Ana Sayfa
Kimdir
Eserleri

Fildişi Kule

Albüm


Blog
Forum
İrtibat
Künye


Fildişi Kule


Cemil Meriç

Mustafa  İslamoğlu


BAHTIMCA
Günceden Seçmeler
Denge Yayınları
Sayfa: 67-102
Ekim, 1997

 

ÖNSÖZ YERİNE

 

…………….

 

            Dergilerin sayfaları arasında kaybolup gitmesine gönlümüz razı gelmediği için Cemil Meriç için yazdığımız bir eleştiriyi de kitabın sonuna yerleştirdik. Meraklısı için hayli yararlı olacağını sanıyoruz.

……………..

 

Sayfa: 7

……………………

 

           

                                                 

                                                

 

                                                           Cemil Meriç

 

            Zor mesele Cemil Meriç. Çok uçlu bir yumakla karşı karşıyayım. Çözmek istedikçe yeni yeni uçlar geliyor elime. Bu uçlardan hangisi benim aradığım? Beni yumağın merkezine götürecek olanı hangisi bunların? Ya da bir uç aramak zorunda mıyım? Kafasında saç adına sadece üç tel kalmış olan kelin berber önündeki tavrını takınıp, “Bırak dağınık kalsın.” mı diyeyim?

 

            Önünüzde bir uçak var dikeyine de uçabilen. Ve silsile infilaklar, sürekli ve seri. Her infilakla bir parça düşüyor yere, karaya, suya; Mitoz bölünme, ama her yenisi eskisine benzemiyor. Nerede bunun ‘karakutu’su? Sırrı onda. Belki de yok böyle birşey. Salt esrarını korumak için duyurdu bize infilak seslerini. Belki o da yok, infilak da yok, bir yanılsama, bir kulak şakası, o kadar.

 

            Her konakta bir uzvunu bırakan ve her konaktan bir şeyler alarak yola revan olan san’at dünyamızın serazat “Evliya Çelebi”si kendisini tanımak isteyenleri ardından koşturarak yoruyor. Zevk alıyor bundan. Adeta bana ayak uyduramazsınız dercesine, tecessüsperest, dünyalar deviriyor ayaklarının altına.

 

            Onu tanımak için onun izinde dolaşmak zorunda mıyım? Bu mümkün değil, belki gereksiz de. Rabia’nın dediği gibi; “Bin bir şüphesi olan bin bir delil arası, bana tek delil yeter.” de diyebilirim. Herkes göze alamaz Meriç’in izini sürmeyi. Herkes felsefeden sosyolojiye, tarihten şiire, hikemiyattan edebiyata; ya da Dante’den Rüşd’e, Hegel’den Haldun’a, Jung’dan Hayreddin’e, Marx’dan Şeriati’ye, Afgani’den Gandhi’ye atlayamaz.

 

            “Kendi semasında tek yıldız” olan koca adam öldü. O da ne? Tıss. Çıt çıkmıyor. Belki çıkıyor, ama sadra şifa bir çalışma yok ortalıkta; düşünür Meriç’i, şair Meriç’i, materyalist Meriç’i, sosyalist Meriç’i, şövenist Meriç’i ve Müslüman Meriç’i ele alıp inceleyen, bıraktığı mirası yeni nesillere tanıtma amacı güden çalışma yok. Birkaç gazete ve dergide ‘kurtancalık’ kabilinden bir iki başsağlığı yazısı. Kitap Dergisi de kadirşinaslık etmese (Temmuz-Ağustos 97), Cemil Meriç’in, ardında derin fakat anlamsız bir sükut bıraktığına inanmamız gerekecek. Bizde adettir ölenin ardından ağıt yakmak. Ağıt eskilerin ‘malumu ilam” dedikleri şey. Diyeceksiniz ki: Kına yakacak değillerdi ya! Doğru. Her ikisi de çıkacak; ağıt yakanlar da, ‘oh be kurtulduk’ havasıyla kına yakanlar da. Ancak, gelecek kuşakların, hatta kendi kuşağımızın cidden küçümsenemeyecek bir mirastan yararlanması için meşale yakacak olanlar nerede? Hadi onu ele alanlar “Cemil Meriç’çi”; ya ele alması gerekip de alamayanlar ne’ci?

 

            Zavallılığımız paçalarımızdan akıyor. Hani Meriç’i tahlil eden adil ve mutedil yazılar? Hani efradına cami ağyarına mani bir Cemil Meriç eleştirisi? Yazılmayışının sebebi, kendi deyimiyle “derbeder ve dağınık” birini eleştirmenin zorluğu mu, yoksa eleştirenin ‘tu kaka’ edildiği, ‘saygısız, hoşgörüsüz” ilan edildiği bir toplulukta yaşamanın getirdiği ‘aydın ödlekliği’ mi?

 

            Eleştiri Sanatı

 

            Meriç’i eleştirmenin kendine özgü güçlüklerinden sözediyoruz yukarıdan beri. Eleştiri başlı başına bir sanattır, üstelik zor bir sanat. Bu sanatı icra edecek olanlar için kısaca maddeler halinde kimi genel geçer tesbitler yapalım:

 

1.      Ehliyet: Ciddi eleştiri ehliyetli eleştirmenin elinden çıkar. Öncelikle bu işe ehil olunup olunmadığı sorusu sorulmalı. Ehil olmayanın yapacağı bir şey yok mu? Var elbet: Tanıtmak. Eleştiri başka. Taine, “Eleştirmek hüküm vermektir” der. Ele aldığı konuya hakim olanlar verir hükmü. Eleştirmek ehliyetin belgesi değildir. Ehilseniz eleştirmek sizin için bir sorumluluk olur.

2.      Araştırma: ‘Tesessüs’ de diyebilirsiniz. Üstünkörü okunan birkaç eser eleştirmek için yeterli olmayabilir. Bir arkeolog gibi kazmayı çok dikkatli vurmak, bulguların gerçek değerini iyi tesbit etmek, değerli olanı olmayandan ayırabilecek bir yeteneğe sahip olmak gerekir. Eleştirmen, muhatabının ulaşa bildiği her ürünü gözden geçirmek zorundadır. Kolay bir iş değildir bu, azim ve sebat ister. Değilse uğruna bu kadarcık zahmeti göze alamadığımız birini ‘eleştirme hakkı’nı kullanmayacağız demektir.

3.      Uyanık Bir Şuur: Söz büyü, sanatkar ise büyücü. Aleti kelimeler. Tüm mahareti dilinde, dolayısıyla kaleminde. Muhatabı kendine hayran etmek için sahnede kelimelerini kullanarak numaralar yapan bir illüzyoncu. O çok parlak kelimelerin, çarpıcı ifadelerin büyüsüne bir kez kaptırırsanız kendinizi, işte yuttunuz namarayı. Sadece bir hayransınız artık, kelimelerin büyüsünü kapılıp ardından sürüklenen bir hayran; kelimelerin yani “yalanların.” Ele aldığınız kişi çarpıcı bir üslup sahibiyse çok daha tetikte ve uyanık olmak zorundasınız. İfadelerin parlaklığı gözünüzü kamaştırabilir, asıl görmeniz gerekeni göremeyebilirsiniz. Hayranlık bir teslim bayrağı. Ondan sonra yazdığınız bir methiye değil bir eleştiri olduğuna gelin de inandırın beni.

 

            Eleştiri sanatına ilişkin bu genellemelerden sonra Cemil Meriç’i eleştirmenin netameli bir iş olduğunu kabullenerek girelim söze. Eleştirmenin “tükürmek” demeye gelmediğini bilen “yukarı bıyık, aşağı sakal” biçiminde düşünemez. Bu mantıkla eleştiriden kaçanlar, tükürmeye niyetlenmiş olduklarını ima etmiş olurlar. Öylesine bir eleştiriden hazer etmek kişinin centilmenliğine delil değildir.

 

            Yukarıda, ‘eleştirmenin bir hakediş olduğunu söyledik, hak etmek için de ter dökmek gerektiğini belirttik. Bunun gibi eleştirilmek de bir hakediştir. Cemil Meriç eleştirilmeli. Onu eleştirmek için dökülecek terler boşa gitmeyecektir. O çok şey yapmıştır ve yaptıklarıyla da eleştirilmeyi haketmiştir.

 

            Hiçbir şey yapmayanların eleştirilmeye ne hakları var.

 

            Meriç’in ele alınmayışında kusur yalnız geridekilerin değil elbet. O bir anlamda müstehaktır buna. Sakin olun; anlatayım:

 

            Bir topluluğa, bir ekole, bir ideolojiye nisbet edilmek aydının alınyazısı. Sosyal hayatta herkes bir camiaya mensup olmakla varlık bulur, bir familyaya mensup olmakla hayatiyet kazanır. İnsanlık familyasına mensup olmak yetseydi, insanlar ilahi kudretin eliyle “şu’be” ve “kabail”e ayrılmazdı. Açık konuşalım: Meriç konumunda olan birine kim ‘bizim’ diye sahip çıkabilirdi? Konumu yoktu ki onun. Her cemaat onda kendinden bir parça bulabilir lakin hiçbir cemaat “Cemil Meriç benim parçam.” diyemez.

 

            Bu hoş bir şey mi peki? Bilemem, ancak inanç bağlamında hiç de hoş olmadığı ortada. Kudretin eli ortada olmayı ‘ortada kalmak’la cezanlandırıyor. Bir de şu: Üstad, H. Ziya Ülken için şakirtsiz hoca der ve sorar: “Hani takipçileri?” Aynı soruyu kendisi için de sorabiliriz. Herkesin yetişmesine katkıda bulundu fakat şakirt yetiştirmedi. Her okulda vardı ama onun hiç okulu olmadı. Bu onun hem iyi hem kötü yanı. Sebeplerini ileride ele alacağımız bu durum onun adına bir şanssızlıktı belki de.

 

            Her ‘tuttum’ deyişimizde elimizdin altından kayıveren bu delişmen kuşu yakalamak bizim boynumuzu aşan bir iş. Bu ülke yazarını değerlendirebilmek “cesaret” ve “ustalık” ister. Meriç Usta karşısında ustalık taslamak ne haddimize. Geriye ‘cesaret’ kalıyor. (Belki de cehaletten) O da olmasa bu konuyu yüzüstü bırakacağız. Ancak, bize özgü bir ihanete ortak olmamak için bu zorlu uğraşa soyunduk. Anma yazılarıyla defteri çoktan dürülmüş birini gündeme getirmemiz boşuna değil. Anılmayı, ölümsüzlüğü “yığınların dilinde bayağılaşmak” olarak gören biri için anma yazısı yazmak ikrama geçmez. Biliyorum ki onun bu sözü “Aşıklarını kaybeden bir dilberin merareti” değildi, inanarak söylemişti. İşte böyle biri için bu yazı da bir kadirşinaslık göstergesi olmayacak.

 

            Baştan ayağa nesnel bir eleştiriden söz edilemez. O zaman eleştiri bir sanat değil ilim olurdu. (Sahi ilimler ne kadar nesnel ki?) Verdiğimiz hükümlerin (varsa) nesnelliğe eklenmiş bir öznelliği içinde taşıdığını itiraf etmeliyim.

 

            Nereye Yakışır?

 

            Geneli kucakladığı için şöyle klasik bir başlık da atılabilirdi: Meriç’in Yeri Neresi? Fakat bu soruya karşılık aramak bir kürenin köşelerini bulmaya çalışmaktan farksız… Atıldığı düşünsel serüvende seyyaliyeti zamanla yarışan birine nasıl yer beğeneceksiniz? Aralıksız hareket halindeki bu düşünceyi bir karede dondurup görüntüleyebilmek oldukça güç. Güç, çünkü serazat, “dizginlenmez bir idrak” ve biraz da hercai. Ama ‘seyip’ değil, başıboş izlenimi bırakmıyor insanda. Kendi diliyle “alacalığı içinde mütecanis”. Bir halk şairinin şu dizesi onu tanımlamakta başarılı: “Ne desem yakışır kınalar gibi.”

 

            Meriç’e yer beğenmeye çalışanları o hep yanıltmıştır. Kendisi bir taraf değil ‘her taraf’ olmak için can atmış. Olmuş mu? ‘Evet’ demek biraz zor; ‘her taraf’ mı olmuş, ‘bertaraf’ mı olmuş, pek bilinmez. Kendisi de bilmiyor bunu, “mahşerde belli olacak” diyor. Tek taraftarlığı, tek taassubu var Meriç’in: Hakikat. Bir defineci heyecanı içinde onu bulacağını sandığı her izbeye kazma vurmuş, her kazıda bulduğu hakikat kırıntılarını, sahteleri de içinde olmak üzere, düşünce koleksiyonuna katmıştır. Bu yüzden eserleri ‘Birbinçeşit Mağazası’dır. Vitrini seyredenlerde düşüncesinin pek zengin olduğu kanaatini uyandırır. Kitaplarının adına bakınız: Bu Ülke, kırkambar, Kültürden İrfana, Umrandan Uygarlığa, Bir Dünyanın Eşiğınde ve Bir Facianın Hikayesi. Bu kitapların iki ortak özelliği vardır. Bu, isimlerinde bile kendini belli eder.

           

1-     Çeşitlilik

2-     Hareket

 

            Çeşitlidir; hepsi bir ‘Kırk Ambar’dır eserlerinin. Okurken bir koleksiyonlar koleksiyoncusunun vitrinini seyreder gibi olursunuz. Ansiklopedik bilgi deposudur kitapları. Belli çerçeve içinde atlanmayacak dal, değinilmeyecek koru, söz edilmeyecek isim yoktur. Tasnif yönünden Meriç’in eserlerini Said Nursi’nin eserlerine benzetirim. O da öyle; Mektubat, Sözler, Şualar, Lemalar, Muhakemat… gibi.

 

            Hareketlidir, dedik. Kültürden İrfana, Umradan Uygarlığa… Bir göçü, bir yolculuğu çağrıştırmıyor mu? Yazılar, herkesin göze alamayacağı bu oldukça tehlikeli ve yorucu yolculuğun kayda geçirilmesinden başka bir şey değil.

 

            Peki yukarıdan beri anlamaya ve açıklamaya çalıştığımız bu özelliğinin temelinde yatan şey ne? Galiba bu sorunun cevabını bulabilirim. Bunun için de önce Meriç’in ‘düşünce’ ye ne anlam yüklediğini bilmemiz gerekiyor. Tılsım şu tanım ile çözülüyor: “Düşünce, heyecandır evvela, bulanıktır, coşkundur, serseridir.” Sanırım ‘tefekkür’ün onu cezbeden yanı da sözkonusu bulanıklığı, coşkunluğu ve serseriliğidir. Tanımın doğruluğu tartışılır, ancak bu tanım ‘tefekkürün nesnel bir karşılığı olmaktan çok düşünce dünyasının Sindbad’ı olmayı kafasına koyan birinin yapacağı işe bulduğu sanatkarane bir kılıftır. Meriç, kimi tavırlarının mizacından kaynaklandığını farkettirmemek için üslubunu bir ‘peçe’ olarak kullanır ve topu ‘tefekkür’ vs. gibi soyut kavramlara atarak işin içinden çıkar.

 

            Üstadı düşünürler arasında hangi sıraya koyacağımıza geçmeden onu disiplinler içerisinde nereye yerleştireceğimizi, daha doğrusu bir yere yerleşmeyeceğini bile bile, tartışalım.

 

            Düşünür mü? Teoriysen mi? Edebiyat tarihçisi mi? Sanat tarihçisi mi? Düpedüz tarihçi mi? Şair mi? Denemeci mi? Eleştirmen mi? Sosyolog mu? Filolog mu? Hangisi? Belki hepsi belki hiçbiri. En iyisi bu konuda kendisini konuşturmak. Mağaradakiler yazarının gönlünde yatan arslanı merak etmez misiniz? O halde okuyun “Yapraklar /  Bir”den:

 

            “Herhangi bir batı ülkesinde büyük bir fikir adamı, bir teoriysen olabilirdi. Ezdiler.”

 

            Bir gazetede yayımlanan söyleşisinin bir yerinde öyle der: “Ben Fransızca hocasıyım, sosyoloji hocasıyım. Bir adam her şeyi yapamaz ki. yıkılması gereken bir putu yıkıyorum.” “Ben tefsir kitabı, hadis kitabı yazmıyorum ki? Benim yaptığım bu. Daha çok Avrupa edebiyatını bilirim.” (Yeni Devir, 9 Ocak 81)

 

            Bir yazısında edebi türler içinde kendi yerini ‘denemeci’ olarak tesbit eder.

 

            O da birçokları gibi şiirle başlamış yazmaya. Nedendir bilinmez, daha sonra şiiri bırakarak nesre yönelmiş. “Şiiri bırakarak” dedim ama galiba yanlış. “Şiiri nesre taşımış” demem gerekti. Yazdıkları tamamen mensur şiir. Bu konuda sözü kendisine bırakalım: “Topyekun hüküm: Cemil Meriç, şiirden kaçmaya çalışan, fakat bir türlü kurtulamayan bir düşünce adamı.” Kendisi için verdiği hüküm bu; onu ondan daha iyi bilecek değiliz ya! Bütün bunlara rağmen Cemil Meriç önce ‘düşünür’ sayılmalı. O halde düşüncedeki yeri neresi?

 

            Önce merak ettiğim bir şey var; “Vak’a-i Hayriye’den beri bizde İslam tefekkürünün büyük ismi çıkmamıştır.” sözüyle silip süpürdükleri içerisine kendisi de girer mi? Bilmiyorum. Kendisini bir ‘mütefekkir’ gördüğü bir gerçek.

 

            Yukardaki genellemenin üç istisnası var: Cevdet Paşa, Tunuslu Hayreddin ve Said Nursi. Bu isimleri takdir eder ama bunların devamı saymaz kendisin. Gönlü bunlardan, kafası ‘müstağrip’ dediklerinden yanadır. Meriç’in tefekkürde nesebini tesbit etmek kolay değil. Aradığımız isimlerden geriye bir Ahmet Midhat Efendi kalıyor. Bir Ahmet Midhat hayranından Kırk Ambar’ın arka kapağını okuyalım:

 

            “Hepimiz Ahmet Midhat Efendi’nin çocuklarıyız. İlmi tecessüsümüz yüz yıldır onun çizdiği sınırları aşamadı. Rıza Tevfik veya Hilmi Ziya felsefeyle uğraşan birer Ahmet Midhat. Hüseyin Rahmi’yle Kemal Tahir hikayeci Ahmet Midhat’ın devamcıları. Ahmet Rasim’den Ali Kemal’e Peyami Safa’dan Burhan Felek’e kadar her gazeteci bir yanıyla Ahmet Midhat. Kırk Ambar yazarı da ‘Hace-i Evvel’in sayısız şakirtlerinden biri.”

 

            Üstadın Ahmet Midhat’ta bulduğu neydi? Bir bilebilsem. Kimilerinden ısrarla esirgediği beğenisini Efendi için bunca saçıp savurmasına bir anlam verebilmiş değilim. Bizim tanımadığımız bir yanını mı keşfetmişti. Meriç ‘Hace-i Evvel’in de böyle göklere çıkarıyordu onu. Hatta onun tevazu kastıyla kitaplarına attığı ‘Hace-i Evvel’ (ilkokul öğretmeni) imzasını hüsnü teveccühle, bir paye gibi kullanıp, onunla da yetinmeyerek Ahmet Midhat’ı ‘Hace-i Ahir’ ilan etmesi anlam veremediğimiz bir tutum. Büyüklerin zaafları da büyük. İsimler konusunda üstadın tek yanılgısı değildir bu. İlerde gelecek. Burada sayması uzun sürecek bir yığın isim konusundaki isabetsiz hükümleri üstad için bir eksi puan deyip konumaza dönelim ve soralım: Kim bu Ahmet Midhat?

 

            İstanbul ortadireğinden. Gençliği ünlü Midhat Paşa’nın himayesinde geçmiş. Adını ad edinecek kadar içli-dışlı. Fransızcayı bir batılıdan öğrenmiş. Öğrenmekle kalsa gene iyi. Kelimenin tam anlamıyla bir ‘müstağrip’ olmuş. Gözünu kin değil batı bürümüş. Önce hikaye ardından roman, gazete derken Ahmet Midhat halkın en çok okuduğu biri olup çıkmış. Namık Kemal’in de içinde olduğu 1873 Rodos sürgünlerinin içinde oluşuna bakmayın siz, çağdaşlarınca yağcılığa suçlanacak kadar sakin ve uzlaşmacı bir tip. Meriç gibi, korktu dedirtmemek için susmayıp haykıran bir mizaca sahip değil. Efendi’nin amiyane üslubu da ters Meriç’e. Yoksa üstadın bunca göklere çıkardığı Ahmet Midhat’ın eserlerine mercek tutmamasını neyle açıklayabilirsiniz? Büyük demek yeterli mi? Neresi büyük? İş ona gelince üstad sus pus. Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi onun şakirtleri. Çok velut ama kalite yok. Birkaç romanını okumuştum ilk gençliğimde, aklımda Dürdane Hanım kalmış. Yeniden bakmak biraz sıkıcı oldu. Efendi’nin çok özel bir farklılığını göremedik, hele ‘deha’dan hiç söz edemeyiz. Batıperestliği de işin cabası. Bütün bu ayrılık ve aykırılıklara rağmen Midhat ve Meriç kimi yanlarıyla benzeşiyorlardı. Belki de Meriç’i ona bağlayan bu yanlarıydı. Örneğin ikisi de ansiklopedik bir hafızaya sahipti. İkisi de fikirde ‘telif’çiydi. İkisi de çok türde eser vermiş (poligraf)ti. Tecessüsleri en uç noktalarda seyrediyordu. Batıyı tanımak konusunda da aynı gözede buluşuyorlardı.

 

            Bütün bu ortak noktalar Meriç’in Ahmet Midhat hayranlığına inandırıcı bir gerekçe sayılamaz. O halde işin gerçeğini konuşalım; hem de Meriç’in dilinden:

 

            “İmzamı taşıyan her yazıda ben yaşıyorum. Bütün bu neviler kendimi anlatmak için bir vesile. Bir Balzac’ın, bir İbn Haldun’un, bir Makyavel’in arkasına gizleniyorum.” (Mağaradakiler, 450)

 

            İşte Meriç’e özgü doğrusözlülük. Evet o Ahmet Midhat’ı büyütüyordu ki arkasına saklanabilsin. Kendi büyüklüğünü söylemeyi edebe aykırı bulduğu için yüceltiyordu Efendi’yi. “Şakirdiyim” demesi pek inandırıcı gelmiyordu bu yüzden.

 

            Meriç’e hocalardan bir hoca beğenmek gördüğünüz gibi pek kolay değil; çağdaşları içerisinde bir yere oturtmak da öyle. A. Hamdi Tanpınar, Erol Güngör ve Nurettin Topçu arasında bir yerlere yakıştıranlar var. H. Arslan sözkonusu isimleri işaretleyerek hükmünü veriyor: “Cemil Meriç’in Türk düşüncesindeki yeri, yukarıda anma fırsatı bulduğumuz düşünürlerin yanıbaşıdır.” (Kitap Dergisi, a.g.s.) “Türk Düşüncesi” mi? Ne demek o. Obje için mi süje için mi geçerli pek belli değil. Obje (düşünce) içinse cevabının yine Meriç versin: “Düşünce ezeli bir hakikat, ne İran’ın ne Turan’ın imtiyazı.” Geçelim ve dönelim konumuza. Yazar hükmünü daha baştan vermiş: “Türk Düşünce Hayatındaki Epistemolojik Bunalım ve Cemil Meriç.”

 

            Aynı zamanda bir peşin hüküm olan bu ad yanlış. Yazık, bu yanlış üzerine bina edecek yazının gerisini sayın yazar. Sözkonusu isimlerin yanına Meriç’i getirmeden önce, adıgeçen isimlerin bir hizaya sokmak gerekiyor; değil mi ama? Topçu’yu Bergson’la, Güngör’ü Russel’la açıkladınız diyelim. Aynı mantıkla düşünürseniz, Meriç’i İbn Haldun’la açıklayamazsınız. Belki St. Simon’la açıklarsınız; kendine sorarsanız öyle.

 

            Haneye yanlış bir kapıdan “Epistemolojik Bunalım”dan girildiğini söylemiştir. Tezin sahibi, İbn Haldun’un ünlü tasnifi Haber-İnşa’dan yola çıkarak haber karşısında Meriç’in konumunu şu cümlelerle açıklıyor: “Cemil Meriç bu gerçeklerle yüz yüze geldiği her noktada inanmanın yolunun kendisine kapandığını gördü.” Doğru kabul etsek bile bu kapanışın adı “Epistemolojik Bunalım” değildir. Batı terminolojisiyle açıklayamayacağımız bir durumla karşı karşıyayız, ve havada kalır.

 

            Bence mesele ‘bilgi’yle değil “iman’la ilgilidir ve adı “hidayet’tir. Meriç’in kendisi sorunun adını çok daha önceden doğru olarak koymuştu. Sözkonusu tez başkaları için geçerli olsa bile Meriç için geçerli değildir. O bu sorusunu çoktan halletmişti: “Vahye inanmayanlar ister istemez bir din peşinde koşacaklardı. Bir müslümanın tanassur etmesi cinnet.” (Kırk Ambar, 453) Tezin pabucunu çatıya fırlatmak için yeterlidir bu sözler. Meriç konuşsun: “Bir kelimeyle İslamiyet ilahı bir hidayettir. Bilgi kafi gelseydi oryantalistlerin hepsi İslamiyet’i kabul ederdi.” Konuya bakışını bir soruya verdiği şu cevapta bulabiliriz: “Heyhat, hidayet ilahi bir lütuf. Ben de belli bir çağın insanı olarak kültürün hizmetinde idim, şimdiye kadar.” Bu çok samimi, bu yürekten itirafla Meriç kendi sorununu çözdüğünü ve saflarını belirlediğini ihsas eder. ‘İrfan’ın hizmetinde olduğunu ilan ederek kıblesini değiştirir. Hidayete ulaşmış biri olarak Meriç’in Tanpınar hakkındaki şu sözleri sözkonusu yazıdaki berhava edecektir: “Tanpınar, edebiyatımıza derin bir irfan, uyanık bir tecessüs, olgun bir zevkle eğilen bir ‘müsteşrik’tir.” Bu sözlerin sahibiyle bu sözlerin muhatabını yan yana düşünmekte hala ısrarlıysanız devam edelim: “Dürüsttür, samimidir, sanatkardır. Ama imanını kaybeden insanın büyük yabancılığı içindedir.” (Kırk Ambar, 203)

 

            Nureddin Topçu da aynı hizada değerlendirilemez Meriç’le. Topçu, üstadın ‘sezgici felsefe’sine bağlı kalarak bir şeyhin eteğine yapışmıştır ama tam tersine St. Simon’un şakirdi Meriç üstadı gibi realist çizgide sosyoloji ve tarihle ilgilenmiştir. Bir Şeyh Abdülaziz Efendi yoktur Meriç’in hayatında.

 

            Sonuç olarak; Cemil Meriç’i sözkonusu isimlerle aynı çizgide değerlendiremeyiz. Kimi yönleriyle ortak paydaları olan bir isim geliyor aklıma: Kemal Tahir. Ancak son tahlilde ayrı dünyaların insanı bunlar. Onun için durmuyorum üzerinde.

 

            O, İbn Haldun’a “İslam dünyasındaki kılavuzum” derken de, Ahmet Midhat’ın şakirdi olduğunu söylerken de, bir St. Simon olabilmek için can attığını vurgularken de, ilk hocasının Romaın Rolland olduğunu ifade ederken de hep hatırıma yukarıya aldığım sözleri geliyor: “Bütün bu neviler kendimi anlatmak için bir vesile.” İbn Haldun dedim de aklıma geldi. Meriç’in onun hakkında sarfettiği “İslam dünyasındaki tek kılavuzum” sözünü ben “İslam dünyasındaki en iyi tanıdığım tek isim” biçiminde anlama taraflısıyım. Üstad hep en iyi bildiklerini öne çıkarıyor; atarken de tutarken de. Bu bir noksanlık değil meziyet. Ancak gönül isterdi ki üstad “Mukaddime”nin  yanında bir de ‘el-Medinetü’l-Fazıla’yı okusun. İki devin mukayesesini Meriç’in usta kaleminden okumak isterdik. Değilse şu durumda İbn Haldun için söylenenlerin pek bir kıymeti kalmıyor. Birinin arkasında kimse yoksa onu birinci ilan etmeye ne gerek var. O zaten birinci değil midir?

 

            Genel yargı: Meriç bir ‘İslam Düşünürü’ değil, Müslüman bir düşünür. Onun İslam düşüncesine ciddi bir katkısından söz edilemez; onu herhangi bir ekolün temsilcisi, geliştiricisi, yenileyicisi sayamayız.

 

            Yıkımların ustası ilan eder kendisini o, düşman ‘ifadesi’ ve ‘hızı’dır: “Ben Avrupa’ya karşı kendi ülkemin, kendi inançlarımın, kendi dinimin müdafaasını yapıyorum. Bu itibarla kendi ülkem de Avrupa’nın gerçek çehresini göstermeğe çalışıyorum. Avrupa’dan bahsediyorum. Sonra ben bunları bilirim daha çok. Ötekilerle yaşarım. Ötekiler dosttur. Dostlarla benim işim yok.”

 

            Düşmanı dostlardan iyi bilen, biriyle yaşayıp o birini yazan bir garip kişilik Cemil Meriç. “Bir çağın vicdanı olmak isterdim” diyen birinden bundan başkası da beklenemezdi zaten. O Sirakuzalı Arşimed gibi “Dairelerime dokunmayın!” diyecek kadar hasbileşseydi düşünce üretmekte batıdaki meslektaşlarından hiç de geri kalmazdı. “İdeoloji ifraz etmek” yabancılaşmış aydının görevi. “Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak” istemenin faturası yaşadığınız zamana koşut değişimlerden geçmekse, Meriç’i konumsuzluğundan dolayı suçlayamazsınız. Bir kararda duramazdı. Onun bu özelliği düşüncesinde olduğu gibi ‘dünya görüşü’nde de kendini belli eder. Yanlışlığı yok, bilerek böyle kurdum cümleyi. Düşünceyle dünya görüşü ayrı olur muymuş? Diyeceksiniz. Cemil Meriç için ‘Evet!’. ‘Dünya görüşü’ derken ‘hayat tarzı’nı da birlikte kasdettiğimi belirteyim. Buyurun:

 

            “Marksistim dediği zaman tek işçinin elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak, korktuğu için sustu dedirtmemek istiyordu.”

 

            Bu itirafı sırf Marksistliği için geçerli değil elbet, bu onun tabiatıdır adeta: Düşüncesiyle hayatı arasında ses geçirmez bir duvar… Bu yüzden emin olamaz kendinden. Tüm varlığıyla inandığını bile bile: “İnanıyor muyum, inanmıyor muyum, belli değil. Mahşerde belli olacak.” demesi bundan. Bu sözlerin ne anlama geldiğini bilerek, doğru sözlü olduğu için söylüyordu; kaytarmıyor, eğip bükmüyordu başkaları gibi. Çünkü onun ‘Müslüman olmak’tan ne anladığı açıktı: “Evet, İslamiyet’i gerçekten tanımak için onu bütün icaplarıyla yaşamak, yani ‘Müslüman’ olmak şart.” (Kültürden İrfana, 80)

 

            Peki, şimdi ne mi olacak? Trajedi, trajedi olacak. Oldu. Böyle bir trajediyi yaşadığını biliyordu Meriç. Sağcıyken de solcuyken de hatta İslamcı çizgiyi benimserken de bu trajediden kaçamadı. Onun için yaranamadı o naftalin kokan ‘sağ’a da ‘sol’a da. Tesadüf mü bilemem: Ne cenazesinde en ön sırada gördüğüm Ahmet Kabaklı Türk Edebiyatı’na almış onu, ne sol esnafı Türk ve Dünya Büyükleri Ansiklopedisi’ne almış. Mazeretlerini çıkartamadım.

 

            Fırtınalar kafasında kopar üstadın; her şey zihninde olup biter; kasırgalar, tipiler, rahmetler… Düşüncesinde oluşan değişimler yansımaz hayatına. Onu tanımakta güçlük çekilmesinin en büyük sebebi de budur ya. “Karanlıklara çivileniş”i onun bu zaafına ilahi kudret eliyle geçirilmiş bir meşru mazeret kılıfı olduğu düşünülemez mi?

 

            Yaşamındaki bu trajediyi çok güzel açıklar. Celal Sılay’dan sözederken: “Ben kitapları tanıyordum, o insanı.” İnsanı, yani ‘hayatı’. Doğru. Onun söyledikleri ‘hayatı’ değil ‘kitabi’dir. Hayatı kitaplardan tanımıştır. Ama kitaplardaki hayatla yaşanan arasında uçurumlar vardı. “Bu ülke” derken dahi kitapları kastediyordu ve tabii kitap kurdu ‘aydın’ları. Oysaki “Bu Ülke” aydınlardan müteşekkil değildi ve yalnız kitaplardan öğrenilemezdi. “Alınyazısı aldanmak ve aldatmak” olan yabancılaşmış aydınlar “Bu Ülke”nin gerçeği değil yalanıydılar. Sorulsa yeridir: “Efendisinin ilaçlarını çalıp içen ahmak uşak”ları tanımak için bir ömür harcamaya gerek var mıydı, diye. Carlye’ın “Tarihi büyük adamlar yapar.” cümlesinde ifadesini bulan tezine inanıyor muydu yoksa Meriç? Halkı tanımak için çaba göstermemesi bu yüzden mi? Eğer böyleyse şu sözlere ne demeli: “Sokakta insanlar boğazlanırken düşüncesinin asaletine sığınarak elin konunu bağlamak, düşünceye ihanettir.” Zola için: “Haklı olmak yetmez, baldıranı da içeceksin.” diyen Meriç baldıran içmeye hiç de istekli olmadı, bu sözler kendi dışındakiler içindi. O adeta bunları söylemekle görevini ifa ettiğine inanıyordu. Doğru bildiğini haykırmak onun en ileri düzeyde eylemiydi ve o bu eylemden hiçbir zaman geri kalmadı.

 

            “Fildişi Kule”. Düşünürün trajiğine en uygun mekan. Tam Meriç’e göre. Hiç inmedi o kuleden. Biliyordu bunun ne demeye geldiğini: “Fildişi kule, davasız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi.” Kulenin mukimlerine, dolayısıyla kendisine pay ayırmadan olur mu? “Ama her mücahit o tekkede silah kuşanır.”

 

            Üstadın düşüncesiyle hayatı ayrı da, ruhu bir mi? Önce o konuşsun: “Açlık; midenin, etin ve ruhun açlığı. Hayalindeki dünyalar birer birer yıkıldı. İmandan şüpheye, şüpheden inkara, iknadan maddeciliğe geçiş.”

 

            Bu kez fırtına kafasında değil kalbinde; fırtınaların en çetini, en can yakıcısı. Şairin dediği biçim: “Yürek elbet acıyor esvap değiştirirken”. Bu acıyı yüreği esvap değiştirenler bilir; yanı ‘ruhu acıkanlar’. Doyurmak için eline geçeni ağzına atan bir miskin tavrıyla yüreği seyahate çıkarmaktı onun yaptığı. Neydi Bayezid’in ünlü sözü: “Aramakla bulunmaz, lakın bulanlar arayanlardır.” Bakmayın Meriç’in “Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.” dediğine. O yaratılışta birinin ‘buldum’ demesi pek inandırıcı olmuyor, kendisinin bile inandığı şüpheli söylediği bu söze. Çünkü aramak için yaratılmış insanların hayatında her finiş bir ‘start’tır. Bu arayış sonunda onu öyle bir noktaya getirmiş ki; kızı Ümit Meriç’in söylediğine göre, bir ‘yürek eri’ teslimiyeti içinde “Allah, Allah, Allah… Sevgilim Muhammed” sayıklamalarıyla tamamlamıştır ömürlük koşuyu.

 

            Fikir namusu kavramına aydının defterine yeniden yazan Meriç; “Fikir adamı için namus abeste direniş değil, hakikate teslimiyettir” biçiminde ifade etmiş ve bizzat yaşayarak örneklendirmiştir. İsmet Bozdağ’ın yerinde bir tesbitiyle o “Fikirden firire atlayarak değil, fikirden fikire ulaşarak, gerçek bir düşünce adamı olarak yaşadı ve öldü.” İnkar, iman, İslam, ihsan. Bu sınıfları geçti ve sanat anlayışını şöyle döktü kalıba: “Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı.”

 

            Hıra’yı Olemp’ten, Tanrıdağı’ndan ve Gani’dan sonra, en sonra bulmuştu.

 

Dil Yarası

 

            Fildişi kulede kılıç kuşanan mücahidin kurtarmak istediği ilk burç ‘dil’ burcu. Harf Devrimi adı verilen dünyada eşi benzeri görülmemiş ‘vandalizm’ onun dilinde ifadesini şöyle bulur: “Öyle ki, İstiklal Savaşı’nın muzaffer başkumandanı harfleri değiştirmeğe kalkışınca bir avuç entellektüelin alkışlarıyla teşci edilir. Arap harflerini müdafaaya yeltenen bir tek hoca çıkar: Yahudi Avram Galanti.” (Mağaradakiler, 24) Düşünürü hayıflandıran işte bu gerçek. Sözkonusu vurdumduymazlığın tek sebebi ‘celadet’ yokluğudur. Buna bir de gaflet ve hamakati eklemek gerekecek. Ömer Nasuhi Bilmen’in birinci Meclis ile ilgili anlattığı ünlü olayı bilmeyen mi var? Halifelik oylanırken oylamadan sonra salona giren ‘ulema’ ve ‘meşayih” sınıfından bir grup parlamentere böylesine nazik bir zamanda nereye kaybolduklarını soran üstadın aldığı cevap şöyledir: “Nevafilden hocaefendi, nevafilden!”

 

            İşte böylesine aymaz bir sözde İslami çevrenin harf ve dil konusunda hassas olmaları beklenemezdi. Meriç ‘haydarane’ naralarla, konunun üstüne selliseyf ederek yürür: “Hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı bir vandalizme inkılab adı verilir. Dil inkılabı…” Sanat adamının ilk vazifesi dili kurtarmak. İdrak kendiliğinden canlanır. Dil milletin kendisi, bütün mefahiri, bütün mazisi, bütün istikbaliyle…” Dil konusunun Meriç’in kaleminde kazandığı kutsiyet, bir öğretiyi bölünmez bir bütün olarak algılayan biri için zor anlaşılır bir tutum. Onun, dili kutsadığı şu satırları bir ikonlaştırma sayabilir miyiz? “Beni bütün iğvarladan kurtaran tılsım, ana dilime karşı beslediğim aşk oldu. Bu serseri irfan yolcusunu ne denizkızlarının şarkıları ayartabildi, ne uzak ve meçhul iklimlerin dildadeleri.”

 

            Osmanlıca küfretmekle latince, küfretmek arasındaki farkı soracak değilim. Ancak, konunun, korunması gereken değerler bütünü içerisindeki öncelik sırası gözardı edildiğinde duyarlılık adı altında sahnelenen vahim yanılgıyı gözden kaçırabiliriz. Sözkonusu değerler bütününden belli parçaları öne çıkararak kutsallaştırmak, diğerlerini farkında olmadan gözlerden saklamak anlamına gelecektir. Meriç’in dil konusundaki bu aşırı duyarlılığı zaman zaman nostaljiye dönüşüyor. Konuyu olduğundan daha büyük gösterip “Önce dilimizi öğrenelim. Dava olmak ya da olmamak davası.” biçiminde sunuyor. Konuyu böylesine ‘S.O.S’lamak sanırım üstadın uzmanlık alanıyla açıklanabilir. Bu alanı açıklaması bakımından Mehmet Çınarlı’ya yazdığı bir mektuptan alıntıladığım şu cümle önemli: “Her kelimeyi mecnunane bir titizlikle tartıyor, tadıyor, ölçüyorum” M. Çınarlı, Sanatçı Dostlarım, 182)

 

 

            Nükleer Kalem

 

            Kalem bir savaş aleti olarak kullanıldığı zaman ateşli silahlar onun ayağının tozuna bile ulaşamadılar. Aslında bu amansız silahlanma yarışının nükleer sınıra gelip dayanması kalemin gücüne erişebilmek içindir, dense yeridir.

 

            “Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla. Ben kalemle doğmuşum.” diyor Meriç, hem de eli kılıçlı doğmamanın hırsını kaleminden alırcasına. Cinayetin kalemle işlendiğe inanan ve aynı silahı kullanmanın gerektiğini haykıran bir adam için bundan daha doğal ne olabilirdi? Çetin bir işe soyunmuştu, gözü yükseklerdeydi. İşte, haydarane naralardan biri:

 

            “Öyle bir ifade yaratmak istiyorum ki Türk insanının uyuşan şuuruna bir alev mızrak gibi saplansın. İsrafil’in Sur’u kadar heybetil bir dil.”

 

            Bir dil ki sırat gibi keskin, sırat gibi inci. Bu etten kılıç “aydın denen mahluk”un kellesi üzerinde işler en çok.

 

            Meriç’in ‘aydın’ kavramına bakışaçısı ve getirdiği çarpıcı yorumlara bu yazının sınırlarını aşacağı için girmiyoruz. Ancak zifiri karanlıkta grileşmeyi ‘aydın’ olmanın gerekçesi sayan ‘batıçeri’lerin içinden çıkıp gelen Meriç kadar bu kesimi böylesine üryan tanıtan birini okumadık. ‘Aydın’ konusu yetenekli araştırmacıları bekliyor.

 

            Meriç’i Meriç yapan şeyin ne olduğu sorusuna çeşitli cevaplar verilebilir. Bizce onun en özgün yanı terimler ve kavramlar karşısında gösterdiği duyarlılıktır. Kılı kırk yaran bir titizlikle ele aldığı her terim ve kavramın ‘kimlik kartı’nı çıkarır. Üşenmeden yapar bunu. Bir kelime cerrahıdır, onları bitimsiz bir tecessüsle ameliyat masasına yatırır, keser, biçer ve yeniden inşa eder. O artık sizin tanıdığınız eski terim ve kavram değildir; yepyeni biri olup çıkmıştır. Kültür, irfan, hürriyet, ihtilal, uygarlık, çağdaşlık, aydın, ideoloji vd. gibi terim ve kavramların soyağacını öğrenmek isteyen onun kitaplarına başvurmalı. Onlarca ansiklopedi, sözlük ve kitap karıştırarak elde edemeyeceğiniz bilgiyi sizin için seçip, tasnif edip albenili bir ambalajla (üslup) sunmuştur Meriç.

 

            Onun eleştirileri, türünde yazılmış en güzel örneklerdendir. Üslubundaki güçle kelimeleri yani söz atomlarını parçalar; ortaya çıkan enerji okuyucuyu teslim alacak kadar performans gösterebilmiş ikinci bir isim bulmak oldukça güç. Hilmi Ziya’nın şahsında “hasbi düşünceyi” ele aldığı yazı bir savaş alanı. (Mağaradakiler, 71 ) Mürekkep gövdeyi götürüyor. Koca alanın ortasında yere serdiği hasbi düşüncenin leşini mağrur bir edayla süzen birinin elindeki kalemden kan damlıyor; Cemil Meriç bu. Bir çevirisinden dolayı Zekeriye Sertel’i de acınacak hale sokmuş ne çevirmenden ne de yayıncıdan çıt var.

 

            Bir dönemde kalpazanların uyanık sayıldığı ‘aydın’ piyasasında esen Cemil Meriç fırtınası bir yığın kalp paranın sahte yaldızını sıyırarak gerçek yüzünü göstermiştir. Yalnız kişilerin değil sahte ideolojilerin de maskesini düşürmüştür. Marksizm şu perişan haline bakın:

 

            “Batının sunabileceği en efendice armağan” “Bizde Marksizm ilmi bir disiplin veya araştırma metodu olmaktan çok, bir çeşit nezle. Aydının kartvizite ihtiyacı var: Müslüman değil, belli bir mesleği yok, herhangi bir bilgi dalında uzmanlaşmamış. Bırakın da Marksist olsu.” Faşizm, demokrasi, sosyalizm, nasyonal sosyalizm ve anarşizm maskesini sıyırdıklarından birkaçı.

 

            Meriç’in, tüm eleştirilerinde isabetli olduğunu söylemek büyük bir iddia olur doğrusu. Ancak onun en takdir edilen yanı, eleştirilerinde adil davranıp meslek ve meşrep taassubuna saplanmamasıdır. Onu Necip Fazıl’dan farklı kılan yanı iyi bilmediği şey hakkında kulaktan dolma bilgiler ve peşin hükümlerle konuşmamasıdır. Saflığından ya da tavizkarlığından sözedilebilir ama önyargılı ve bağnaz olduğunu kimse iddia edemez. Bu tavrı onun birçok yerli ve yabancı değeri başkalarından erken fark etmesine neden olmuştur. Ali Şeraiti ve Adalet Ağaoğlu bunlardan iki örnek.

 

            Paylaşmak erdemlerin en büyüklerinden. Bunu biliyor Meriç ve öğrendiği her bir şeyi ilk fırsatta okuyucuyla paylaşmanın yollarını arıyor. Lezzet alıyor bundan. Sözkonusu erdemin adını ‘teşhir güdüsü’ koyan ‘libido’nun kulları, bunun bir iman gereği olduğunu ne bilsin.

 

            Meriç’in mihenge vurdukları arasında yabancılar da var. Bazen ilginç keşifler yaparken görüyoruz üstadı. Örneğin batının övünç kaynağı Cervantes’in, ünlü Don Kişot’u aslında kendisini yazmadığını; Mağripli Seyyid Hamid’den tercüme ettiğini; eseri kendisine mal edebilmek için nasıl çaba harcadığını birinci elden gözler önüne serer.

 

            Onun eleştiri oklarına hedef olanlar arasında İslamcı kesimin yakından tanıdığı isimler de vardı. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç bunlardan ilk akla gelenler. Akif’i ve Necip Fazıl’ı “celadet yokluğu”yla suçlayan Meriç, Akif’in “son derece pısırık” olduğunu söyler ve ekler: “Mehmet Akip’i sevmediğimden değil, fakat öyle olduğunu söyledim.” Onun bir soruya verdiği cevabı tamamıyla aktarmanın okuyucu açısından faydalı olacağına inanmaktayım:

 

            “Mühim olan celadettir. Celadet son derece mühim. Aydınların ne kadar tabansız olduğunu belirtirken söyledim. Necip Fazıl hakkında söylemiyorum bunu Said Nursi hakkında söylüyorum; Said-i Nursi demek celadet demektir. Bir manayı tek başına bütün husumet dünyasına karşı müdafaa etmiş adamdır. Neden celadet demiyeyim? Müdafaa ettiği fikirler zaten Kur’an-ı Kerim; Kur’an’ın bir nevi şairidir. Bir Müslüman mütefekkiridir ve başlıca hususiyeti celadetidir. Belki onun gibi düşünenler çoktu Türkiye’de; milyonlarca insan vardı. Fakat onların hepsi sindiler ve sustular. Said Nursi sinmedi ve susmadı. Bütün zorluğa rağmen iktidara karşı koydu. Bir davanın müdafaasını yüklendi üzerine. Artık burada mühim olan celadettir. Çünkü ferdi iman, şahsi iman, susan iman, şerle mücadele etmeyen iman, kendi evinde oturan iman hürmete layık değildir. Ali Şeraiti için gösterdiğim muhabbet de ondan. Bir fikir uğruna kafasını koydu adam. Said Nursi de koydu. Necip Fazıl için bir şey söyleyemem. Necip Fazıl hiçbir şeyini koymadı.” (Yeni Devir, a.g.s.)

 

            Sezai Karakoç için de pek hoşa giden şeyler söylemiyor Meriç. Onun için söylediği şu satırlar üstadın eleştiri politikasını da vermesi bakımından önemli:

 

            “Sütun’u okudum. Çok zayıftı maalesef. Fakat birtakım şeyler yapmak istemedim.” “Bu sırada kendi safımızda bir polemik havası estirmek istemem. Dosttur, madem ki İslam’ı müdafaa ediyor güzeldir, iyidir. Alkışlanmaya layıktır. Ama benim adamım değil. Ben Sezai Karakoç’tan daha büyüğüm; yaş olarak, kültür olarak büyüğüm. Yani Sezai Karakoç benim için mühim bir adam değildir.” (Yeni Devir, a.g.s.)

 

            meriç’in, pervasız fakat samimi olan bu sözlerini aşırı dozda öznellik kokan bir değerlendirme sayıyor, doğruluk payını tesbit etmeyi okuyucuya bırakıyoruz.

 

 

 

            Nöbette Uyumak,

            ya da Kuledeki Çatlaklar

Yukarıda, Meriç’in kulaktan dolma bilgilere iltifat etmediğini söylemiştik. Söz ‘İslamcı’ isimlerden açılmışken Cemaleddin Afgani’den sözetmemek olur mu? Ancak bir sorun var; peşin fikirlere iltifat etmediği yargısına vardığım Meriç, Afgani sözkonusu olunca beni bu yargımda mahcup edecektir.

 

            Afgani son yüzyılın en netameli isimlerinden. Bu çağda yaşamış olmasına rağmen bir ‘epopo’ olan Afgani’nin seveni kadar sevmeyeni de var. Ancak seveni niçin sevdiğini bilmediği gibi, sevmeyeni de niçin düşman olduğunu bilmemekte. Sevgilerimizin de nefretlerimiz gibi iler tutar yanı yok. Afgani’nin şahsında bir körler savaşıdır gidiyor. Yeni yeni Türkçeye kazandırılan birkaç eserle Müslüman kamuoyunun gündeminde olan bu isim, ne her çıkışa bir kulp takmağa alışmış ‘muhafazakar’ çevrelerin kurusıkı atışlarla hedef haline getirdiği kadar tehlikeli, ne de adı efsaneleştirilip İslami Hareket’in en önlerine konulacak kadar liyakatli bir isimdir. Bu konuya merak saranlara bir de Meriç’in “Cemalettin Efgani Dosyası”nı okumalarını salık veririz.

 

            Girip girmemekte tereddütlüyüm, çünkü müstakil bir yazıya mevzu olacak kadar uzun ve çetrefil bir konu. Her mevzunun bir istisnası vardır. Meriç’in tecessüsünün de istisnası Afgani konusudur. Üstadın ilmi kariyerine yakışmayan bir el çabukluğuyla kotarılan “Cemaleddin Efgani Dosyası” şaibeli şaibeli şehadetler, yalancı şahitler ve yarım ağız ifadelerle dolu. (Umrandan Uygarlığa, 50) Ancak, Meriç’e ardniyetli diyebilmek için çok cesaretli olmak gerek. Eksik malumatın ve yanıltıcı bilginin kurbanı olmuş Meriç Afgani’yi süpürürken. Basvurduğu kaynaklar evlere şenlik. Bu kaynakları bir de ‘muteber şehadet’ olarak nitelemesi yok mu, her şeyi berbat eden bu oluyor. Afgani’yi tanıtacak en güvenilir kaynak olan Urvetu’l Vuska’dan hiç söz edilemezken Ziya Gökalp, Ş. Mardin, A. Agayef, Ş. Günaltay, M. Kaya Bilgegil gibi yerli; des Debats, Encyelopadia of Social Scienc/ Hans Kohn, The Middle East, Mercure de France gibi yabancı şahitlere başvurması, Afgani gibi ümmetçi bir simanın, bu ümmet düşmanı yerli ve yabancı müsteşriklerin dilinden tanıtılması bayağı düşündürücü. Okumadığı kesin, belki de bilmiyordu. Meriç Urvetu’l-Vuska’yı. İran Şehinşahı’nın, yeniden dirilen İslami Hareket’in öncü isimlerinin en tehlikelisi olarak kabul ettiği Afgani’yi karalamak için finanse ettiği edilen ‘Vesikalar’ kitabı bizim kesimin üstadları arasında hayli müşteri bulmuştu. Afgani deyince akla hemen ‘masonluğun’ gelivermesi de bundandı. Afgani deyince akla hemen ‘masonluğun’ gelivermesi de bundandı. ‘Muhafazakar’ çevrelerimizin bu naftalinli ve ucuza kaçan tavrına Üstad Meriç de ortak olmuş.

 

            “Müminin attığı ilk adım, imanın çağrısıyla canını vermesidir.” “Ayak yürüdüğü, göz gördüğü, el tuttuğu müddetçe Allah Teala imanı koruma hususunda hiçbir özrü kabul etmez.” diyen Afgani’yi “Her mabedin kapısını çalan coşkun ve muhteris fikir maceracısı kapısını çalan coşkun ve muhteris fikir macerası” ilan etmek üstada özgü ve yanılgı. A. Cevdet’ten, T. Fikret’ten, Proudhon’dan, Gandhi’den esirgemediği hoşgörüsünü, Afgani sözkonusu olunca tersine çevrilmesini neyle açıklayalım? Mehmet Akif’in, üstadı Afgani hakkında söylediği “şarkın yetiştirdiği fıtratların en yükseklerinden biri” sözünü ironiyle karışık bir üslupla alıntılayan üstad, aslında ne kadar sadık olduğunu kimsenin bilemediği, des Debats adlı Fransız gazetesinde yayımlanan bir mektuptan yola çıkarak Afgani’yi ebediyen mahkum ediyordu; “Şeyh efendi İslamiyetin terakkiye mani olduğunu Renan’dan daha büyük bir imanla belirttikten sonra…” gibi yargılarla.

 

            Bir de Türkçeye yeni kazandırılan Urvetu’l-Vuska’ya göz atalım:

 

            “Zamanımızdaki bazı zındıklar, dini taassubun kötülüklerini açıklamak için seslerini yükseltiyorlar. Bunlara göre din, bağlılarını medeniyetten alıkoyan bir unsurdur.” “Bu adamlar Müslümanlara bu sözleriyle saldırıda bulunur ve taassubun kötülüğünü yalnız onlara çevirirler.”

 

            Hangisine inanalım; Meriç’in kaynağı olan des Debats’a mı yoksa Urvetu’l-Vuska’ya mı? “Ger sen sen isen neyim ben ey yar?” diyen Mecnun’un hesabını, bu Afgani ise o kim?  Hangisi gerçek Afgani bunların? Önemli bir ayrıntı: Urvetu’l-Vuska’nın 13.3.1884-16.10.1884’de kaleme alındığı göz önünde tutulursa, ikisinin de doğru olması durumunda bile muteber olanın Urvetu’l-Vuska’da yazılanlar ne kadar isabetsiz ve aşırı olduğu karşılaştırma yoluyla satır satır ispatlanabilir. Ancak buna gerek yok. “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Görünür rütbe-i aklı eserinden.”  Bıraktığı iz takip edilerek kimin ne yapıp ne yapmadığı ortaya çıkartılabilir. Müslüman aydınların tabansızlığından yakınıp hastalığa ‘celadet yokluğu’ biçiminde doğru teşhis koyan Meriç’in, sahibini dokuz köyden kovdurmakla kalmayıp dergiyi alana İngiliz Bakanlar Kurulu kararıyla ağır para ve hapis cezası uygulamasını getiren şu yiğitçe haykırışı işitmeyişi büyük şanssızlık:

 

            “Geçmişlere ve öncülere hıçkırarak ağlıyorum. Ey rahmet cemaati, ey şefkat sahipleri, neredesiniz? Ey yiğitlerin yiğidi olan yıkılmaz kuvvetin sahipleri, sizler neredesiniz? Ey imdat sahipler! Şiddet günlerinde mazlumun yardımına yetişinler, şimdi neredesiniz? İnsanlar arasında en hayırlı ümmet olarak ortaya çıkan ve iyiliği emredip fenalıktan sakındıranlar! Sizler nerelerdesiniz?” “İçinizde gafilleri harekete geçirecek, uyuyanı uyandıracak ve yolunu şaşıranlara doğru yolu gösterecek, bunu için bağıracak, haykıracak bir rehber yok mudur?”

 

            Bütün bir İslam coğrafyasını kolonileştiren İngilizlerin diş bilediği Şeyh’in –diyar diyar sürülmek pahasına- susmayıp bildiklerini haykırması karşısında kimlerin kılı kıpırdadı, kimler rahatını bozdu? Yoksa her namuslu insanın vicdanına bir mızrak gibi saplanan bu cümlelerin altında kalmamak için karalama kampanyaları mı başlatıldı?

 

            Afgani’ye hatasız diyen de kim? Her insan gibi o da yanılmış, belki sıradan insanlardan daha fazla yanılmış. Çünkü o sıradan insanların yaptığına talip olmamış. Doğru değil mi; hiçbir şey yapmayanlar hiç hata yapmazlar. Doğru değil mi; hiçbir şey yapmayanlar hiç hata yapmazlar. Afgani, koca bir ümmetin gözlerinin önünde eriyişini, tükenişini, hezimet ve zillete tutsak edilişini gözlemlemiş. Yangının vahameti karşısında telaşa kapılmış. Her şeyi unutmuş, toprağını, ailesini, kendisini. Ümmetin derdini dert edinmiş kendisine, bir umut ışığı gördüğü her yere koşmuş, Afganistan’a, Türkistan’a, Paris’e, Mısır’a, Hindistan’a, Moskova’ya, İstanbul’a ve Tahran’a… Çok değişken ve kaygan bir zaman kesitinde yaşamış. Her değişiklikle birlikte o da bir parça değişmiş. Harekette değil sadece fikirde bir ‘bölgesel Afgani’ olduğunu ne bilsin Meriç. Afgani’yi tüm yönleriyle tanısa böylesine aykırı bir değerlendirmeye tabi tutmayacağı kesin. Şeyhin şu samimi duasına yürekten amin diyecek kaç kişi çıkar onu karalayanlar arasında:

 

            “Yerlerin ve göklerin Rabbinden İslam’a hizmet yolundan canımızı almasını ve bizi bu yolda can veren öncekilerle beraber haşretmesini niyaz ederim.”

 

            Cemil Meriç’in şeyh için açtığı dosyanın son sözü, bizim de katıldığımız, ancak, yanlış hükme alet edilmiş doğru bir söz:

 

            “Zavallı Türk intelijansiyası!  Kimlerin peşinden gitmemiş. Düşmanları dost, dostları düşman tanımış.” Yazık, çok yazık!.

 

            Düşmanı öğretmekten dostunu öğrenmeye fırsat bulamayan bir bahtsız Meriç. Düşman, yani, ‘batı’ onun ‘ifadesi’ ve ‘hızı’ olmuştur. Varlığı düşmanın varlığıyla kaim biridir. Batının kültür bombardımanı karşısında yalın kalem tek başına çıkan serdengeçti, belki de Don Kişot. Önce düşmanına aşık olmuş. Tanzimat’la esen batı rüzgarının hışmına uğramış selefleri gibi. Ardından maşukasının baba katili olduğunu farketmiş, platonik aşk yerini böylece platonik, nefrete terk etmiştir. Bu nefret en canlı ifadesini onun üslubunda bulur. Dost konuşulurken uyuklayan üstadın gözleri düşmandan sözedildiği zaman ışıldayıverir. Dostu tanımaya vakit ayıramamıştır çünkü. Bu yüzden yanlış adreslerde arar birçok şeyi. İyi tanıdığı düşman arazisinde bir ceylan gibi seken düşünür dost coğrafyada hep itinalı, hep ürkek. Bir dostun yerinde tespitiyle “Kültürü sayın Meriç’ten öğrenmek mümkün ama irfanı asla.” (Metin Demirci, Aylık Dergi/87 ) İslam kültürünün ana kaynaklarından sulanan bir Meriç düşünüyorum da… Neler olmazdı ki? irfan yolculuğunda İbn Haldun durağından öte gidemeyen Meriç’in bu konuda söyleyebileceği çok şey olamazdı. Oldukça sınırlı kaynaklardan tanıyordu kendi dünyasını. Daha portalini görür görmez çarpıldığı dünyaların eşiğinde, mest ü hayran durarak bize tanıtırken mensubu olduğu dünyayı ihmal etmişti. Bu ihmalin getirdiği pürüzler ürünlerinde kendini belli ediyordu. Örneğin şöyle diyordu “İnkılap” üzerine yazdığı bir çeşitlemesinde:

 

            “İhtilal başlığı bir kitapta resullerin ve nebilerin ne işi var? Kanlı bir mezbahaya mermerden bir revak. Yahut salhaneye açılan bir mabet kapısı.” “Yani inkılap tamamen ladini bir lafız. Bu bedbaht kelimeye, yalnız bekaret değil kutsiyet de kazandırmak mümkün mu?” (Mağaradakiler, 213)

 

            Necip Fazıl’ın İhtilal adlı kitabından sözettiğini anlamışsınızdır.

 

            Evet, işte böyle… Bu sözler üstadın Kur’an kültürünün seviyesini gösteriyordu. Tek mazereti, bilmemesi. İddiasını nasıl da parlak cümlelerle yazıya dökmüştü Meriç üstadımız. Halbuki inkılap ladini bir lafız değil dini, Kur’ani bir lafızdı ve bu anlamıyla Kur’an’da da kullanılmıştı: “Zalimler nasıl bir inkılabla yıkılacaklarını anlayacaklar.” Türevleriyle birlikte birçok yerde kullanılan bu kelimenin ladini (profan) olduğunu söylemek elbette Kur’ani bilgisinin eksikliğindendi. Kitaplarının bölüm aralarında Tevrat’tan, İncil’den, Upanişadlardan alıntılar yapan Meriç’in benzer muhtevayı daha güzel ifade eden ayetler olduğu halde Kur’an’a yanaşmaması neyle açıklanabilir? Bildiği hayaletleri bilmediği hakikatlere tercih etmek zorunda kalmıştı.

 

            Kur’an bilgisi (vahiy bilgisi demeliydik) açısından, sadece Meriç’in değil, diğer Müslüman aydınların durumu da pek parlak sayılmaz. Müslüman kesimin saygıyla andığı isimlerden kaçta kaçı bu sınavdan başarıyla çıkabilir? Konuşturun ve dinleyin; İslami bir konuda İslam’ın öz kaynaklarına hiç başvurmadan saatlerce konuşup sayfalarca yazdıklarını göreceksiniz. Birçok konuda falancanın ne dediğini merak edip onu öğrenme aşkına başımızı yardırırız da ‘Vahiy ne dedi?’ diye sorma ihtiyacını hissetmeyiz. Müslüman aydınla vahiy arasındaki ilişki yüzeysel, amiyane ve resmi. Meriç için de geçerli bu. Kültürün Batı terminolojisindeki yerini merak ettiği kadar ‘inkılap’ın İslam (Kur’an) terminolojisi içindeki yerini merak etseydi yukardaki gibi düşünmezdi elbet.

 

            Konuştuğu zaman sözü hep iyi bildiği alanlara çekmekte usta olan Meriç’in çok seyrek girdiği dini alanlardaki sığlığı ancak dikkatli bakınca fark edilebilir. Bu sığlık onu kıvrak üslubuna çarpılanların göremeyeceği kadar iyi gizlemiş. Onun ifadelerindeki çarpıcılığa hayran olan okuyucu kendisini eserden esen her rüzgarın etkisine kaptıracaktır. Hayranlık teslimiyeti getirir.

 

            Bir örnek: “İdeoloji idraklerimize giydirilen deli gömlekleri.” “Göz kamaştırıcılığı geçtikten sonra bırakınız bir hakikatin ifadesi olmasını, doğruluk derecesinin oldukça nisbı olduğunu anlıyorsunuz. Bu kavramın batıdaki semantik serüvenini bilenler, Hıristiyanlıkta olmayan bir boyutun (ideoloji) sonradan bu dine eklenmesi, ideal aşına ekelenen bir parça realite tuzu olduğunu da bilirler. Batı toplumları için kaçınılmaz olan ‘ideoloji’ İslam toplumları için gereksizdi. İslam hayatın her alanına olduğu gibi bu alanda da bir boşluk bırakmamıştı. Dolayısıyla bu tarif hakikati tahrif ediyordu. Kendisi diyordu bunu: “Her tarif hakikati tahrif eder.” Bu cümlenin kendisi bile bir tahrifti; bir hakikatin tahrifi. Peki buna inanalım mı? Yani her tarifin hakikati tahrif ettiğine? Ne münasebet. Alım size yine üstattan bir tarif: “Fikir adamı için namus abeste direniş değil, hakikate teslimiyettir.” Neresi tahrif bunun? Ta kendisi gerçeğin.

 

            Meriç’i okumak gerçekten dikkat gerektiren bir iş.

 

            Üstadın fikir coğrafyası inanç coğrafyasıyla tam bir tezat. Yukarda bir yerlerde ‘taasuba saplanmadığından’ söz etmiştik ve bu durumu eleştirilerinde adil olmasının sebeplerinden biri olarak göstermiştik. Gerçeğin bir yüzü bu, bir de diğer yüzü var; çirkin ve menfi yüzü. Bu yüze bakınca keşke ‘taassup’ sahibi olsaydı diyor insan. İlk cümlede sözünü ettiğimiz tezat din asabiyetinin yerini alan başka asabiyetler sebebiyle daha da katmerlenir. Hatta bu durum, onun inancı hakkında bazı kimseleri şüpheye düşürür. Hani bu gibiler pek haksız da sayılmazlar tereddütlerinde. Gandhi’yi “büyük mücahid” olarak selamlayan Meriç çağdaş İslam düşüncesinin en dikkate değer isimlerinden İkbal’in adını dahi anmaz. Ölçü coğrafyaysa, uzak değil, ikisi de aynı coğrafyanın insanı. Kaldı ki Gandhi’ye İslami payelerin en büyüğü olan ‘mücahid’ sıfatını vermekte oldukça cömert davranan Meriç’in aynı coğrafyanın gerçek mücahidlerinden haberdar olmaması mazeret kabul etmez bir eksikliktir. “İtham Ediyorum”uyla ünlenen Zola’ya ayrılan yerin binde biri, “Müdafaaname”si aynı zamanda tüm mazlum ulusların soylu bir destanı olan Ebü’l-Kelam Azad’a ayrılmaz. Ya Dehlevi, ya Mevdudi? Hak getire. Üstad, düşmanın sözetmediği dosttan bihaberdir.

 

            Gandhi, gerçekten çağın tanıdığı kurtuluş önderlerinin en namuslularından. Ancak batının büyük olmasına izin verdiği, hatta kimi hesaplarla olduğundan fazla büyüttüğü biri. İşlerine öyle geliyor. Emperyalizm karşısında ezilen milletler ille de başkaldıracaksa, bu başkaldırıya zararsız bir örnek gösterilmeliydi. Pasif direnişin yılmaz savunucusu Gandhi bu iş için biçilmez kaftan. Gerçeğe İngilizlerin Gandhi hayranlığı, Mahatma’nın Hint Kıtasındaki İngiliz can ve mal varlığını “Düşmanlarını bağışla.” sloganı altında titizlikle korunmasındandı.

 

            Üstadın fikir coğrafyasıyla inanç coğrafyasının ayrılığından sözederek bu durumun ona hep ihtiyat ve şüpheyle yaklaşılmasına sebep olduğunu belirtmiştik. Ve isimler konusunda düştüğü yanılgılardan sözetmiştik.

 

            İnançla düşüncesinin arasını izole eden düşünürün isimler koleksiyonu tam bir cucuna. Fikret’le Akif’e aynı yürekte yer bulabilmek herkesin karı değil. Şu söze ne demeli: “Olemp’in huzurunda saygıyla eğiliyorum” Üstad daha sonraları putpereste bir medeniyetin önünde saygıyla eğilinmeyecegini öğrenmişti. Devam edelim: “Ama ondan daha yüksek zirveler de var. Güneş önce Himalaya’dan doğmuş ve bütün Asya’yı aydınlatmış. Şimdi de Avrupa’yı aydınlatıyor.” Bu görüntü gördüğü her güzele vurulan “avare aşık” görüntüsü. Olemp ve Himalayaların müşrik rüzgarları Meriç’in aklını başından aldığında henüz Hıra’yı tanımıyordu. Asıl isimlerden sözetmek istiyordum ben. Çünkü bunlardan daha vahim yanlışlara düşülmüş. Birlikte okuyalım Kültürden İrfana yazarının, genç bir ilahiyatçının tezine düştüğü şu talihsiz notu:

 

            “Cevdet’i ne pahasına olursa olsun maddeci ve İslamiyet düşmanı göstermek istemiş. (Tez sahibinden sözediliyor. M. İ..) İkinci Meşrutiyetten kalma bir peşin hüküm.

 

            Abdullah Cevdet materyalistlikten irtidat edip Müslüman olmuştu da üstattan başkası duymamış mıydı bunu? Biyolojik materyalizmin İslam topraklarındaki Ebu Cehilliğini üstlenen Cevdet hakkında peşin olmayan hükmün ne olduğu söylenmiyor. Gerekçe, yoksa şu dillerde dolaşan malum fısıltı mı: İ. Hakkı Konyalı’nın önünde ölüm döşeğindeyken ‘harf devrimi’ konusunda düştüğü yanılgıyı itiraf ederek günah çıkartmış A. Cevdet. Evet Meriç’ten yanlış olmayan hükmü öğrenemeden devam edelim:

 

            “O dönemin Müslümanları Dozy’yi çevirmesini affedememişlerdi üstadın. O sınır tanımayan tecessüs birçoklarının rahatını kaçırmıştı.”

 

            A üstadım siz affedebildiniz mi Cevdet’i. Hem siz niye affedeceksiniz ki. Cevdet size değil İslam’a küfretmiş, hakaret etmiş, düşman olmuştu. O dönemin müslümanlarının affedemediğini bu dönemin müslümanları affedebilmişler mi? Nereden almışlar bu yetkiyi? Baştan sona bir küfür ve o pak damene atılmış iğrenç bir çamur deryası olan iftiranameyi yazamadığı için çeviren Cevdet’i affedebilecek bir ‘hoşgörü’ müslümanın defterinde yazmaz.

 

            Meriç, iltifatlarında eli sıkı biri olarak tanınır. “Batının yeniçerileri” adını verdiği bu ihanet çetesinin elebaşısını “sınır tanımayan bir tecessüs” payesiyle nasıl da taltif edebiliyor. Evet sınır tanımaz, Allah sınırı, din sınırı, iman sınırı tanımayan bir tecessüs, “Kendi elleriyle gözlerini çıkaran bir idrak hastası” karşısında bu kadar yatkın ve müşfik olamazsınız üstadım. Celal Sılay için “İnananların ve dövüşenlerin safına katılamadı.” diye hayıflanan Cemil Meriç, ömrü boyunca inananların inançlarıyla dalga geçmiş, bu toprakların hainlerine kargalardan beter kılavuzluk etmiş biri için bu kadar babacan tavırlı olamaz. Olmuşsa, yangın kulesinin güvenilir nöbetçisi, nöbette uyumuş demektir. Değilse, imanları kundaklayanların temize çıkarmanın anlamı ne? “Birçoklarının rahatını kaçırmıştı” diyor. Yangından, rahatı kaçmayan yalnızca ateş böcekleridir. Bitmedi: “Dozy’yi çevirirken de başlıca amacı, Müslüman yazarların Hıristiyan tarihçiyi düzeltmeleri idi.” Pes doğrusun. Meriç’in hafızası kendisine ihanet ediyor. Yoksa bu aykırı söyleme kendisi bile inanmaz. Bu iddianın paçalarından tutarsızlık akıyor çünkü. İslam düşmanlığıyla ünlenmiş Abdullah Cevdet garezkar Dozy’nin “History of İslam’ını Müslümanların düzeltmesi için niye çevirsin? Bu kadar iyi niyetli olan kendisi düzeltir. İnançlarına küfreden hacimli bir kitabı düzeltsin diye çevirmek dünyanın neresinde görülmüş? Üstadın bu konudaki açık yanlışına değinditen sonra bu konuyu biraz açacağım:

 

            Genç Osmanlılar’ın başlattığı batı kaynaklı kültür tahribatı çeviri kitaplarla doruk noktasına ulaşmıştı. Batının üçüncü sınıf yazarları da dahil, bir çeviri yaylımına tutulmuştu Osmanlı aydını. Toplumun tüm değerlerini ateş altına alan ihanet çetesi içinde bir grup hedefin kalbini nişan almışlardı: Din. Abdullah Cevdet ve H. Cahit Yalçın bunlardan ikisi. İkisi de hemen hemen aynı tarihlerde (1905-1913) iki oryantalistin İslam Tarihi’ni çeviriyorlardı.

 

            Meriç Sehbenderzade’ye ayırdığı bölümde (Kültürden İrfana) Fuat Köprülü’nün çevirisine varana dek tüm İslam Tarihi çevirilerini almış. Tümünü mü? Değil. Birini, hem de en önemlisini atlamış; papanın sadık adamı Caetani’ninkini.

 

            Bu çeviriler bir neslin imanına düşen iki cehennem kıvılcıma gibi yanmış, kül etmiş. Asım Köksal Hoca’dan dinlemiştir; Yalçın’ın çevirisinin 1924’de devlet eliyle bastırılıp yönetim kademesindeki üst düzey bürokratlara bedava dağıtıldığını. Yerli Volter A. Cevdet’in çevirisinden de aynı iltifat esirgenmemiş. Sonra mı? Biliyor olmalısınız; yılın ortalarında solcu-Maocu iki dergi Atatürk’ün din hakkındaki görüşlerini bulduk diye mal bulmuş Mağribi rolü kesiyorlardı. Buldukları bir şey yoktu aslında. Bizdeki solun düştüğü fikri sefalet diz boyu. Marks’ın bile yüzüne tüküreceği solcularımız vardır bizim. Aslında peygamberimizin ve İslam hakkındaki o görüşler M. Kemal’e değil Yalçın ve Cevdet’in çevirdikleri Caetani ve Dozy’ye aittir. Sömürgeciliğin bu iki keşif erinin yalanları, yazıldıkları ülkelerden hayli uzakta müşteri toplayacaktı.

 

            Evet, Meriç’in “Oysa Cevdet yobazlığa düşman irfana aşık bir şairdi.” (Kültürden İrfana, 87) diye alkışladığı bu ihanet örneği Osmanlı’nın son döneminde Bahailiğin resmi din olarak tanınmasını Cumhuriyet döneminde ise Hıristiyanlığın resmi din olmasını isteyecek, ardından batıdan damızlık erkek getirilmesini teklif edecektir. Süleyman Nazif’in “Bari küfründe samimi ol.” Dediği bu adam Meriç’in üstüne titrediği ‘dil’in ve “harf’lerin de katili. Latin harflerini, kimsenin aklında yokken, ilk o teklif eder, hem de daha Osmanlı döneminde. Bütün bunlara rağmen kendini üstada sevdirebilmesi, A. Cevdet’in en büyük başarısı.

 

                                                           SONUÇ

 

            Tefekkürden, irfandan, hikmetten, şuurdan ve bilgiden gün gün uzaklaştırılan bir nesle mensubuz. Müslüman gençlik hazıra konmak istemekle kendi kuyusunu kazmış oluyor. Bilmek istemiyor ki her ciddi çıkış çok çetin emeklerle elde edilebilecek fikri ve ruhi bir birikimin ürünüdür. Rüyalarımızı süsleyen makinalı tüfe