Cemil Meriç
Mustafa İslamoğlu
BAHTIMCA
Günceden Seçmeler
Denge Yayınları
Sayfa: 67-102
Ekim, 1997
ÖNSÖZ YERİNE
.
Dergilerin sayfaları arasında kaybolup gitmesine
gönlümüz razı gelmediği için Cemil Meriç için
yazdığımız bir eleştiriyi de kitabın
sonuna yerleştirdik. Meraklısı için hayli
yararlı olacağını sanıyoruz.
..
Sayfa: 7
Cemil Meriç
Zor mesele Cemil Meriç. Çok uçlu bir yumakla karşı
karşıyayım. Çözmek istedikçe yeni yeni uçlar
geliyor elime. Bu uçlardan hangisi benim aradığım?
Beni yumağın merkezine götürecek olanı hangisi
bunların? Ya da bir uç aramak zorunda mıyım?
Kafasında saç adına sadece üç tel kalmış
olan kelin berber önündeki tavrını takınıp,
Bırak dağınık kalsın. mı
diyeyim?
Önünüzde bir uçak var dikeyine de uçabilen. Ve silsile infilaklar,
sürekli ve seri. Her infilakla bir parça düşüyor yere,
karaya, suya; Mitoz bölünme, ama her yenisi eskisine benzemiyor.
Nerede bunun karakutusu? Sırrı onda. Belki de
yok böyle birşey. Salt esrarını korumak için
duyurdu bize infilak seslerini. Belki o da yok, infilak
da yok, bir yanılsama, bir kulak şakası,
o kadar.
Her konakta bir uzvunu bırakan ve her konaktan bir
şeyler alarak yola revan olan sanat dünyamızın
serazat Evliya Çelebisi kendisini tanımak isteyenleri
ardından koşturarak yoruyor. Zevk alıyor
bundan. Adeta bana ayak uyduramazsınız dercesine,
tecessüsperest, dünyalar deviriyor ayaklarının
altına.
Onu tanımak için onun izinde dolaşmak zorunda
mıyım? Bu mümkün değil, belki gereksiz de.
Rabianın dediği gibi; Bin bir şüphesi olan
bin bir delil arası, bana tek delil yeter. de diyebilirim.
Herkes göze alamaz Meriçin izini sürmeyi. Herkes felsefeden
sosyolojiye, tarihten şiire, hikemiyattan edebiyata;
ya da Danteden Rüşde, Hegelden Halduna, Jungdan
Hayreddine, Marxdan Şeriatiye, Afganiden Gandhiye
atlayamaz.
Kendi semasında tek yıldız olan koca adam
öldü. O da ne? Tıss. Çıt çıkmıyor. Belki
çıkıyor, ama sadra şifa bir çalışma
yok ortalıkta; düşünür Meriçi, şair Meriçi,
materyalist Meriçi, sosyalist Meriçi, şövenist Meriçi
ve Müslüman Meriçi ele alıp inceleyen, bıraktığı
mirası yeni nesillere tanıtma amacı güden
çalışma yok. Birkaç gazete ve dergide kurtancalık
kabilinden bir iki başsağlığı yazısı.
Kitap Dergisi de kadirşinaslık etmese (Temmuz-Ağustos
97), Cemil Meriçin, ardında derin fakat anlamsız
bir sükut bıraktığına inanmamız
gerekecek. Bizde adettir ölenin ardından ağıt
yakmak. Ağıt eskilerin malumu ilam dedikleri
şey. Diyeceksiniz ki: Kına yakacak değillerdi
ya! Doğru. Her ikisi de çıkacak; ağıt
yakanlar da, oh be kurtulduk havasıyla kına
yakanlar da. Ancak, gelecek kuşakların, hatta
kendi kuşağımızın cidden küçümsenemeyecek
bir mirastan yararlanması için meşale yakacak
olanlar nerede? Hadi onu ele alanlar Cemil Meriççi; ya
ele alması gerekip de alamayanlar neci?
Zavallılığımız paçalarımızdan
akıyor. Hani Meriçi tahlil eden adil ve mutedil yazılar?
Hani efradına cami ağyarına mani bir Cemil
Meriç eleştirisi? Yazılmayışının
sebebi, kendi deyimiyle derbeder ve dağınık
birini eleştirmenin zorluğu mu, yoksa eleştirenin
tu kaka edildiği, saygısız, hoşgörüsüz
ilan edildiği bir toplulukta yaşamanın getirdiği
aydın ödlekliği mi?
Eleştiri Sanatı
Meriçi eleştirmenin kendine özgü güçlüklerinden sözediyoruz
yukarıdan beri. Eleştiri başlı başına
bir sanattır, üstelik zor bir sanat. Bu sanatı
icra edecek olanlar için kısaca maddeler halinde kimi
genel geçer tesbitler yapalım:
1. Ehliyet: Ciddi eleştiri
ehliyetli eleştirmenin elinden çıkar. Öncelikle
bu işe ehil olunup olunmadığı sorusu
sorulmalı. Ehil olmayanın yapacağı bir
şey yok mu? Var elbet: Tanıtmak. Eleştiri
başka. Taine, Eleştirmek hüküm vermektir der.
Ele aldığı konuya hakim olanlar verir hükmü.
Eleştirmek ehliyetin belgesi değildir. Ehilseniz
eleştirmek sizin için bir sorumluluk olur.
2. Araştırma: Tesessüs
de diyebilirsiniz. Üstünkörü okunan birkaç eser eleştirmek
için yeterli olmayabilir. Bir arkeolog gibi kazmayı
çok dikkatli vurmak, bulguların gerçek değerini
iyi tesbit etmek, değerli olanı olmayandan ayırabilecek
bir yeteneğe sahip olmak gerekir. Eleştirmen,
muhatabının ulaşa bildiği her ürünü
gözden geçirmek zorundadır. Kolay bir iş değildir
bu, azim ve sebat ister. Değilse uğruna bu kadarcık
zahmeti göze alamadığımız birini eleştirme
hakkını kullanmayacağız demektir.
3. Uyanık Bir Şuur:
Söz büyü, sanatkar ise büyücü. Aleti kelimeler. Tüm mahareti
dilinde, dolayısıyla kaleminde. Muhatabı
kendine hayran etmek için sahnede kelimelerini kullanarak
numaralar yapan bir illüzyoncu. O çok parlak kelimelerin,
çarpıcı ifadelerin büyüsüne bir kez kaptırırsanız
kendinizi, işte yuttunuz namarayı. Sadece bir
hayransınız artık, kelimelerin büyüsünü kapılıp
ardından sürüklenen bir hayran; kelimelerin yani yalanların.
Ele aldığınız kişi çarpıcı
bir üslup sahibiyse çok daha tetikte ve uyanık olmak
zorundasınız. İfadelerin parlaklığı
gözünüzü kamaştırabilir, asıl görmeniz gerekeni
göremeyebilirsiniz. Hayranlık bir teslim bayrağı.
Ondan sonra yazdığınız bir methiye değil
bir eleştiri olduğuna gelin de inandırın
beni.
Eleştiri sanatına ilişkin bu genellemelerden
sonra Cemil Meriçi eleştirmenin netameli bir iş
olduğunu kabullenerek girelim söze. Eleştirmenin
tükürmek demeye gelmediğini bilen yukarı bıyık,
aşağı sakal biçiminde düşünemez. Bu
mantıkla eleştiriden kaçanlar, tükürmeye niyetlenmiş
olduklarını ima etmiş olurlar. Öylesine bir
eleştiriden hazer etmek kişinin centilmenliğine
delil değildir.
Yukarıda, eleştirmenin bir hakediş olduğunu
söyledik, hak etmek için de ter dökmek gerektiğini
belirttik. Bunun gibi eleştirilmek de bir hakediştir.
Cemil Meriç eleştirilmeli. Onu eleştirmek için
dökülecek terler boşa gitmeyecektir. O çok şey
yapmıştır ve yaptıklarıyla da eleştirilmeyi
haketmiştir.
Hiçbir şey yapmayanların eleştirilmeye ne
hakları var.
Meriçin ele alınmayışında kusur yalnız
geridekilerin değil elbet. O bir anlamda müstehaktır
buna. Sakin olun; anlatayım:
Bir topluluğa, bir ekole, bir ideolojiye nisbet edilmek
aydının alınyazısı. Sosyal hayatta
herkes bir camiaya mensup olmakla varlık bulur, bir
familyaya mensup olmakla hayatiyet kazanır. İnsanlık
familyasına mensup olmak yetseydi, insanlar ilahi kudretin
eliyle şube ve kabaile ayrılmazdı. Açık
konuşalım: Meriç konumunda olan birine kim bizim
diye sahip çıkabilirdi? Konumu yoktu ki onun. Her cemaat
onda kendinden bir parça bulabilir lakin hiçbir cemaat Cemil
Meriç benim parçam. diyemez.
Bu hoş bir şey mi peki? Bilemem, ancak inanç bağlamında
hiç de hoş olmadığı ortada. Kudretin
eli ortada olmayı ortada kalmakla cezanlandırıyor.
Bir de şu: Üstad, H. Ziya Ülken için şakirtsiz
hoca der ve sorar: Hani takipçileri? Aynı soruyu
kendisi için de sorabiliriz. Herkesin yetişmesine katkıda
bulundu fakat şakirt yetiştirmedi. Her okulda
vardı ama onun hiç okulu olmadı. Bu onun hem iyi
hem kötü yanı. Sebeplerini ileride ele alacağımız
bu durum onun adına bir şanssızlıktı
belki de.
Her tuttum deyişimizde elimizdin altından kayıveren
bu delişmen kuşu yakalamak bizim boynumuzu aşan
bir iş. Bu ülke yazarını değerlendirebilmek
cesaret ve ustalık ister. Meriç Usta karşısında
ustalık taslamak ne haddimize. Geriye cesaret kalıyor.
(Belki de cehaletten) O da olmasa bu konuyu yüzüstü bırakacağız.
Ancak, bize özgü bir ihanete ortak olmamak için bu zorlu
uğraşa soyunduk. Anma yazılarıyla defteri
çoktan dürülmüş birini gündeme getirmemiz boşuna
değil. Anılmayı, ölümsüzlüğü yığınların
dilinde bayağılaşmak olarak gören biri için
anma yazısı yazmak ikrama geçmez. Biliyorum ki
onun bu sözü Aşıklarını kaybeden bir
dilberin merareti değildi, inanarak söylemişti.
İşte böyle biri için bu yazı da bir kadirşinaslık
göstergesi olmayacak.
Baştan ayağa nesnel bir eleştiriden söz edilemez.
O zaman eleştiri bir sanat değil ilim olurdu.
(Sahi ilimler ne kadar nesnel ki?) Verdiğimiz hükümlerin
(varsa) nesnelliğe eklenmiş bir öznelliği
içinde taşıdığını itiraf etmeliyim.
Nereye Yakışır?
Geneli kucakladığı için şöyle klasik
bir başlık da atılabilirdi: Meriçin Yeri
Neresi? Fakat bu soruya karşılık aramak bir
kürenin köşelerini bulmaya çalışmaktan farksız
Atıldığı düşünsel serüvende seyyaliyeti
zamanla yarışan birine nasıl yer beğeneceksiniz?
Aralıksız hareket halindeki bu düşünceyi
bir karede dondurup görüntüleyebilmek oldukça güç. Güç,
çünkü serazat, dizginlenmez bir idrak ve biraz da hercai.
Ama seyip değil, başıboş izlenimi
bırakmıyor insanda. Kendi diliyle alacalığı
içinde mütecanis. Bir halk şairinin şu dizesi
onu tanımlamakta başarılı: Ne desem
yakışır kınalar gibi.
Meriçe yer beğenmeye çalışanları o
hep yanıltmıştır. Kendisi bir taraf
değil her taraf olmak için can atmış. Olmuş
mu? Evet demek biraz zor; her taraf mı olmuş,
bertaraf mı olmuş, pek bilinmez. Kendisi de
bilmiyor bunu, mahşerde belli olacak diyor. Tek taraftarlığı,
tek taassubu var Meriçin: Hakikat. Bir defineci heyecanı
içinde onu bulacağını sandığı
her izbeye kazma vurmuş, her kazıda bulduğu
hakikat kırıntılarını, sahteleri
de içinde olmak üzere, düşünce koleksiyonuna katmıştır.
Bu yüzden eserleri Birbinçeşit Mağazasıdır.
Vitrini seyredenlerde düşüncesinin pek zengin olduğu
kanaatini uyandırır. Kitaplarının adına
bakınız: Bu Ülke, kırkambar, Kültürden
İrfana, Umrandan Uygarlığa, Bir Dünyanın
Eşiğınde ve Bir Facianın Hikayesi.
Bu kitapların iki ortak özelliği vardır.
Bu, isimlerinde bile kendini belli eder.
1- Çeşitlilik
2- Hareket
Çeşitlidir; hepsi bir Kırk Ambardır eserlerinin.
Okurken bir koleksiyonlar koleksiyoncusunun vitrinini seyreder
gibi olursunuz. Ansiklopedik bilgi deposudur kitapları.
Belli çerçeve içinde atlanmayacak dal, değinilmeyecek
koru, söz edilmeyecek isim yoktur. Tasnif yönünden Meriçin
eserlerini Said Nursinin eserlerine benzetirim. O da öyle;
Mektubat, Sözler, Şualar, Lemalar, Muhakemat
gibi.
Hareketlidir, dedik. Kültürden İrfana, Umradan Uygarlığa
Bir göçü, bir yolculuğu çağrıştırmıyor
mu? Yazılar, herkesin göze alamayacağı bu
oldukça tehlikeli ve yorucu yolculuğun kayda geçirilmesinden
başka bir şey değil.
Peki yukarıdan beri anlamaya ve açıklamaya çalıştığımız
bu özelliğinin temelinde yatan şey ne? Galiba
bu sorunun cevabını bulabilirim. Bunun için de
önce Meriçin düşünce ye ne anlam yüklediğini
bilmemiz gerekiyor. Tılsım şu tanım
ile çözülüyor: Düşünce, heyecandır evvela, bulanıktır,
coşkundur, serseridir. Sanırım tefekkürün
onu cezbeden yanı da sözkonusu bulanıklığı,
coşkunluğu ve serseriliğidir. Tanımın
doğruluğu tartışılır, ancak
bu tanım tefekkürün nesnel bir karşılığı
olmaktan çok düşünce dünyasının Sindbadı
olmayı kafasına koyan birinin yapacağı
işe bulduğu sanatkarane bir kılıftır.
Meriç, kimi tavırlarının mizacından
kaynaklandığını farkettirmemek için
üslubunu bir peçe olarak kullanır ve topu tefekkür
vs. gibi soyut kavramlara atarak işin içinden çıkar.
Üstadı düşünürler arasında hangi sıraya
koyacağımıza geçmeden onu disiplinler içerisinde
nereye yerleştireceğimizi, daha doğrusu bir
yere yerleşmeyeceğini bile bile, tartışalım.
Düşünür mü? Teoriysen mi? Edebiyat tarihçisi mi? Sanat
tarihçisi mi? Düpedüz tarihçi mi? Şair mi? Denemeci
mi? Eleştirmen mi? Sosyolog mu? Filolog mu? Hangisi?
Belki hepsi belki hiçbiri. En iyisi bu konuda kendisini
konuşturmak. Mağaradakiler yazarının
gönlünde yatan arslanı merak etmez misiniz? O halde
okuyun Yapraklar / Birden:
Herhangi bir batı ülkesinde büyük bir fikir adamı,
bir teoriysen olabilirdi. Ezdiler.
Bir gazetede yayımlanan söyleşisinin bir yerinde
öyle der: Ben Fransızca hocasıyım, sosyoloji
hocasıyım. Bir adam her şeyi yapamaz ki.
yıkılması gereken bir putu yıkıyorum.
Ben tefsir kitabı, hadis kitabı yazmıyorum
ki? Benim yaptığım bu. Daha çok Avrupa edebiyatını
bilirim. (Yeni Devir, 9 Ocak 81)
Bir yazısında edebi türler içinde kendi yerini
denemeci olarak tesbit eder.
O da birçokları gibi şiirle başlamış
yazmaya. Nedendir bilinmez, daha sonra şiiri bırakarak
nesre yönelmiş. Şiiri bırakarak dedim ama
galiba yanlış. Şiiri nesre taşımış
demem gerekti. Yazdıkları tamamen mensur şiir.
Bu konuda sözü kendisine bırakalım: Topyekun
hüküm: Cemil Meriç, şiirden kaçmaya çalışan,
fakat bir türlü kurtulamayan bir düşünce adamı.
Kendisi için verdiği hüküm bu; onu ondan daha iyi bilecek
değiliz ya! Bütün bunlara rağmen Cemil Meriç önce
düşünür sayılmalı. O halde düşüncedeki
yeri neresi?
Önce merak ettiğim bir şey var; Vaka-i Hayriyeden
beri bizde İslam tefekkürünün büyük ismi çıkmamıştır.
sözüyle silip süpürdükleri içerisine kendisi de girer mi?
Bilmiyorum. Kendisini bir mütefekkir gördüğü bir
gerçek.
Yukardaki genellemenin üç istisnası var: Cevdet Paşa,
Tunuslu Hayreddin ve Said Nursi. Bu isimleri takdir eder
ama bunların devamı saymaz kendisin. Gönlü bunlardan,
kafası müstağrip dediklerinden yanadır.
Meriçin tefekkürde nesebini tesbit etmek kolay değil.
Aradığımız isimlerden geriye bir Ahmet
Midhat Efendi kalıyor. Bir Ahmet Midhat hayranından
Kırk Ambarın arka kapağını
okuyalım:
Hepimiz Ahmet Midhat Efendinin çocuklarıyız.
İlmi tecessüsümüz yüz yıldır onun çizdiği
sınırları aşamadı. Rıza Tevfik
veya Hilmi Ziya felsefeyle uğraşan birer Ahmet
Midhat. Hüseyin Rahmiyle Kemal Tahir hikayeci Ahmet Midhatın
devamcıları. Ahmet Rasimden Ali Kemale Peyami
Safadan Burhan Feleke kadar her gazeteci bir yanıyla
Ahmet Midhat. Kırk Ambar yazarı da Hace-i
Evvelin sayısız şakirtlerinden biri.
Üstadın Ahmet Midhatta bulduğu neydi? Bir bilebilsem.
Kimilerinden ısrarla esirgediği beğenisini
Efendi için bunca saçıp savurmasına bir anlam
verebilmiş değilim. Bizim tanımadığımız
bir yanını mı keşfetmişti. Meriç
Hace-i Evvelin de böyle göklere çıkarıyordu
onu. Hatta onun tevazu kastıyla kitaplarına attığı
Hace-i Evvel (ilkokul öğretmeni) imzasını
hüsnü teveccühle, bir paye gibi kullanıp, onunla da
yetinmeyerek Ahmet Midhatı Hace-i Ahir ilan etmesi
anlam veremediğimiz bir tutum. Büyüklerin zaafları
da büyük. İsimler konusunda üstadın tek yanılgısı
değildir bu. İlerde gelecek. Burada sayması
uzun sürecek bir yığın isim konusundaki isabetsiz
hükümleri üstad için bir eksi puan deyip konumaza dönelim
ve soralım: Kim bu Ahmet Midhat?
İstanbul ortadireğinden. Gençliği ünlü Midhat
Paşanın himayesinde geçmiş. Adını
ad edinecek kadar içli-dışlı. Fransızcayı
bir batılıdan öğrenmiş. Öğrenmekle
kalsa gene iyi. Kelimenin tam anlamıyla bir müstağrip
olmuş. Gözünu kin değil batı bürümüş.
Önce hikaye ardından roman, gazete derken Ahmet Midhat
halkın en çok okuduğu biri olup çıkmış.
Namık Kemalin de içinde olduğu 1873 Rodos sürgünlerinin
içinde oluşuna bakmayın siz, çağdaşlarınca
yağcılığa suçlanacak kadar sakin ve
uzlaşmacı bir tip. Meriç gibi, korktu dedirtmemek
için susmayıp haykıran bir mizaca sahip değil.
Efendinin amiyane üslubu da ters Meriçe. Yoksa üstadın
bunca göklere çıkardığı Ahmet Midhatın
eserlerine mercek tutmamasını neyle açıklayabilirsiniz?
Büyük demek yeterli mi? Neresi büyük? İş ona gelince
üstad sus pus. Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi onun şakirtleri.
Çok velut ama kalite yok. Birkaç romanını okumuştum
ilk gençliğimde, aklımda Dürdane Hanım
kalmış. Yeniden bakmak biraz sıkıcı
oldu. Efendinin çok özel bir farklılığını
göremedik, hele dehadan hiç söz edemeyiz. Batıperestliği
de işin cabası. Bütün bu ayrılık ve
aykırılıklara rağmen Midhat ve Meriç
kimi yanlarıyla benzeşiyorlardı. Belki de
Meriçi ona bağlayan bu yanlarıydı. Örneğin
ikisi de ansiklopedik bir hafızaya sahipti. İkisi
de fikirde telifçiydi. İkisi de çok türde eser vermiş
(poligraf)ti. Tecessüsleri en uç noktalarda seyrediyordu.
Batıyı tanımak konusunda da aynı gözede
buluşuyorlardı.
Bütün bu ortak noktalar Meriçin Ahmet Midhat hayranlığına
inandırıcı bir gerekçe sayılamaz. O
halde işin gerçeğini konuşalım; hem
de Meriçin dilinden:
İmzamı taşıyan her yazıda ben
yaşıyorum. Bütün bu neviler kendimi anlatmak için
bir vesile. Bir Balzacın, bir İbn Haldunun,
bir Makyavelin arkasına gizleniyorum. (Mağaradakiler,
450)
İşte Meriçe özgü doğrusözlülük. Evet o Ahmet
Midhatı büyütüyordu ki arkasına saklanabilsin.
Kendi büyüklüğünü söylemeyi edebe aykırı
bulduğu için yüceltiyordu Efendiyi. Şakirdiyim
demesi pek inandırıcı gelmiyordu bu yüzden.
Meriçe hocalardan bir hoca beğenmek gördüğünüz
gibi pek kolay değil; çağdaşları içerisinde
bir yere oturtmak da öyle. A. Hamdi Tanpınar, Erol
Güngör ve Nurettin Topçu arasında bir yerlere yakıştıranlar
var. H. Arslan sözkonusu isimleri işaretleyerek hükmünü
veriyor: Cemil Meriçin Türk düşüncesindeki yeri,
yukarıda anma fırsatı bulduğumuz düşünürlerin
yanıbaşıdır. (Kitap Dergisi, a.g.s.)
Türk Düşüncesi mi? Ne demek o. Obje için mi süje
için mi geçerli pek belli değil. Obje (düşünce)
içinse cevabının yine Meriç versin: Düşünce
ezeli bir hakikat, ne İranın ne Turanın
imtiyazı. Geçelim ve dönelim konumuza. Yazar hükmünü
daha baştan vermiş: Türk Düşünce Hayatındaki
Epistemolojik Bunalım ve Cemil Meriç.
Aynı zamanda bir peşin hüküm olan bu ad yanlış.
Yazık, bu yanlış üzerine bina edecek yazının
gerisini sayın yazar. Sözkonusu isimlerin yanına
Meriçi getirmeden önce, adıgeçen isimlerin bir hizaya
sokmak gerekiyor; değil mi ama? Topçuyu Bergsonla,
Güngörü Russella açıkladınız diyelim. Aynı
mantıkla düşünürseniz, Meriçi İbn Haldunla
açıklayamazsınız. Belki St. Simonla açıklarsınız;
kendine sorarsanız öyle.
Haneye yanlış bir kapıdan Epistemolojik
Bunalımdan girildiğini söylemiştir. Tezin
sahibi, İbn Haldunun ünlü tasnifi Haber-İnşadan
yola çıkarak haber karşısında Meriçin
konumunu şu cümlelerle açıklıyor: Cemil
Meriç bu gerçeklerle yüz yüze geldiği her noktada inanmanın
yolunun kendisine kapandığını gördü.
Doğru kabul etsek bile bu kapanışın
adı Epistemolojik Bunalım değildir. Batı
terminolojisiyle açıklayamayacağımız
bir durumla karşı karşıyayız, ve
havada kalır.
Bence mesele bilgiyle değil imanla ilgilidir ve
adı hidayettir. Meriçin kendisi sorunun adını
çok daha önceden doğru olarak koymuştu. Sözkonusu
tez başkaları için geçerli olsa bile Meriç için
geçerli değildir. O bu sorusunu çoktan halletmişti:
Vahye inanmayanlar ister istemez bir din peşinde koşacaklardı.
Bir müslümanın tanassur etmesi cinnet. (Kırk
Ambar, 453) Tezin pabucunu çatıya fırlatmak
için yeterlidir bu sözler. Meriç konuşsun: Bir kelimeyle
İslamiyet ilahı bir hidayettir. Bilgi kafi gelseydi
oryantalistlerin hepsi İslamiyeti kabul ederdi. Konuya
bakışını bir soruya verdiği şu
cevapta bulabiliriz: Heyhat, hidayet ilahi bir lütuf. Ben
de belli bir çağın insanı olarak kültürün
hizmetinde idim, şimdiye kadar. Bu çok samimi, bu
yürekten itirafla Meriç kendi sorununu çözdüğünü ve
saflarını belirlediğini ihsas eder. İrfanın
hizmetinde olduğunu ilan ederek kıblesini değiştirir.
Hidayete ulaşmış biri olarak Meriçin Tanpınar
hakkındaki şu sözleri sözkonusu yazıdaki
berhava edecektir: Tanpınar, edebiyatımıza
derin bir irfan, uyanık bir tecessüs, olgun bir zevkle
eğilen bir müsteşriktir. Bu sözlerin sahibiyle
bu sözlerin muhatabını yan yana düşünmekte
hala ısrarlıysanız devam edelim: Dürüsttür,
samimidir, sanatkardır. Ama imanını kaybeden
insanın büyük yabancılığı içindedir.
(Kırk Ambar, 203)
Nureddin Topçu da aynı hizada değerlendirilemez
Meriçle. Topçu, üstadın sezgici felsefesine bağlı
kalarak bir şeyhin eteğine yapışmıştır
ama tam tersine St. Simonun şakirdi Meriç üstadı
gibi realist çizgide sosyoloji ve tarihle ilgilenmiştir.
Bir Şeyh Abdülaziz Efendi yoktur Meriçin hayatında.
Sonuç olarak; Cemil Meriçi sözkonusu isimlerle aynı
çizgide değerlendiremeyiz. Kimi yönleriyle ortak paydaları
olan bir isim geliyor aklıma: Kemal Tahir. Ancak son
tahlilde ayrı dünyaların insanı bunlar. Onun
için durmuyorum üzerinde.
O, İbn Halduna İslam dünyasındaki kılavuzum
derken de, Ahmet Midhatın şakirdi olduğunu
söylerken de, bir St. Simon olabilmek için can attığını
vurgularken de, ilk hocasının Romaın Rolland
olduğunu ifade ederken de hep hatırıma yukarıya
aldığım sözleri geliyor: Bütün bu neviler
kendimi anlatmak için bir vesile. İbn Haldun dedim
de aklıma geldi. Meriçin onun hakkında sarfettiği
İslam dünyasındaki tek kılavuzum sözünü
ben İslam dünyasındaki en iyi tanıdığım
tek isim biçiminde anlama taraflısıyım.
Üstad hep en iyi bildiklerini öne çıkarıyor; atarken
de tutarken de. Bu bir noksanlık değil meziyet.
Ancak gönül isterdi ki üstad Mukaddimenin yanında
bir de el-Medinetül-Fazılayı okusun.
İki devin mukayesesini Meriçin usta kaleminden okumak
isterdik. Değilse şu durumda İbn Haldun için
söylenenlerin pek bir kıymeti kalmıyor. Birinin
arkasında kimse yoksa onu birinci ilan etmeye ne gerek
var. O zaten birinci değil midir?
Genel yargı: Meriç bir İslam Düşünürü değil,
Müslüman bir düşünür. Onun İslam düşüncesine
ciddi bir katkısından söz edilemez; onu herhangi
bir ekolün temsilcisi, geliştiricisi, yenileyicisi
sayamayız.
Yıkımların ustası ilan eder kendisini
o, düşman ifadesi ve hızıdır: Ben
Avrupaya karşı kendi ülkemin, kendi inançlarımın,
kendi dinimin müdafaasını yapıyorum. Bu itibarla
kendi ülkem de Avrupanın gerçek çehresini göstermeğe
çalışıyorum. Avrupadan bahsediyorum. Sonra
ben bunları bilirim daha çok. Ötekilerle yaşarım.
Ötekiler dosttur. Dostlarla benim işim yok.
Düşmanı dostlardan iyi bilen, biriyle yaşayıp
o birini yazan bir garip kişilik Cemil Meriç. Bir
çağın vicdanı olmak isterdim diyen birinden
bundan başkası da beklenemezdi zaten. O Sirakuzalı
Arşimed gibi Dairelerime dokunmayın! diyecek
kadar hasbileşseydi düşünce üretmekte batıdaki
meslektaşlarından hiç de geri kalmazdı. İdeoloji
ifraz etmek yabancılaşmış aydının
görevi. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir
istikbale bağlayacak köprü olmak istemenin faturası
yaşadığınız zamana koşut değişimlerden
geçmekse, Meriçi konumsuzluğundan dolayı suçlayamazsınız.
Bir kararda duramazdı. Onun bu özelliği düşüncesinde
olduğu gibi dünya görüşünde de kendini belli
eder. Yanlışlığı yok, bilerek böyle
kurdum cümleyi. Düşünceyle dünya görüşü ayrı
olur muymuş? Diyeceksiniz. Cemil Meriç için Evet!.
Dünya görüşü derken hayat tarzını da
birlikte kasdettiğimi belirteyim. Buyurun:
Marksistim dediği zaman tek işçinin elini sıkmış
değildi. Sadece namuslu olmak, korktuğu için sustu
dedirtmemek istiyordu.
Bu itirafı sırf Marksistliği için geçerli
değil elbet, bu onun tabiatıdır adeta: Düşüncesiyle
hayatı arasında ses geçirmez bir duvar
Bu yüzden
emin olamaz kendinden. Tüm varlığıyla inandığını
bile bile: İnanıyor muyum, inanmıyor muyum,
belli değil. Mahşerde belli olacak. demesi bundan.
Bu sözlerin ne anlama geldiğini bilerek, doğru
sözlü olduğu için söylüyordu; kaytarmıyor, eğip
bükmüyordu başkaları gibi. Çünkü onun Müslüman
olmaktan ne anladığı açıktı: Evet,
İslamiyeti gerçekten tanımak için onu bütün icaplarıyla
yaşamak, yani Müslüman olmak şart. (Kültürden
İrfana, 80)
Peki, şimdi ne mi olacak? Trajedi, trajedi olacak.
Oldu. Böyle bir trajediyi yaşadığını
biliyordu Meriç. Sağcıyken de solcuyken de hatta
İslamcı çizgiyi benimserken de bu trajediden kaçamadı.
Onun için yaranamadı o naftalin kokan sağa da
sola da. Tesadüf mü bilemem: Ne cenazesinde en ön sırada
gördüğüm Ahmet Kabaklı Türk Edebiyatına
almış onu, ne sol esnafı Türk ve Dünya
Büyükleri Ansiklopedisine almış. Mazeretlerini
çıkartamadım.
Fırtınalar kafasında kopar üstadın;
her şey zihninde olup biter; kasırgalar, tipiler,
rahmetler
Düşüncesinde oluşan değişimler
yansımaz hayatına. Onu tanımakta güçlük çekilmesinin
en büyük sebebi de budur ya. Karanlıklara çivilenişi
onun bu zaafına ilahi kudret eliyle geçirilmiş
bir meşru mazeret kılıfı olduğu
düşünülemez mi?
Yaşamındaki bu trajediyi çok güzel açıklar.
Celal Sılaydan sözederken: Ben kitapları tanıyordum,
o insanı. İnsanı, yani hayatı. Doğru.
Onun söyledikleri hayatı değil kitabidir.
Hayatı kitaplardan tanımıştır.
Ama kitaplardaki hayatla yaşanan arasında uçurumlar
vardı. Bu ülke derken dahi kitapları
kastediyordu ve tabii kitap kurdu aydınları.
Oysaki Bu Ülke aydınlardan müteşekkil değildi
ve yalnız kitaplardan öğrenilemezdi. Alınyazısı
aldanmak ve aldatmak olan yabancılaşmış
aydınlar Bu Ülkenin gerçeği değil yalanıydılar.
Sorulsa yeridir: Efendisinin ilaçlarını çalıp
içen ahmak uşakları tanımak için bir ömür
harcamaya gerek var mıydı, diye. Carlyeın
Tarihi büyük adamlar yapar. cümlesinde ifadesini bulan
tezine inanıyor muydu yoksa Meriç? Halkı tanımak
için çaba göstermemesi bu yüzden mi? Eğer böyleyse
şu sözlere ne demeli: Sokakta insanlar boğazlanırken
düşüncesinin asaletine sığınarak elin
konunu bağlamak, düşünceye ihanettir. Zola için:
Haklı olmak yetmez, baldıranı da içeceksin.
diyen Meriç baldıran içmeye hiç de istekli olmadı,
bu sözler kendi dışındakiler içindi. O adeta
bunları söylemekle görevini ifa ettiğine inanıyordu.
Doğru bildiğini haykırmak onun en ileri düzeyde
eylemiydi ve o bu eylemden hiçbir zaman geri kalmadı.
Fildişi Kule. Düşünürün trajiğine en uygun
mekan. Tam Meriçe göre. Hiç inmedi o kuleden. Biliyordu
bunun ne demeye geldiğini: Fildişi kule, davasız
sanat meczuplarını barındıran miskinler
tekkesi. Kulenin mukimlerine, dolayısıyla kendisine
pay ayırmadan olur mu? Ama her mücahit o tekkede silah
kuşanır.
Üstadın düşüncesiyle hayatı ayrı da,
ruhu bir mi? Önce o konuşsun: Açlık; midenin,
etin ve ruhun açlığı. Hayalindeki dünyalar
birer birer yıkıldı. İmandan şüpheye,
şüpheden inkara, iknadan maddeciliğe geçiş.
Bu kez fırtına kafasında değil kalbinde;
fırtınaların en çetini, en can yakıcısı.
Şairin dediği biçim: Yürek elbet acıyor
esvap değiştirirken. Bu acıyı yüreği
esvap değiştirenler bilir; yanı ruhu acıkanlar.
Doyurmak için eline geçeni ağzına atan bir miskin
tavrıyla yüreği seyahate çıkarmaktı
onun yaptığı. Neydi Bayezidin ünlü sözü:
Aramakla bulunmaz, lakın bulanlar arayanlardır.
Bakmayın Meriçin Ben yolumu kırk dört yaşından
sonra buldum. dediğine. O yaratılışta
birinin buldum demesi pek inandırıcı olmuyor,
kendisinin bile inandığı şüpheli söylediği
bu söze. Çünkü aramak için yaratılmış insanların
hayatında her finiş bir starttır. Bu arayış
sonunda onu öyle bir noktaya getirmiş ki; kızı
Ümit Meriçin söylediğine göre, bir yürek eri teslimiyeti
içinde Allah, Allah, Allah
Sevgilim Muhammed sayıklamalarıyla
tamamlamıştır ömürlük koşuyu.
Fikir namusu kavramına aydının defterine
yeniden yazan Meriç; Fikir adamı için namus abeste
direniş değil, hakikate teslimiyettir biçiminde
ifade etmiş ve bizzat yaşayarak örneklendirmiştir.
İsmet Bozdağın yerinde bir tesbitiyle o
Fikirden firire atlayarak değil, fikirden fikire ulaşarak,
gerçek bir düşünce adamı olarak yaşadı
ve öldü. İnkar, iman, İslam, ihsan. Bu sınıfları
geçti ve sanat anlayışını şöyle
döktü kalıba: Sanat düşüncenin, düşünce
mukaddeslerin emrinde olmalı.
Hırayı Olempten, Tanrıdağından
ve Ganidan sonra, en sonra bulmuştu.
Dil Yarası
Fildişi kulede kılıç kuşanan mücahidin
kurtarmak istediği ilk burç dil burcu. Harf Devrimi
adı verilen dünyada eşi benzeri görülmemiş
vandalizm onun dilinde ifadesini şöyle bulur: Öyle
ki, İstiklal Savaşının muzaffer başkumandanı
harfleri değiştirmeğe kalkışınca
bir avuç entellektüelin alkışlarıyla teşci
edilir. Arap harflerini müdafaaya yeltenen bir tek hoca
çıkar: Yahudi Avram Galanti. (Mağaradakiler,
24) Düşünürü hayıflandıran işte bu gerçek.
Sözkonusu vurdumduymazlığın tek sebebi celadet
yokluğudur. Buna bir de gaflet ve hamakati eklemek
gerekecek. Ömer Nasuhi Bilmenin birinci Meclis ile ilgili
anlattığı ünlü olayı bilmeyen mi var?
Halifelik oylanırken oylamadan sonra salona giren ulema
ve meşayih sınıfından bir grup parlamentere
böylesine nazik bir zamanda nereye kaybolduklarını
soran üstadın aldığı cevap şöyledir:
Nevafilden hocaefendi, nevafilden!
İşte böylesine aymaz bir sözde İslami çevrenin
harf ve dil konusunda hassas olmaları beklenemezdi.
Meriç haydarane naralarla, konunun üstüne selliseyf ederek
yürür: Hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı
bir vandalizme inkılab adı verilir. Dil inkılabı
Sanat adamının ilk vazifesi dili kurtarmak. İdrak
kendiliğinden canlanır. Dil milletin kendisi,
bütün mefahiri, bütün mazisi, bütün istikbaliyle
Dil konusunun
Meriçin kaleminde kazandığı kutsiyet, bir
öğretiyi bölünmez bir bütün olarak algılayan biri
için zor anlaşılır bir tutum. Onun, dili
kutsadığı şu satırları bir
ikonlaştırma sayabilir miyiz? Beni bütün iğvarladan
kurtaran tılsım, ana dilime karşı beslediğim
aşk oldu. Bu serseri irfan yolcusunu ne denizkızlarının
şarkıları ayartabildi, ne uzak ve meçhul
iklimlerin dildadeleri.
Osmanlıca küfretmekle latince, küfretmek arasındaki
farkı soracak değilim. Ancak, konunun, korunması
gereken değerler bütünü içerisindeki öncelik sırası
gözardı edildiğinde duyarlılık adı
altında sahnelenen vahim yanılgıyı gözden
kaçırabiliriz. Sözkonusu değerler bütününden belli
parçaları öne çıkararak kutsallaştırmak,
diğerlerini farkında olmadan gözlerden saklamak
anlamına gelecektir. Meriçin dil konusundaki bu aşırı
duyarlılığı zaman zaman nostaljiye dönüşüyor.
Konuyu olduğundan daha büyük gösterip Önce dilimizi
öğrenelim. Dava olmak ya da olmamak davası. biçiminde
sunuyor. Konuyu böylesine S.O.Slamak sanırım
üstadın uzmanlık alanıyla açıklanabilir.
Bu alanı açıklaması bakımından
Mehmet Çınarlıya yazdığı bir mektuptan
alıntıladığım şu cümle önemli:
Her kelimeyi mecnunane bir titizlikle tartıyor, tadıyor,
ölçüyorum M. Çınarlı, Sanatçı Dostlarım,
182)
Nükleer Kalem
Kalem bir savaş aleti olarak kullanıldığı
zaman ateşli silahlar onun ayağının
tozuna bile ulaşamadılar. Aslında bu amansız
silahlanma yarışının nükleer sınıra
gelip dayanması kalemin gücüne erişebilmek içindir,
dense yeridir.
Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla.
Ben kalemle doğmuşum. diyor Meriç, hem de eli
kılıçlı doğmamanın hırsını
kaleminden alırcasına. Cinayetin kalemle işlendiğe
inanan ve aynı silahı kullanmanın gerektiğini
haykıran bir adam için bundan daha doğal ne olabilirdi?
Çetin bir işe soyunmuştu, gözü yükseklerdeydi.
İşte, haydarane naralardan biri:
Öyle bir ifade yaratmak istiyorum ki Türk insanının
uyuşan şuuruna bir alev mızrak gibi saplansın.
İsrafilin Suru kadar heybetil bir dil.
Bir dil ki sırat gibi keskin, sırat gibi inci.
Bu etten kılıç aydın denen mahlukun kellesi
üzerinde işler en çok.
Meriçin aydın kavramına bakışaçısı
ve getirdiği çarpıcı yorumlara bu yazının
sınırlarını aşacağı için
girmiyoruz. Ancak zifiri karanlıkta grileşmeyi
aydın olmanın gerekçesi sayan batıçerilerin
içinden çıkıp gelen Meriç kadar bu kesimi böylesine
üryan tanıtan birini okumadık. Aydın konusu
yetenekli araştırmacıları bekliyor.
Meriçi Meriç yapan şeyin ne olduğu sorusuna çeşitli
cevaplar verilebilir. Bizce onun en özgün yanı terimler
ve kavramlar karşısında gösterdiği duyarlılıktır.
Kılı kırk yaran bir titizlikle ele aldığı
her terim ve kavramın kimlik kartını çıkarır.
Üşenmeden yapar bunu. Bir kelime cerrahıdır,
onları bitimsiz bir tecessüsle ameliyat masasına
yatırır, keser, biçer ve yeniden inşa eder.
O artık sizin tanıdığınız
eski terim ve kavram değildir; yepyeni biri olup çıkmıştır.
Kültür, irfan, hürriyet, ihtilal, uygarlık, çağdaşlık,
aydın, ideoloji vd. gibi terim ve kavramların
soyağacını öğrenmek isteyen onun kitaplarına
başvurmalı. Onlarca ansiklopedi, sözlük ve kitap
karıştırarak elde edemeyeceğiniz bilgiyi
sizin için seçip, tasnif edip albenili bir ambalajla (üslup)
sunmuştur Meriç.
Onun eleştirileri, türünde yazılmış
en güzel örneklerdendir. Üslubundaki güçle kelimeleri yani
söz atomlarını parçalar; ortaya çıkan enerji
okuyucuyu teslim alacak kadar performans gösterebilmiş
ikinci bir isim bulmak oldukça güç. Hilmi Ziyanın
şahsında hasbi düşünceyi ele aldığı
yazı bir savaş alanı. (Mağaradakiler,
71 ) Mürekkep gövdeyi götürüyor. Koca alanın
ortasında yere serdiği hasbi düşüncenin leşini
mağrur bir edayla süzen birinin elindeki kalemden kan
damlıyor; Cemil Meriç bu. Bir çevirisinden dolayı
Zekeriye Serteli de acınacak hale sokmuş ne çevirmenden
ne de yayıncıdan çıt var.
Bir dönemde kalpazanların uyanık sayıldığı
aydın piyasasında esen Cemil Meriç fırtınası
bir yığın kalp paranın sahte yaldızını
sıyırarak gerçek yüzünü göstermiştir. Yalnız
kişilerin değil sahte ideolojilerin de maskesini
düşürmüştür. Marksizm şu perişan haline
bakın:
Batının sunabileceği en efendice armağan
Bizde Marksizm ilmi bir disiplin veya araştırma
metodu olmaktan çok, bir çeşit nezle. Aydının
kartvizite ihtiyacı var: Müslüman değil, belli
bir mesleği yok, herhangi bir bilgi dalında uzmanlaşmamış.
Bırakın da Marksist olsu. Faşizm, demokrasi,
sosyalizm, nasyonal sosyalizm ve anarşizm maskesini
sıyırdıklarından birkaçı.
Meriçin, tüm eleştirilerinde isabetli olduğunu
söylemek büyük bir iddia olur doğrusu. Ancak onun en
takdir edilen yanı, eleştirilerinde adil davranıp
meslek ve meşrep taassubuna saplanmamasıdır.
Onu Necip Fazıldan farklı kılan yanı
iyi bilmediği şey hakkında kulaktan dolma
bilgiler ve peşin hükümlerle konuşmamasıdır.
Saflığından ya da tavizkarlığından
sözedilebilir ama önyargılı ve bağnaz olduğunu
kimse iddia edemez. Bu tavrı onun birçok yerli ve yabancı
değeri başkalarından erken fark etmesine
neden olmuştur. Ali Şeraiti ve Adalet Ağaoğlu
bunlardan iki örnek.
Paylaşmak erdemlerin en büyüklerinden. Bunu biliyor
Meriç ve öğrendiği her bir şeyi ilk fırsatta
okuyucuyla paylaşmanın yollarını arıyor.
Lezzet alıyor bundan. Sözkonusu erdemin adını
teşhir güdüsü koyan libidonun kulları, bunun
bir iman gereği olduğunu ne bilsin.
Meriçin mihenge vurdukları arasında yabancılar
da var. Bazen ilginç keşifler yaparken görüyoruz üstadı.
Örneğin batının övünç kaynağı Cervantesin,
ünlü Don Kişotu aslında kendisini yazmadığını;
Mağripli Seyyid Hamidden tercüme ettiğini; eseri
kendisine mal edebilmek için nasıl çaba harcadığını
birinci elden gözler önüne serer.
Onun eleştiri oklarına hedef olanlar arasında
İslamcı kesimin yakından tanıdığı
isimler de vardı. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai
Karakoç bunlardan ilk akla gelenler. Akifi ve Necip Fazılı
celadet yokluğuyla suçlayan Meriç, Akifin son derece
pısırık olduğunu söyler ve ekler: Mehmet
Akipi sevmediğimden değil, fakat öyle olduğunu
söyledim. Onun bir soruya verdiği cevabı tamamıyla
aktarmanın okuyucu açısından faydalı
olacağına inanmaktayım:
Mühim olan celadettir. Celadet son derece mühim. Aydınların
ne kadar tabansız olduğunu belirtirken söyledim.
Necip Fazıl hakkında söylemiyorum bunu Said Nursi
hakkında söylüyorum; Said-i Nursi demek celadet demektir.
Bir manayı tek başına bütün husumet dünyasına
karşı müdafaa etmiş adamdır. Neden celadet
demiyeyim? Müdafaa ettiği fikirler zaten Kuran-ı
Kerim; Kuranın bir nevi şairidir. Bir Müslüman
mütefekkiridir ve başlıca hususiyeti celadetidir.
Belki onun gibi düşünenler çoktu Türkiyede; milyonlarca
insan vardı. Fakat onların hepsi sindiler ve sustular.
Said Nursi sinmedi ve susmadı. Bütün zorluğa rağmen
iktidara karşı koydu. Bir davanın müdafaasını
yüklendi üzerine. Artık burada mühim olan celadettir.
Çünkü ferdi iman, şahsi iman, susan iman, şerle
mücadele etmeyen iman, kendi evinde oturan iman hürmete
layık değildir. Ali Şeraiti için gösterdiğim
muhabbet de ondan. Bir fikir uğruna kafasını
koydu adam. Said Nursi de koydu. Necip Fazıl için bir
şey söyleyemem. Necip Fazıl hiçbir şeyini
koymadı. (Yeni Devir, a.g.s.)
Sezai Karakoç için de pek hoşa giden şeyler söylemiyor
Meriç. Onun için söylediği şu satırlar üstadın
eleştiri politikasını da vermesi bakımından
önemli:
Sütunu okudum. Çok zayıftı maalesef.
Fakat birtakım şeyler yapmak istemedim. Bu sırada
kendi safımızda bir polemik havası estirmek
istemem. Dosttur, madem ki İslamı müdafaa ediyor
güzeldir, iyidir. Alkışlanmaya layıktır.
Ama benim adamım değil. Ben Sezai Karakoçtan
daha büyüğüm; yaş olarak, kültür olarak büyüğüm.
Yani Sezai Karakoç benim için mühim bir adam değildir.
(Yeni Devir, a.g.s.)
meriçin, pervasız fakat samimi olan bu sözlerini aşırı
dozda öznellik kokan bir değerlendirme sayıyor,
doğruluk payını tesbit etmeyi okuyucuya bırakıyoruz.
Nöbette Uyumak,
ya da Kuledeki Çatlaklar
Yukarıda, Meriçin kulaktan dolma bilgilere iltifat
etmediğini söylemiştik. Söz İslamcı
isimlerden açılmışken Cemaleddin Afganiden
sözetmemek olur mu? Ancak bir sorun var; peşin fikirlere
iltifat etmediği yargısına vardığım
Meriç, Afgani sözkonusu olunca beni bu yargımda mahcup
edecektir.
Afgani son yüzyılın en netameli isimlerinden.
Bu çağda yaşamış olmasına rağmen
bir epopo olan Afganinin seveni kadar sevmeyeni de var.
Ancak seveni niçin sevdiğini bilmediği gibi, sevmeyeni
de niçin düşman olduğunu bilmemekte. Sevgilerimizin
de nefretlerimiz gibi iler tutar yanı yok. Afganinin
şahsında bir körler savaşıdır gidiyor.
Yeni yeni Türkçeye kazandırılan birkaç eserle
Müslüman kamuoyunun gündeminde olan bu isim, ne her çıkışa
bir kulp takmağa alışmış muhafazakar
çevrelerin kurusıkı atışlarla hedef
haline getirdiği kadar tehlikeli, ne de adı efsaneleştirilip
İslami Hareketin en önlerine konulacak kadar liyakatli
bir isimdir. Bu konuya merak saranlara bir de Meriçin Cemalettin
Efgani Dosyasını okumalarını salık
veririz.
Girip girmemekte tereddütlüyüm, çünkü müstakil bir yazıya
mevzu olacak kadar uzun ve çetrefil bir konu. Her mevzunun
bir istisnası vardır. Meriçin tecessüsünün de
istisnası Afgani konusudur. Üstadın ilmi kariyerine
yakışmayan bir el çabukluğuyla kotarılan
Cemaleddin Efgani Dosyası şaibeli şaibeli
şehadetler, yalancı şahitler ve yarım
ağız ifadelerle dolu. (Umrandan Uygarlığa,
50) Ancak, Meriçe ardniyetli diyebilmek için çok cesaretli
olmak gerek. Eksik malumatın ve yanıltıcı
bilginin kurbanı olmuş Meriç Afganiyi süpürürken.
Basvurduğu kaynaklar evlere şenlik. Bu kaynakları
bir de muteber şehadet olarak nitelemesi yok mu,
her şeyi berbat eden bu oluyor. Afganiyi tanıtacak
en güvenilir kaynak olan Urvetul Vuskadan hiç söz edilemezken
Ziya Gökalp, Ş. Mardin, A. Agayef, Ş. Günaltay,
M. Kaya Bilgegil gibi yerli; des Debats, Encyelopadia
of Social Scienc/ Hans Kohn, The Middle East,
Mercure de France gibi yabancı şahitlere başvurması,
Afgani gibi ümmetçi bir simanın, bu ümmet düşmanı
yerli ve yabancı müsteşriklerin dilinden tanıtılması
bayağı düşündürücü. Okumadığı
kesin, belki de bilmiyordu. Meriç Urvetul-Vuskayı.
İran Şehinşahının, yeniden dirilen
İslami Hareketin öncü isimlerinin en tehlikelisi olarak
kabul ettiği Afganiyi karalamak için finanse ettiği
edilen Vesikalar kitabı bizim kesimin üstadları
arasında hayli müşteri bulmuştu. Afgani deyince
akla hemen masonluğun gelivermesi de bundandı.
Afgani deyince akla hemen masonluğun gelivermesi
de bundandı. Muhafazakar çevrelerimizin bu naftalinli
ve ucuza kaçan tavrına Üstad Meriç de ortak olmuş.
Müminin attığı ilk adım, imanın
çağrısıyla canını vermesidir.
Ayak yürüdüğü, göz gördüğü, el tuttuğu müddetçe
Allah Teala imanı koruma hususunda hiçbir özrü kabul
etmez. diyen Afganiyi Her mabedin kapısını
çalan coşkun ve muhteris fikir maceracısı
kapısını çalan coşkun ve muhteris fikir
macerası ilan etmek üstada özgü ve yanılgı.
A. Cevdetten, T. Fikretten, Proudhondan, Gandhiden esirgemediği
hoşgörüsünü, Afgani sözkonusu olunca tersine çevrilmesini
neyle açıklayalım? Mehmet Akifin, üstadı
Afgani hakkında söylediği şarkın yetiştirdiği
fıtratların en yükseklerinden biri sözünü ironiyle
karışık bir üslupla alıntılayan
üstad, aslında ne kadar sadık olduğunu kimsenin
bilemediği, des Debats adlı Fransız
gazetesinde yayımlanan bir mektuptan yola çıkarak
Afganiyi ebediyen mahkum ediyordu; Şeyh efendi İslamiyetin
terakkiye mani olduğunu Renandan daha büyük bir imanla
belirttikten sonra
gibi yargılarla.
Bir de Türkçeye yeni kazandırılan Urvetul-Vuskaya
göz atalım:
Zamanımızdaki bazı zındıklar,
dini taassubun kötülüklerini açıklamak için seslerini
yükseltiyorlar. Bunlara göre din, bağlılarını
medeniyetten alıkoyan bir unsurdur. Bu adamlar Müslümanlara
bu sözleriyle saldırıda bulunur ve taassubun kötülüğünü
yalnız onlara çevirirler.
Hangisine inanalım; Meriçin kaynağı olan
des Debatsa mı yoksa Urvetul-Vuskaya
mı? Ger sen sen isen neyim ben ey yar? diyen Mecnunun
hesabını, bu Afgani ise o kim? Hangisi gerçek
Afgani bunların? Önemli bir ayrıntı: Urvetul-Vuskanın
13.3.1884-16.10.1884de kaleme alındığı
göz önünde tutulursa, ikisinin de doğru olması
durumunda bile muteber olanın Urvetul-Vuskada
yazılanlar ne kadar isabetsiz ve aşırı
olduğu karşılaştırma yoluyla satır
satır ispatlanabilir. Ancak buna gerek yok. Ayinesi
iştir kişinin lafa bakılmaz / Görünür rütbe-i
aklı eserinden. Bıraktığı
iz takip edilerek kimin ne yapıp ne yapmadığı
ortaya çıkartılabilir. Müslüman aydınların
tabansızlığından yakınıp hastalığa
celadet yokluğu biçiminde doğru teşhis
koyan Meriçin, sahibini dokuz köyden kovdurmakla kalmayıp
dergiyi alana İngiliz Bakanlar Kurulu kararıyla
ağır para ve hapis cezası uygulamasını
getiren şu yiğitçe haykırışı
işitmeyişi büyük şanssızlık:
Geçmişlere ve öncülere hıçkırarak ağlıyorum.
Ey rahmet cemaati, ey şefkat sahipleri, neredesiniz?
Ey yiğitlerin yiğidi olan yıkılmaz kuvvetin
sahipleri, sizler neredesiniz? Ey imdat sahipler! Şiddet
günlerinde mazlumun yardımına yetişinler,
şimdi neredesiniz? İnsanlar arasında en hayırlı
ümmet olarak ortaya çıkan ve iyiliği emredip fenalıktan
sakındıranlar! Sizler nerelerdesiniz? İçinizde
gafilleri harekete geçirecek, uyuyanı uyandıracak
ve yolunu şaşıranlara doğru yolu gösterecek,
bunu için bağıracak, haykıracak bir rehber
yok mudur?
Bütün bir İslam coğrafyasını kolonileştiren
İngilizlerin diş bilediği Şeyhin diyar
diyar sürülmek pahasına- susmayıp bildiklerini
haykırması karşısında kimlerin
kılı kıpırdadı, kimler rahatını
bozdu? Yoksa her namuslu insanın vicdanına bir
mızrak gibi saplanan bu cümlelerin altında kalmamak
için karalama kampanyaları mı başlatıldı?
Afganiye hatasız diyen de kim? Her insan gibi o da
yanılmış, belki sıradan insanlardan
daha fazla yanılmış. Çünkü o sıradan
insanların yaptığına talip olmamış.
Doğru değil mi; hiçbir şey yapmayanlar hiç
hata yapmazlar. Doğru değil mi; hiçbir şey
yapmayanlar hiç hata yapmazlar. Afgani, koca bir ümmetin
gözlerinin önünde eriyişini, tükenişini, hezimet
ve zillete tutsak edilişini gözlemlemiş. Yangının
vahameti karşısında telaşa kapılmış.
Her şeyi unutmuş, toprağını, ailesini,
kendisini. Ümmetin derdini dert edinmiş kendisine,
bir umut ışığı gördüğü her
yere koşmuş, Afganistana, Türkistana, Parise,
Mısıra, Hindistana, Moskovaya, İstanbula
ve Tahrana
Çok değişken ve kaygan bir zaman
kesitinde yaşamış. Her değişiklikle
birlikte o da bir parça değişmiş. Harekette
değil sadece fikirde bir bölgesel Afgani olduğunu
ne bilsin Meriç. Afganiyi tüm yönleriyle tanısa böylesine
aykırı bir değerlendirmeye tabi tutmayacağı
kesin. Şeyhin şu samimi duasına yürekten
amin diyecek kaç kişi çıkar onu karalayanlar arasında:
Yerlerin ve göklerin Rabbinden İslama hizmet yolundan
canımızı almasını ve bizi bu yolda
can veren öncekilerle beraber haşretmesini niyaz ederim.
Cemil Meriçin şeyh için açtığı dosyanın
son sözü, bizim de katıldığımız,
ancak, yanlış hükme alet edilmiş doğru
bir söz:
Zavallı Türk intelijansiyası! Kimlerin
peşinden gitmemiş. Düşmanları dost,
dostları düşman tanımış. Yazık,
çok yazık!.
Düşmanı öğretmekten dostunu öğrenmeye
fırsat bulamayan bir bahtsız Meriç. Düşman,
yani, batı onun ifadesi ve hızı olmuştur.
Varlığı düşmanın varlığıyla
kaim biridir. Batının kültür bombardımanı
karşısında yalın kalem tek başına
çıkan serdengeçti, belki de Don Kişot. Önce düşmanına
aşık olmuş. Tanzimatla esen batı rüzgarının
hışmına uğramış selefleri
gibi. Ardından maşukasının baba katili
olduğunu farketmiş, platonik aşk yerini böylece
platonik, nefrete terk etmiştir. Bu nefret en canlı
ifadesini onun üslubunda bulur. Dost konuşulurken uyuklayan
üstadın gözleri düşmandan sözedildiği zaman
ışıldayıverir. Dostu tanımaya vakit
ayıramamıştır çünkü. Bu yüzden yanlış
adreslerde arar birçok şeyi. İyi tanıdığı
düşman arazisinde bir ceylan gibi seken düşünür
dost coğrafyada hep itinalı, hep ürkek. Bir dostun
yerinde tespitiyle Kültürü sayın Meriçten öğrenmek
mümkün ama irfanı asla. (Metin Demirci, Aylık
Dergi/87 ) İslam kültürünün ana kaynaklarından
sulanan bir Meriç düşünüyorum da
Neler olmazdı
ki? irfan yolculuğunda İbn Haldun durağından
öte gidemeyen Meriçin bu konuda söyleyebileceği çok
şey olamazdı. Oldukça sınırlı kaynaklardan
tanıyordu kendi dünyasını. Daha portalini
görür görmez çarpıldığı dünyaların
eşiğinde, mest ü hayran durarak bize tanıtırken
mensubu olduğu dünyayı ihmal etmişti. Bu
ihmalin getirdiği pürüzler ürünlerinde kendini belli
ediyordu. Örneğin şöyle diyordu İnkılap
üzerine yazdığı bir çeşitlemesinde:
İhtilal başlığı bir kitapta resullerin
ve nebilerin ne işi var? Kanlı bir mezbahaya mermerden
bir revak. Yahut salhaneye açılan bir mabet kapısı.
Yani inkılap tamamen ladini bir lafız. Bu bedbaht
kelimeye, yalnız bekaret değil kutsiyet de kazandırmak
mümkün mu? (Mağaradakiler, 213)
Necip Fazılın İhtilal adlı kitabından
sözettiğini anlamışsınızdır.
Evet, işte böyle
Bu sözler üstadın Kuran kültürünün
seviyesini gösteriyordu. Tek mazereti, bilmemesi. İddiasını
nasıl da parlak cümlelerle yazıya dökmüştü
Meriç üstadımız. Halbuki inkılap ladini bir
lafız değil dini, Kurani bir lafızdı
ve bu anlamıyla Kuranda da kullanılmıştı:
Zalimler nasıl bir inkılabla yıkılacaklarını
anlayacaklar. Türevleriyle birlikte birçok yerde kullanılan
bu kelimenin ladini (profan) olduğunu söylemek elbette
Kurani bilgisinin eksikliğindendi. Kitaplarının
bölüm aralarında Tevrattan, İncilden, Upanişadlardan
alıntılar yapan Meriçin benzer muhtevayı
daha güzel ifade eden ayetler olduğu halde Kurana
yanaşmaması neyle açıklanabilir? Bildiği
hayaletleri bilmediği hakikatlere tercih etmek zorunda
kalmıştı.
Kuran bilgisi (vahiy bilgisi demeliydik) açısından,
sadece Meriçin değil, diğer Müslüman aydınların
durumu da pek parlak sayılmaz. Müslüman kesimin saygıyla
andığı isimlerden kaçta kaçı bu sınavdan
başarıyla çıkabilir? Konuşturun ve dinleyin;
İslami bir konuda İslamın öz kaynaklarına
hiç başvurmadan saatlerce konuşup sayfalarca yazdıklarını
göreceksiniz. Birçok konuda falancanın ne dediğini
merak edip onu öğrenme aşkına başımızı
yardırırız da Vahiy ne dedi? diye sorma
ihtiyacını hissetmeyiz. Müslüman aydınla
vahiy arasındaki ilişki yüzeysel, amiyane ve resmi.
Meriç için de geçerli bu. Kültürün Batı terminolojisindeki
yerini merak ettiği kadar inkılapın İslam
(Kuran) terminolojisi içindeki yerini merak etseydi yukardaki
gibi düşünmezdi elbet.
Konuştuğu zaman sözü hep iyi bildiği alanlara
çekmekte usta olan Meriçin çok seyrek girdiği dini
alanlardaki sığlığı ancak dikkatli
bakınca fark edilebilir. Bu sığlık onu
kıvrak üslubuna çarpılanların göremeyeceği
kadar iyi gizlemiş. Onun ifadelerindeki çarpıcılığa
hayran olan okuyucu kendisini eserden esen her rüzgarın
etkisine kaptıracaktır. Hayranlık teslimiyeti
getirir.
Bir örnek: İdeoloji idraklerimize giydirilen deli
gömlekleri. Göz kamaştırıcılığı
geçtikten sonra bırakınız bir hakikatin ifadesi
olmasını, doğruluk derecesinin oldukça nisbı
olduğunu anlıyorsunuz. Bu kavramın batıdaki
semantik serüvenini bilenler, Hıristiyanlıkta
olmayan bir boyutun (ideoloji) sonradan bu dine eklenmesi,
ideal aşına ekelenen bir parça realite tuzu olduğunu
da bilirler. Batı toplumları için kaçınılmaz
olan ideoloji İslam toplumları için gereksizdi.
İslam hayatın her alanına olduğu gibi
bu alanda da bir boşluk bırakmamıştı.
Dolayısıyla bu tarif hakikati tahrif ediyordu.
Kendisi diyordu bunu: Her tarif hakikati tahrif eder.
Bu cümlenin kendisi bile bir tahrifti; bir hakikatin tahrifi.
Peki buna inanalım mı? Yani her tarifin hakikati
tahrif ettiğine? Ne münasebet. Alım size yine
üstattan bir tarif: Fikir adamı için namus abeste
direniş değil, hakikate teslimiyettir. Neresi
tahrif bunun? Ta kendisi gerçeğin.
Meriçi okumak gerçekten dikkat gerektiren bir iş.
Üstadın fikir coğrafyası inanç coğrafyasıyla
tam bir tezat. Yukarda bir yerlerde taasuba saplanmadığından
söz etmiştik ve bu durumu eleştirilerinde adil
olmasının sebeplerinden biri olarak göstermiştik.
Gerçeğin bir yüzü bu, bir de diğer yüzü var; çirkin
ve menfi yüzü. Bu yüze bakınca keşke taassup
sahibi olsaydı diyor insan. İlk cümlede sözünü
ettiğimiz tezat din asabiyetinin yerini alan başka
asabiyetler sebebiyle daha da katmerlenir. Hatta bu durum,
onun inancı hakkında bazı kimseleri şüpheye
düşürür. Hani bu gibiler pek haksız da sayılmazlar
tereddütlerinde. Gandhiyi büyük mücahid olarak selamlayan
Meriç çağdaş İslam düşüncesinin en dikkate
değer isimlerinden İkbalin adını dahi
anmaz. Ölçü coğrafyaysa, uzak değil, ikisi de
aynı coğrafyanın insanı. Kaldı
ki Gandhiye İslami payelerin en büyüğü olan mücahid
sıfatını vermekte oldukça cömert davranan
Meriçin aynı coğrafyanın gerçek mücahidlerinden
haberdar olmaması mazeret kabul etmez bir eksikliktir.
İtham Ediyorumuyla ünlenen Zolaya ayrılan yerin
binde biri, Müdafaanamesi aynı zamanda tüm mazlum
ulusların soylu bir destanı olan Ebül-Kelam Azada
ayrılmaz. Ya Dehlevi, ya Mevdudi? Hak getire. Üstad,
düşmanın sözetmediği dosttan bihaberdir.
Gandhi, gerçekten çağın tanıdığı
kurtuluş önderlerinin en namuslularından. Ancak
batının büyük olmasına izin verdiği,
hatta kimi hesaplarla olduğundan fazla büyüttüğü
biri. İşlerine öyle geliyor. Emperyalizm karşısında
ezilen milletler ille de başkaldıracaksa, bu başkaldırıya
zararsız bir örnek gösterilmeliydi. Pasif direnişin
yılmaz savunucusu Gandhi bu iş için biçilmez kaftan.
Gerçeğe İngilizlerin Gandhi hayranlığı,
Mahatmanın Hint Kıtasındaki İngiliz
can ve mal varlığını Düşmanlarını
bağışla. sloganı altında titizlikle
korunmasındandı.
Üstadın fikir coğrafyasıyla inanç coğrafyasının
ayrılığından sözederek bu durumun ona
hep ihtiyat ve şüpheyle yaklaşılmasına
sebep olduğunu belirtmiştik. Ve isimler konusunda
düştüğü yanılgılardan sözetmiştik.
İnançla düşüncesinin arasını izole eden
düşünürün isimler koleksiyonu tam bir cucuna. Fikretle
Akife aynı yürekte yer bulabilmek herkesin karı
değil. Şu söze ne demeli: Olempin huzurunda
saygıyla eğiliyorum Üstad daha sonraları
putpereste bir medeniyetin önünde saygıyla eğilinmeyecegini
öğrenmişti. Devam edelim: Ama ondan daha yüksek
zirveler de var. Güneş önce Himalayadan doğmuş
ve bütün Asyayı aydınlatmış. Şimdi
de Avrupayı aydınlatıyor. Bu görüntü gördüğü
her güzele vurulan avare aşık görüntüsü. Olemp
ve Himalayaların müşrik rüzgarları Meriçin
aklını başından aldığında
henüz Hırayı tanımıyordu. Asıl
isimlerden sözetmek istiyordum ben. Çünkü bunlardan daha
vahim yanlışlara düşülmüş. Birlikte
okuyalım Kültürden İrfana yazarının,
genç bir ilahiyatçının tezine düştüğü
şu talihsiz notu:
Cevdeti ne pahasına olursa olsun maddeci ve İslamiyet
düşmanı göstermek istemiş. (Tez sahibinden
sözediliyor. M. İ..) İkinci Meşrutiyetten
kalma bir peşin hüküm.
Abdullah Cevdet materyalistlikten irtidat edip Müslüman
olmuştu da üstattan başkası duymamış
mıydı bunu? Biyolojik materyalizmin İslam
topraklarındaki Ebu Cehilliğini üstlenen Cevdet
hakkında peşin olmayan hükmün ne olduğu söylenmiyor.
Gerekçe, yoksa şu dillerde dolaşan malum fısıltı
mı: İ. Hakkı Konyalının önünde
ölüm döşeğindeyken harf devrimi konusunda düştüğü
yanılgıyı itiraf ederek günah çıkartmış
A. Cevdet. Evet Meriçten yanlış olmayan hükmü
öğrenemeden devam edelim:
O dönemin Müslümanları Dozyyi çevirmesini affedememişlerdi
üstadın. O sınır tanımayan tecessüs
birçoklarının rahatını kaçırmıştı.
A üstadım siz affedebildiniz mi Cevdeti. Hem siz niye
affedeceksiniz ki. Cevdet size değil İslama küfretmiş,
hakaret etmiş, düşman olmuştu. O dönemin
müslümanlarının affedemediğini bu dönemin
müslümanları affedebilmişler mi? Nereden almışlar
bu yetkiyi? Baştan sona bir küfür ve o pak damene atılmış
iğrenç bir çamur deryası olan iftiranameyi yazamadığı
için çeviren Cevdeti affedebilecek bir hoşgörü müslümanın
defterinde yazmaz.
Meriç, iltifatlarında eli sıkı biri olarak
tanınır. Batının yeniçerileri adını
verdiği bu ihanet çetesinin elebaşısını
sınır tanımayan bir tecessüs payesiyle
nasıl da taltif edebiliyor. Evet sınır tanımaz,
Allah sınırı, din sınırı,
iman sınırı tanımayan bir tecessüs,
Kendi elleriyle gözlerini çıkaran bir idrak hastası
karşısında bu kadar yatkın ve müşfik
olamazsınız üstadım. Celal Sılay için
İnananların ve dövüşenlerin safına
katılamadı. diye hayıflanan Cemil Meriç,
ömrü boyunca inananların inançlarıyla dalga geçmiş,
bu toprakların hainlerine kargalardan beter kılavuzluk
etmiş biri için bu kadar babacan tavırlı
olamaz. Olmuşsa, yangın kulesinin güvenilir nöbetçisi,
nöbette uyumuş demektir. Değilse, imanları
kundaklayanların temize çıkarmanın anlamı
ne? Birçoklarının rahatını kaçırmıştı
diyor. Yangından, rahatı kaçmayan yalnızca
ateş böcekleridir. Bitmedi: Dozyyi çevirirken de
başlıca amacı, Müslüman yazarların Hıristiyan
tarihçiyi düzeltmeleri idi. Pes doğrusun. Meriçin
hafızası kendisine ihanet ediyor. Yoksa bu aykırı
söyleme kendisi bile inanmaz. Bu iddianın paçalarından
tutarsızlık akıyor çünkü. İslam düşmanlığıyla
ünlenmiş Abdullah Cevdet garezkar Dozynin History
of İslamını Müslümanların düzeltmesi
için niye çevirsin? Bu kadar iyi niyetli olan kendisi düzeltir.
İnançlarına küfreden hacimli bir kitabı düzeltsin
diye çevirmek dünyanın neresinde görülmüş? Üstadın
bu konudaki açık yanlışına değinditen
sonra bu konuyu biraz açacağım:
Genç Osmanlıların başlattığı
batı kaynaklı kültür tahribatı çeviri kitaplarla
doruk noktasına ulaşmıştı. Batının
üçüncü sınıf yazarları da dahil, bir çeviri
yaylımına tutulmuştu Osmanlı aydını.
Toplumun tüm değerlerini ateş altına alan
ihanet çetesi içinde bir grup hedefin kalbini nişan
almışlardı: Din. Abdullah Cevdet ve H. Cahit
Yalçın bunlardan ikisi. İkisi de hemen hemen aynı
tarihlerde (1905-1913) iki oryantalistin İslam Tarihini
çeviriyorlardı.
Meriç Sehbenderzadeye ayırdığı bölümde
(Kültürden İrfana) Fuat Köprülünün çevirisine
varana dek tüm İslam Tarihi çevirilerini almış.
Tümünü mü? Değil. Birini, hem de en önemlisini atlamış;
papanın sadık adamı Caetanininkini.
Bu çeviriler bir neslin imanına düşen iki cehennem
kıvılcıma gibi yanmış, kül etmiş.
Asım Köksal Hocadan dinlemiştir; Yalçının
çevirisinin 1924de devlet eliyle bastırılıp
yönetim kademesindeki üst düzey bürokratlara bedava dağıtıldığını.
Yerli Volter A. Cevdetin çevirisinden de aynı iltifat
esirgenmemiş. Sonra mı? Biliyor olmalısınız;
yılın ortalarında solcu-Maocu iki dergi Atatürkün
din hakkındaki görüşlerini bulduk diye mal bulmuş
Mağribi rolü kesiyorlardı. Buldukları bir
şey yoktu aslında. Bizdeki solun düştüğü
fikri sefalet diz boyu. Marksın bile yüzüne tüküreceği
solcularımız vardır bizim. Aslında peygamberimizin
ve İslam hakkındaki o görüşler M. Kemale
değil Yalçın ve Cevdetin çevirdikleri Caetani
ve Dozyye aittir. Sömürgeciliğin bu iki keşif
erinin yalanları, yazıldıkları ülkelerden
hayli uzakta müşteri toplayacaktı.
Evet, Meriçin Oysa Cevdet yobazlığa düşman
irfana aşık bir şairdi. (Kültürden İrfana,
87) diye alkışladığı bu ihanet
örneği Osmanlının son döneminde Bahailiğin
resmi din olarak tanınmasını Cumhuriyet döneminde
ise Hıristiyanlığın resmi din olmasını
isteyecek, ardından batıdan damızlık
erkek getirilmesini teklif edecektir. Süleyman Nazifin
Bari küfründe samimi ol. Dediği bu adam Meriçin
üstüne titrediği dilin ve harflerin de katili.
Latin harflerini, kimsenin aklında yokken, ilk o teklif
eder, hem de daha Osmanlı döneminde. Bütün bunlara
rağmen kendini üstada sevdirebilmesi, A. Cevdetin
en büyük başarısı.
SONUÇ
Tefekkürden, irfandan, hikmetten, şuurdan ve bilgiden
gün gün uzaklaştırılan bir nesle mensubuz.
Müslüman gençlik hazıra konmak istemekle kendi kuyusunu
kazmış oluyor. Bilmek istemiyor ki her ciddi çıkış
çok çetin emeklerle elde edilebilecek fikri ve ruhi bir
birikimin ürünüdür. Rüyalarımızı süsleyen
makinalı tüfe