Ana Sayfa
Kimdir
Eserleri

Fildişi Kule

Albüm


Blog
Forum
İrtibat
Künye


Fildişi Kule


GÖZLER RUHU İZLER…

SALİHA MALHUN

Yazarlık macerasına atıldığı günden beri, çıktığı eski ahşap merdivenlerin gıcırtılarını içinde büyüterek, kalıplaşmış, kabuklaşmış ve sanat değeri sıfırlanmış imajlarla yaşam arasında derinlikler kurmaktan yorulmuş bir yazardım… Günün birinde ayrıntılara takıldı aklım.. Artık kimselerce okunmayan ilk dönem romanlarını ve onların fark edilmeyen roman kahramanlarını fark etmeye başladım. Her biri benim tuttuğum aynanın derinliklerinde ilk kez kendilerini görüyorlardı. Bunlardan birisi de ünlü Fransız yazar Hanore de Balzac’dı.

Okuduğum romanın çevirisi Cemil Meriç’e aitti. “Her Mayıs Balzac’la yeniden doğarım..” dediği Cemil Meric’e. Kendime yeni bir roman kahramanı bulmuştum. İşte tam da romanı yazılacak bir adamdı. Fakat bu romanı kendim değil de o çok sevdiği ve çevirilerini kazandırdığı Balzac Efendiye yazdırmak istedim. Bunun için kendimce haklı sebepler de bulmuştum. Belki çocukça bir kıskançlık ve hırçınlıkla “Evet Balzac Efendi.. dedim. Madem benim dedem sizin eserlerinizin okunması için bu kadar emek sarf etmiş ,sizin de bu ilgi ve sevgiyi hak etmeniz gerekiyor.. Oturun ve yazmaya başlayın..”

Benim Cemil Meric’le ilk tanışmam liseye başladığım sene artık çocuk mecmualarından vazgeçip, büyüklerin okudukları san’at ve edebiyat dergilerine yönelmeye karar verdiğim günlerde başlamıştı. Bir edebiyat dergisinde Cemil Meriç adındaki bir yazarın “Fildişi Kule’de” yaşadığını ve yazdığını okumuştum. “Fildişi Kule’nin” ne anlama geldiğini henüz o zaman anlayamadığım için onun gerçekten de öğle bir kule de yaşadığını zannetmiştim. Bu yüzden de bana sırlarla dolu esrarengiz biri gibi gelmişti.

Yıllar sonra bu küçük hayranının, Cemil Meriç romanını Balzac’a yazdırma macerası pek tabii ki hüsranla sona erdi. Çünkü Balzac bu romanı yazamadı. Bunu gözyaşları içinde Ümit Hoca’ma anlattığımda bana “Bütün anlayışlar bir yanılgıdan ibarettir. İnsanın bir tek Allah’la arasındaki söz geçerlidir.. Buradan başla ..”demişti. Bu macera sadece bir hikayeyle bitti. Hikayem de Balzac Efendi romanı yazamamasının sebeplerini şöyle anlatıyordu:

“ … Cemil Meriç gözlerini bu aleme kapamış bir ruhtu. “Fildişi Kule’sinde” yaşıyordu. Ama kendi ifadesiyle silahlarını da orada kuşanmıştı. Onu kimse bilmiyor, kimse duymuyor, kimse görmüyordu. Cemiyet içinde ıstırabını artıran hadiselerden kaçıp inzivaya gömülüyordu. Dimağının verdiği dinmez ateşin humması ile inzivadan kalabalığa, kalabalıktan inzivaya kitaplarına koşuyordu. Ben Fransız Yazar Hanore de Balzac bu alemin esrarlı çağırışlarını hiç işitmedim. O alemin hayallerini yeryüzüne aksettiren sedadan da habersizdim.

Senin deden Cemil , o maverai sesin akislerini dinliyordu. Yazdıkları, işittiklerinin Rabbani feryadıydı. Zamanında onu pek az kimse anlayabildi. Gerçi hala anlayamazlar ya.. Çünkü dünyanın vefasıyla samimiyeti ona kafi gelmemişti. Halbuki o ne zengin bir ailenin çocuğu, ne de bir asilzadenin bendesiydi.. Basit ve mütevazı, fakat sade iman kudretiyle mağrur bir Evlad-ı Fatihandı.. Ben ise gelen ilahi feyizlere dilsizlikle cevap veren, markizlerin bendesi, sadece beysoylu bir sınıfın yazarıydım. Bütün üzüntüm kibar Paris’in tarihe karışmasından ibaretti. Cemil Meriç ve ben erdiği kerameti birbirine söyleyemeyen bir bezmin iki ayrı sarhoşuyduk..

Kendi mazisinin hatıralarına yabancı mahlukların cemiyeti ona dar gelmişti. Kaçmıştı!.. kütüphanesine ve kitaplarına sığınmıştı. Dimağındaki esrarengiz uğultunun ateşlediği müthiş gururu ona rahat vermiyordu. Cehalete karşı kini hudutsuzdu. Gururu insanların içine dönmesine maniydi. Ona hudutsuz bir ormanda, hudutsuz bir kütüphanenin raflarıyla örülmüş, içinde bulunduğu cemiyetin seslerine uzak bir inziva lazımdı. Bu münzevi ve mütecessis fikir işçisinin uzletinde insanların gözleriyle göremediği ne vardı ki o kitaplarda? Onları insanların dönmeyeceği bir yolculuğa çıkanlara verdikleri hediyeler gibi bağrına basarak inzivasına götürmüştü.

O inzivada bir gün gözleri büsbütün kapandı. Mağaranın önünde karanlıklar içinde zaman zaman geçen bir kervanın hayaletiyle avunuyordu. Bir gün buhranlarının en amansız bir kıvranışında yetişen uzak ve mukaddes sesle uyandı! O ruh artık Rabbini buluş, Rabbine ermişti. Artık tüm ıstıraplarını namütenahi mesafelerden ruhuna gönderen o kudrete kavuşmuştu.

Yani çocuk, senin deden mazisinin hatırasının mukaddes hayallerini tanımış, cemiyetin içinde boğulduğu faciaların manasını sezmişti. Cemiyet, aydın güruhu, siyaset, geçmiş, gelecek, tarih, üstündeki tozlarını silkelemiş, bütün yazarlar, roman kahramanları onun kütüphanesinde yeniden dirilmişlerdi. Her şey ta ezelde görüp yaşadıkları ve unuttuğu mukaddes tekrarlardı. Ve onları yazıyordu. Mazi ve mekan, hayat ve eşya hepsi Cemil Meric’i tanımış ve onu sevmişlerdi. Gözleri kapalıydı ama bezmi ezeldeki gözleriyle görüyor, hakikatleri yazıyordu.

Şimdi sen benim de aynı ezel bezminde, aynı bakışın nuruyla gören bir yazar olduğumu mu zannediyorsun? Çocuk! Bil ki inzivasındaki Cemil Meriç’i yazacak o yazar ben değilim. O, kendi milletinin ve insanlık aleminin feryadının akislerini belki bu dünyaya gözlerini açmadan duymuş bir mütefekkirdi. Onun fikir namusunu, ruh çilesini tahlil edecek güçte bir romancı değilim ben. Benim en güçlü roman kahramanım bile Goriot Babadan öteye geçmeyen bir zavallıdan ibaret.

Benim bu siyah, bu cüce, bu miskin mezar taşımdan bir roman beklemek azaptan, aldanıştan başka nedir ki? Bana bak ki, bazen ateşten bir cin çehresi, incecik gözlerinin altından dilini, benim miskin mezar taşıma uzatarak eğleniyor. Bu acayip mahlukun çehresi bana bugün yegane dost yüzüdür..

Sen yüzünü ışığa dön çocuk! Kendi ülkene git.. Ve bu roman için ışık içindeki ruhlardan istimdat iste.. Mesela Necip Fazıl’dan.. mesela Tanpınar’dan..”

Bu hikayeden sonra gözlerimi Ümit Meriç Hocama çevirdim. Ümit Hocamız da babasının eline tıpkı Süleyman Mabedine hizmetkar olarak adanan Hz. Meryem’in, Hz. Zekeriya’nın kucağına verilişi gibi verilmişti. Adını “Ümit” koymuşlardı. Çünkü “Alimler Peygamberlerin varisleridir” , “Benim ümmetimin alimleri beni İsrail peygamberleri mesabesindedir” kutlu müjdesinin muhataplarından olan, bir yüzyıla damgasını vuracak bir fikir işçisinin de elbette böyle “Meryem ruhlu “ bir kıza ihtiyacı olacaktı. Hayır hiçbir şey tevafuk değildi.

O yirminci yüzyılın tipik kızlarından olmamıştı. Arkadaşlarıyla eğlenememiş, gönlünce bir hayat yaşayamamıştı. Hatta hayatının en güzel baharında bile babasının evini telli duvaklı bırakıp gitmemişti. Onu hayatının hiçbir saniyesinde karanlıkta bırakmamıştı. Türk irfanının bu sadık Meryem ruhlu hizmetkarı Cemil Meriç’in “Kültürden İrfana” taşıdığı bayrağı devr alarak ondan da ötelere mana adımlarıyla ve dualarıyla hizmetine devam etmektedir. Çünkü o Cemil Meriç’in gözleriydi. Gözler ise ruhu izler..

Evet Cemil Meriç.. Bu Türk İrfanının “münzevi” ve “mütecessis” fikir işçisinin şu an kabri açılsa, gözleri.. Sadece gözlerinin canlı ve dipdiri olduğu görünecektir. İlmin nuruyla yanmış, erimiş bir çift revan yakutu şehit göz..

Gerçekten de onun fildişinden yapılmış bir kulede yaşadığını ve gömüldüğünü zannettiği küçük hayranının yıllar sonra bu satırları kendi fildişi kulesinden kaleme alması da elbetteki tevafuk değil..

Yarın 16 Aralık . Cemil Meric’in gözlerinin doğum günü. Türk İrfanının sadık Meryem ruhlu hizmetkarının doğum gününü kutlar ellerinden öperim. Zira Gözleri bedenden ayrı tutmak kabil değildir…

Fildişi kule, dâvâsız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi.
Fildişi Kule

Makaleler, Denemeler, Tenkidler

Röportajlar

Kitaplar

Tez Çalışmaları

Sitemize Üye Olun


Üye olmak istiyorum

Üyeliğimden ayrılmak istiyorum

Destek Siteler

Haber7

Antiemperyalizm

Fildişi Kule

Rabia

Berzah

 
  Copyright by Bu Ülkenin Çocukları | GOWEBCounter by INLINE . Ziyaretçimizsiniz | |