplar hem çok ucuzdu hem de değerli idi.
Babamın kütüphanesi bir şehir kütüphanesi çapındaydı.
Revue de Métaphysique et de Morale (Metafizik ve Moral)
ve Revue Philosophique (Felsefe) dergileri vardı, Fransada
yayınlanan; onların bizde 1876dan 1930a kadar
çıkan bütün sayıları mevcuttur. Bu dergiler
çok değerliydi mesela.
|
|
|
Babamın
kütüphanesindeki hiç bir kitabı doğrudan Avrupadan
gelmemiştir. Hepsi Osmanlı münevverlerinin, paşalarının
mirasıdır. Mirasyediler bu kitapları kendilerine
yük görüp satar, bundan da en çok istifade eden kişi babam
olur. Zaten babamın çok güzel bir sözü vardır: Kitap
sevenini bulur. Kitaplar da babamı böyle bulmuştur.
Allahın lütfu işte. |
|
Babanız Cemil Meriç sizi; lisan aşina, hal aşina,
bir duhter-i vefa-şiar olarak tasvir ediyor Jurnalde.
Siz yıllarca babanızın lektrisliğini,
kâtipliğini, refik-i tahrirliğini yaptınız.
Bu gün dönüp geriye baktığınızda, düşünceye
ve üretmeye vakfedilen o anlardan size kalan en mühim mirasın
ne olduğunu düşünüyorsunuz? Düşünce kabiliyeti
mi, kelam kabiliyeti mi, disiplin mi, yoksa hayatınızda
derin izler bırakan bir sürü tatlı hatıra mı?
Genetik
özellikleri var tabi bana geçen. Babamla ruhen de benziyoruz,
fiziken de.
Önce
düşünme kabiliyetine gelelim. Bu özelliklerden bana en
az geçen düşünce kabiliyeti olsa gerek. Ben kendimi düşünce
insanı olarak tanımlamıyorum. Benim bariz vasfım
bir ilim insanı olmaktan ziyade bir ilham insanı
olmamdır. Kelimeyi güzel kullanan, güzel yazan insanları
seviyorum. Düşünce insanı değil, gönül insanıyım.
Babam çok sağlam mantığı olan bir düşünürdü.
Benim mantığım ise yürümeyi pek sevmez, hemen
kanatlanır. (gülüyor) Cemil Meriç hem düşünce, hem
de ilhamla yazar; ben ise düşünceden ziyade ilhamla yazıyorum.
Disipline
gelirsek; babam çok disiplinli bir insandı, ben de öyleyim.
Kendisi hiç üşenmezdi; on iki fikir kitabını
gözlerini kaybettikten sonra yazması için onu kimse zorlayamazdı.
Ben de hiç üşünmem, bu konuda babama benziyorum. İşimizi
çok büyük ciddiyetle yaparız ikimiz de. Ülke olarak başımıza
gelen felaketlerin en büyük sebebi olarak babam, sürekli Ciddiyetsizlik
evladım derdi.
Kelam
kabiliyeti... Konuşurken bazen babamlaştığımı
hissediyorum. Sanki ben değil de o konuşuyor.
Hatıralar,
sadece tatlı değildi
Acı hatıralar da
var. Babamın kör olduktan sonraki ağlamaları,
asabi anları gibi. Ama hepsi hayatımın parçası
idi, hepsini seviyorum.
Miras olarak bir de kütüphane var. Kütüphanenin yarısı
size, diğer yarısı da ağabeyinize kaldı.
Beşbinbeşyüz kitap size, beşbinbeşyüz
kitap ona.
Ağabeyimde
daha fazla var. Çünkü o babam hayatta iken de kütüphaneden
kitaplar almıştı.
Kitapları hangi ölçüye göre paylaştınız?
Sizde ve ağabeyinizde hangi tür kitaplar ağırlıkta?
Ağabeyimde
hukukçu olduğu için hukuk üzerine ve edebiyat üzerine
kitaplar, bende ise sosyal bilimler alanında mevcut olan
kitaplar ağırlıkta.
Ben
eskiden çok roman okurdum, Attila İlhanın Bıçağın
Ucu adlı romanını okuduktan sonra roman okumayı
bıraktım, çünkü bundan daha güzel bir roman olamaz
diye düşündüm ve gerçek insanların gerçek hayat
hikâyelerini okumayı tercih ettim, ondan sonra.
Üstadın hayatının son dönemlerinde şarka,
dolayısı ile İslami literatüre eğildiğini
biliyoruz. Konyalı genç* ve
Fransız gazetecinin** yanı
sıra, bu değişimde etkisi olan başka unsurlardan
bahsedebilir miyiz? Sol cenahın ilgisizliğinden
müştekiydi. Bu durumun zihinsel serüveninde istikamet
değiştirmesinde etkisi olmuş olabilir mi? Ya
da, istikamet değiştirdi
mi?
|
|
(Gülerek)
İstikametler istikametini değiştirdiler aslında;
babam istikamet değiştirmedi. Sağ cenah babamı
anlamaya başladı, ona yaklaştı diyebiliriz.
Ciddi bir solcuydu ama bizim anladığımız
manada değil. Hayatının sonuna kadar Marksistti,
bir düşünce sistemi olarak Marksizmden hiçbir zaman
vazgeçmedi.
Fransız
gazeteci ve Konyalı genç babamı elbette çok etkilemişlerdi.
Bu iki an,
|
|
|
çok
önemli iki şelale anıdır, U dönüşü değil.
O zamana kadar durgun olan fikir dünyası bu iki olaydan
sonra şelale gibi akmıştır.
İslami literatüre yönelmesi nasıl oldu?
Bendeki
İslami gelişmeler, değişmeler onu etkiledi.
Ben doktora tezimi verdikten sonra çok asi bir kız oldum.
Doktoradan önce kuzu gibi uysaldım ama sonra çok buhranlı,
isyanla dolu bir halet-i ruhiyeye büründüm. Çünkü doktora
tezini vererek sorularıma cevap bulabileceğimi düşünüyordum.
Bir şeyleri eksik bırakmıştım, ilmin
beni doyuracağını zannediyordum. Hâlbuki aç
kalmış öyle taraflarım vardı ki, hala
tok taraflarımı kemirmeye başlamıştı.
Doktora tezinden sonra o kadar mutsuz oldum ki! İlmin
bir nevi zirvesine çıkmıştım ve sorularıma
cevap arıyordum. Gerçekte ilmi mabutlaştırmışım.
İlim sorularıma cevap vermemişti, hatta kendisi
de sorular içerisinde bocalamaya başlamıştı.
Pozitivist bir eğitim almıştım ve dinin
yerine ilmi getirmiştim bir anlamda. İlimden uğradığım
sükût-u hayal beni ümitsizliğe ve yese sürükledi. Sorularımın
cevabını bulamamam beni neredeyse büyük bir iç sıkıntısına
götürmüştü. Çok kararmıştım ruhen.
Ama ölümün kurtuluş olmadığının
da farkındaydınız.
Evet.
İşte, ölümün, ölmek arzusunun kenarına kadar
geldiğim bir gecenin sabahında, sabah ezanını
duydum ve Her şeyi denedim, bir tek namaz kılmayı
denemedim deyip, bildiğim kadarıyla iki rekâtlık
bir namaz kıldım. Sol selamı verdiğimde,
kâbus bitmişti. Karalarım pembelenmişti. O
günden sonra başımı secdeden hiç kaldırmadım.
Ölümden korkmam ama secdeden kovulmaktan korkarım.
Ben
namaza başlayınca, huyum yine değişti,
eski güleryüzlü, neşeli, Cici Ümid*** oldum. Bu uysallığım
babamı hayrete düşürdü ve açıkçası mutlu
etti.
Cemil Meriç hayatta olsaydı, siyasetle uğraşır
mıydı? Hangi partiye sempati ile bakardı?
Babam
oy kullanmada anneme tabidir. Evet evet, gerçekten de öyle.
Siyasetle ilgilenirdi ama oy kullanacağı zaman anneme
Fevziye, hangi partiye oy vereceksin? derdi. Annem Milli
Selamet Partisine vereceğim deyince babam da tamam
derdi ve beraber oy kullanmaya giderlerdi.
Babam
12 Eylülden sonra, 1982 anayasasına hayır oyu kullanmıştır.
Bense evet dedim. Ben biraz kurulu düzen taraftarıyımdır,
kargaşayı sevmem. O yüzden evet dedim. Ama babamın
kararı kesindi ve hayırdı. İlginçtir,
babamla beraber gittik oylarımızı kullanmaya.
Ben babam için hayır, kendim içinse evet damgasını
bastım. Bana hiçbir şekilde baskı kurmadı
sadece oy kullandıktan sonra biraz tartıştık.
27
Mayıs darbesine solcu olduğu halde karşı
çıkmış, Ülkemizin yaşabileceği en
büyük felaket. demiştir. Hiç benimsemedi bu ihtilali.
Hâlbuki solcuların çok beğendiği bir ihtilaldir
bu, fakat babam şaşırtıcı bir şekilde
karşı çıkmıştır.
Aziz
Nesin Aydınlar Hareketi diye bir oluşum hazırlığı
içerisindeydi ve solcu aydınları bu oluşuma
katmaya niyetliydi. Babama da geldiler; bir bildiri, manifesto
hazırlamışlar ve babamın da imza atmasını
istiyorlar. Aziz Nesin ve arkadaşları geldiler,
ben de babamın yanındayım her zamanki gibi.
Babam Aziz Nesini dinledi ve hiçbir şey demeden bana
döndü: Ne dersin evladım, imzalayayım mı?
dedi. Düşünebiliyor musunuz, o kadar solcu aydının
ortasında babam benim düşüncemi istiyor. Bense:
Hayır babacığım, atmayın o imzayı.
Siz bir çobansınız, bu bir sürü hareketi. Hâlbuki
bu millet size çobanlık görevi vermiş. Siz bir çobansınız
sürü olamazsınız, sürü olursanız bir daha çoban
olamazsınız dedim. Ortalık buz kesildi, fena
halde bozuldular ve nihayetinde babam metni imzalamadı.
Aziz Nesin, benim için O gerici kızı olmasaydı,
Cemil Meriç imzalayacaktı demiştir. Henüz başım
açık olduğu halde Aziz Nesin, üstün zekâsıyla
benim ta o zamanlar gerici olduğumu farketmişti!(gülüyor)
Hocam, yeri gelmişken, babanızın yaşadığı
dönemdeki ünlü diğer simalarla arası, ilişkileri
nasıldı? Mesela Sezai Karakoç, Necip Fazıl,
Peyami Safa, Kemal Tahir gibi...
Babamın
Peyami Safa ve Sezai Karakoç ile herhangi bir ilişkisi
yoktu. Celal Sılay ve Hasan Ali Yücel ile görüşürlerdi.
Necip Fazıl ile çok yakın iki dostturlar. Necip
Fazıl babamı severdi. Necip Fazıl babam için:
Allahın iç gözü daha iyi görsün diye dış
gözünü kapadığı gerçek bir münevver demiştir.
Necip Fazıl zehirli oklarını o dönemde herkese
batırmış, sadece babama batırmamıştır.
Birbirimizin evlerine üç-beş defa gidip gelmişizdir.
Kemal
Tahir ile kelimenin tam anlamıyla yağ baldılar.
Kemal Tahirin ömrünün son demlerinde (bunu çoğu kişi
bilmez) babamla arası bozulmuştur. Sebebi ise Attila
İlhandır. Babam Attila İlhanı da çok
severdi, Kemal Tahiri de. Kemal Tahir bir gün Attila İlhanı
çekiştirdi. Babamsa Kemal Tahire Sana, tahkik etmediğin
şeyleri söylemek yakışmaz dedi ve araları
açıldı. Kemal Tahir zaten ciğerlerinden hasta
idi. Kısa bir süre sonra vefat etti. Rahmetullahi aleyh
Kemal Tahir ve Necip Fazıl
?
Evet,
babam iki kanatlıydı. Bir kanadıyla Yön, diğer
kanadıyla ise Büyük Doğu
O dönemlerde aydınlar arasında hâkim olan bir
Batı hayranlığı var. Cemil Meriç Batıyı
en çok okuyan ve en iyi bilen olduğu halde Batıya
en ciddi eleştiriler yine ondan geliyor ve bir hayranlık
sezilmiyor. Bu neden kaynaklanıyor? Babanızın
hayatındaki fikri aşamalar nelerdir?
Babam
batı düşüncesini ve edebiyatını çok iyi
bilen birisiydi. Cemil Meriç önce çevrede dolaştı,
ama sadece Batıyı okumadı. Batının
yanı sıra Hint Edebiyatını ve düşüncesini
inceledi, yazdı. Sonra İran edebiyatını
incelemeye koyuldu ama yazamadı. Çünkü o sıralarda
İstanbul Üniversitesinde hocalığa (Sosyoloji
derslerine) başladı. Sosyoloji onu yeniden Batıya
taşıdı. Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk
Sosyalist(Çan Yayınları, 1967), Sosyalizm ve Sosyoloji
Tarihinde Pierre Joseph Proudhon (Fakülteler Matbaası,
1969), ve İhtişam ve Sefaleti (Tam adı: Kibar
Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti, Ötüken Yayınevi,
1973) bu zamanlarda
yazdı.
Sonra
Bu Ülkeye döndü! Bu Ülke, Mağaradakiler ve diğerleri
çıktı. Bu durum babamın önce çevrede dolaşıp
sonra kendine geldiğini gösteriyor.
Babam
ilkin, derslerde sözlü olarak ifade etti eserlerini, sonra
dergilerde yazdı ve dergide yazdıklarını
kitaplaştırdı. Zaten onları kitap haline
getirecek hitaplardı bunlar.
Peki, hangi fikri benimsedi, hangi ideoloji ona daha yakındı?
Babam
için şuydu veya buydu demek çok zor. Hem Sosyalist, hem
Türkçü, hem Hint aşığı... Önce Müslüman,
sonra Hint aşığı, Türkçü, Sosyalist ve
Marksist
Sizce babanız hayatta olsaydı siyasi platformda
cereyan eden güncel olaylar hakkında ne düşünürdü?
Örneğin Avrupa Birliği meselesini, ikiz kulelerin
bombalanmasını, başörtüsü yasağını
Cemil Meriç nasıl değerlendirirdi? Siz de başörtülü
bir hanımsınız. Babanız sizin başınızı
örttüğünüzü görseydi tepkisi ne olurdu?
Vallahi,
babamın Avrupa Birliği hakkındaki düşüncesi
belli: Bütün Kuranları yaksak, bütün camileri yıksak,
Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı,
yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir
yığın!
Cemil
Meriçin Avrupa Birliğine iktisadi ve siyasi anlamda
evet diyebileceğini sanmıyorum. Ancak insan ve insanla
ilgili hiç bir şey babama yabancı değildir;
bir hür düşünürler kıtası olarak Avrupaya
evet ama rolümüzün Avrupanın en son vagonu olduğu
bir Avrupa Birliğine hayır.
İkiz
kulelere yapılan saldırı asla bir müslümanın
yapabileceği, hele de İslam adına yapabileceğini
düşünmek mümkün değil. Babama göre bir müslümanın
böyle bir şeyi irtikâp etmesi düşünülemez.
Babamın
başörtüsü yasağını savunması düşünülemezdi
elbette; Ömrünü hür düşünceye adayan, Eflatundan Marksa
kadar her hür düşünce adamını sevgi ve saygıyla
selamlayan, bütün dinlere bütün mezheplere saygılı
bir mütefekkirin böylesine abes bir yasağı savunmasına
ihtimal vermek de abestir. Babam benim başımı
örttüğümü görseydi beni alnımdan öperdi. Beni hayatımda
bir kere alnımdan öpmüştü; herhalde bir de bunun
için öperdi.
Sizin alnınızı neden öpmüştü?
12
Eylül öncesi ( İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesinde
hoca iken) bir zorba amfimi bastı ( Abdülhak Hamit Tarhan,
sekiz nolu amfi). Ceplerindeki tabancaları gözüküyordu.
Öğrencilerimi yürüyüşe istediler. Ben onlara: Siz
kimsiniz, polis veya rektör tarafından mı görevlendirildiniz,
ne istiyorsunuz? dedim. Israrla yürüyüşe katılmak
için öğrencilerimi almak istiyorlardı. Açıkçası
militan oldukları belliydi. Bense Ben burada hocayım.
Devletten maaş alıyorum ve devletin üniversitesinde
ders veriyorum; buradaki öğrenciler ise anneleri babaları
tarafından güç bela okutulan, ilim irfan öğrenmeye
çalışan vatan evlatlarıdır. Derhal çıkınız
ve kapıyı kapatınız! dedim. Benim gözü
kara tavrımı görünce onlar korktular galiba-ki çekilip
gittiler. O an için ölümü göze almıştım, hatta
Bir hoca da kürsüde ölsün dedim, Dersini terketmediği
için kürsüde vurulan öğretim üyesi hanım
, Tarihe
böyle geçsin ismim diye düşündüm. Sonra onlar çekip
gidince de, hiçbir şey olmamış gibi derse devam
ettim.
Devam mı ettiniz? Onca heyecandan sonra nasıl
toparladınız dersi, nasıl konsantre olabildiniz?
Evet,
o günkü dersimi tamamladım, anlatmam gereken yerleri
anlattım. Ders çıkışında öğrendim
ki o gün amfisini terketmeyen bir başka hoca yokmuş,
koca fakültede sadece ben terketmemişim.
Akşam
bu olayı babama anlattım. Dinledikten sonra ayağa
kalktı, görmeyen gözleriyle oturduğum koltuğa
doğru ilerledi ve ben ayağa kalkınca ellerini
uzatarak, başımı tuttu ve beni alnımın
tam ortasından öptü. Bu olay aklıma geldikçe ağlayasım
gelir, canım babacığım.
Babam
başörtüsünü taktığımı öğrense
idi aynı şekilde gelip beni alnımdan öpeceğinden
eminim, hiç tereddüdüm yok.
Başörtüsü sizin için ne anlam ifade ediyor?
Hiç
feminist olmamakla beraber imanımı başımı
örtmek suretiyle dışlaştırabildiğim
için beni kadın olarak yaratan Cenab-ı Hakka ayrıca
şükrediyorum. Müslüman bir kadın olarak, başımı
örtmemde siyasi faktörün etkisi sıfırdır, sıfırdır,
sıfırdır. Ben başımı Allahın
bir emrine daha itaat etmiş olmak için örttüm ve örtüyorum.
Başını örtmenin Allah tarafından kadınlara
tanınmış bir imtiyaz olduğunu düşünüyorum
ve bu ayrıcalığımı büyük bir şeref
addederek kullanıyorum.
-------------------------------------------------------------------------
Dipnotlar:
*Konyalı
genç meselesini üstad Mağaradakiler de şöyle anlatır:
Konya yolculuklarımda (196667) ilk defa
başkası ile temas ettim. Başkası, yani
kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı
genç üniversiteli sen bizden değilsin dedi. Sen bizden
değilsin. Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar
kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna
çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin
ta kendisiydi
Avrupayı tanımamak gaflet; Avrupayı
tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl
kurtulacağız?
***Üstad
1984 Ağustosunda felç geçirir ve bayılır.
Hastanede beline ayılması için büyük bir iğne
vurulur. Yanında tabii ki kızı vardır.
Üstad iğnenin etkisiyle ayılır ve bayıldığını
kabul etmez. Ümit Hanım da babasına kendisinin kim
olduğunu-onu tanıyıp tanımadığını
anlamak, hafızasını yoklamak için- sorar. Üstad
ise Tanımaz mıyım? Tabii ki sen benim cici
kızım Ümidsin der.
|
|
|
|
|
|
|
|
|