Ana Sayfa
Kimdir
Eserleri

Fildişi Kule

Albüm


Blog
Forum
İrtibat
Künye


Fildişi Kule


Münzevi ve Mütecessis Bir Aydın: Cemil MERİÇ

Mehmet Deri

Kültür ve düşünce dünyamızın çok önemli simâlarından biri olan Cemil Meriç, sadece Türkçe’yi en mükemmel hâliyle kullanan bir söz ve üslûp ustası -ki O, bu ustalığını bir çok alanda göstermiştir- sosyoloji, kitap aşığı bir hoca, bir münevver değil,  aynı zamanda görmeyen gözleriyle bir nesle aydınlığı tarif eden “fikir namusu”na sahip bir düşünce ve aksiyon adamı idi.Bu bağlamda Necip Fazıl’ında tam bir isabetle belirttiği gibi “Allah’ın iç gözü daha iyi görsün diye  dış gözünü kapadığı  gerçek ve sahici bir  münevverdi” öyle ki Cemil Meriç, ömrünü kafa gözü açık, lakin  kalp gözü kapalı, mazisinden, tarihinden, kültüründen kopmuş,  yolunu şaşırmış aydın,  gürûhuna bırakmadan  usanmadan yılmadan irşada adamıştır.

Bir toplumun en büyük talihsizliği aydınını kaybetmesidir.  Toplumumuzun bugünkü durumu aydınını yitirmenin sebep olduğu  sonuçların birer toplamıdır.  Bu bakımdan Cemil Meriç’in misyonunda bütün açıklığı ile ortaya çıkmaktadır.  Cemil Meriç bir aydın irşatçısıdır. Nitekim bu konuda üstat şunları söyler: “Düşüncenin görevi, insanından kopanı tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak: Kızmadan, usanmadan irşat.” (1) Ahmet Turan Alkan ise bu konuda şunları söyler: Cemil Meriç, Batı karşısında ezilmeyen Türk aydınını temsil eder.  Batı’yı anlamış ve temessül etmiştir. Halbuki seleflerinin çoğu, Batı’yla karşılaşınca hayranlıkla perestiş etmekten kendilerini kurtulamadılar. Ne perestiş ne inkar. Cemil Meriç,  Türk insanının batı karşısında  koordinatlarını tanzim etmesini  kolaylaştıran ve  kılavuz olarak karşımıza çıkar.” (2) ve haklı olarak üstat Tanzimat’la başlayan  kronik Batılılaşma cereyanını ve bu cereyanın temsilcisi olan aydınları eleştirir.: “Tanzimat, uçuruma açılan bir dehliz. Bu tereddiler berzahında düşe kalka ilerleyen  kervanın öncüsü ulema değil artık, üç beş şair, bir iki gazeteci, yani bir avuç kalem efendisi, hepsinin ortak vasfı batıcılık. Bunun için onlara müstağrip diyoruz. Birer çocuktu ilk müstağripler. Şımarık, hayalperest. Mefhum ve müesseselerle oynuyorlardı. Bir bir hayal ile yelken açtıkları küfür diyarından kalpleri kırık, gönülleri  mahzun döndüler.(3) “Avrupa’nın maddi fetihleri çöküş devri ulemasını afallatır.  İslam’ın inkırazı  hikmetine akıl erdiremedikleri  gazab-ı ilahidir. Susar ve sahneden çekilirler.  Yerlerini Avrupa’nın imal ettiği yeni insan tipi alır: Müstağrip hem suda hem karada yaşayan  hilkat garibesi, gidererek büsbütün kopar mazisinden.  Artık ne Asyalı ne de Avrupalıdır.  Ne Müslüman ne Hıristiyan”(4) Meşrutiyet aydını için,  Frenkleşmiş meşrutiyet aydını için düşman İslamiyet’tir. Korkunç birer şaşkınlık içindededir bu aydın.(5)

Onun bütün gayesi “şuurun, tarihin, ,ilmin sesini bütün hiziplere duyurmak, Türk insanının uyuşan  şuuruna bir alev mızrak gibi saplanan ifade oluşturmaktır.”  Buna engel olarak ise kısır döngü ideolojileri görüyordu. Zira ona göre  haklı olarak ideolojiler/izmler idrakimize  giydirilmiş deli gömlekleriydi  O istiyordu ki aydınlar fildişi kulelerinden çıksınlar, ve fikirlerini birbirlerine aktarabilsinler. En büyük arzusu; her hizipten düşünen, araştıran namuslu insanların kafa kafaya verip kurtuluş yollarını birlikte aramaları idi. (6) Ona göre düşünce tarihimizin faciası, birbirini anlamak, birbirini tamamlamak için yaratılmış olan  aydınların bütün güçlerini  birbirlerine yıkmaya harcamaları olmuştur.  (7) Bu bağlamda üstat şunları söyler:  Benim trajedim şu birkaç satırda; sevebileceklerim (sosyalistleri kastediyor)  dilsiz, dilimi konuşanlarla  (sağcıları kastediyor) konuşacak lakırdım yok. Sağ okumuyor, boşuna bağırıyorum, sol diyalogdan kaçıyor. Anladım ki, bu iki kelime aynı anlayışsızlığın, aynı kinlerin, aynı cehaletin ifadesidir. Sol ve sağ çılgın sevgilerin,  ve şuursuz  kinlerin emzirdiği iki ifrit. Toplum yapımızla alakası olmayan iki yabancı…. Hıristiyan Avrupa’nın bu iki habis kelimelerinden bize ne? Bu maskeli haydutları hafızamızdan kovmak ve kendi gerçeğimizi  kendi kelimelerimizle  anlatmak her namuslu yazarın vicdan borcu” (8)

 

Bu bağlamda Cemil Meriç çözüm yolu olarak, sağın ve solun birbirine yaklaşması/yakınlaşması  gerektiğini; gurur dargınlıkları vb. şeylerden doğan ayrılıkların  bir tarafa bırakılması gerektiğini, kutuplaşmanın yobazlık olduğunu belirtir.(9)  Yine üstat konuyla ilgili olarak şunları söyler: “Benim bütün kuvvetim , mümkün olduğu kadar ‘tarafsız’ oluşumdan geliyor. Bugün bütün nassların peçesini sıyırmış, bütün hakikatleri tenkit süzgecinden geçirmiş, hakikatten başka yaşayış  sebebi kalmamış bir insanım.” (10) Bir çağın vicdanı olmak istedim. Bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin. İdrakimize vurulan zincirleri kırmak,  yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziye, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak bir köprü. Kelimeden sevgiden bir köprü.(11)  Ona göre, zıt fikirlere kulak tıkamak meselelere tenkitçi bir gözle yaklaşmamak, bütünden ziyade parçalara itibar etmek, insanları hatalara mahkum ederdi.(12) Murat Belge, üstadın nesnelliği/tarafsızlığı  konusunda şunları söyler: “Devrin en önemli kaynaklarından biri . Belirli kalıplar içinde olmayan insan…. Sağda ve solda insanları değerlendirmede nesnel olabilmiştir. Kendine yakın değersiz birini yüceltmez, kendine uzak değerli birini de küçümsemezdi. (13)

 Dil bahsi ve  hassasiyeti onun için  çok önemliydi. Hüsamettin Arslan’ın kendisine sorduğu; “En belirgin özelliklerinizden biri de dil konusundaki hassasiyetinizdir, değil mi?” sorusuna şu cevabı verir: “Bir yazar olarak dili muhafaza etmeye çalışırım. Bu konuda çok titizim. Zira hayatımın mânâsı bu” diye cevap verir.(14)

Beşir Ayvazoğlu, üstadın dil ve üslûp hassasiyeti için şunları söyler: “Cemil Meriç’in son derece şahsî bir üslûbu vardı. Sonradan edinilmiş değil, onun düşünce dünyası ile birlikte teşekkül etmiş, dolayısıyla irfanına ve düşünüş tarzına zaruri olarak bağlı bir üslûp. En eski kelime, o kullandığı zaman yepyeni bir anlam kazanır. En yeni kelime, birden bütün bir geçmişi yüklenir. Onun irfanı gibi, dili de sınır tanımaz; dil onun için bir kelimeler toplamı değil, başka bir şeydir. Belki bir fikir, bir bakış, bir kavrayış tarzıdır. Düşüncesini hangi kelime ile daha iyi ifade edebiliyorsa onu kullanır. Bütün aklı başında adamlar gibi, daracık bir lügatle düşüncenin gelişip serpilemeyeceğini çok iyi bilir. Uydurma dil, onun için tarihten hatta düşünceden kaçanların dilidir. Üstadın dili, düşünme hâlinde bir dil değil, düşünülmüş ve sonuçlandırılmış, nesnelerin bir bakıma tebliğ ve telkin edildiği bir dildir. Onun için yalın kılıçtır. Cemil Meriç. Onun için düşünce dünyasında mıymıntı bir gezgin gibi değil, bir fatih gibi dolaşır.(15)

Dilde tasfiyeciliğe/uydurmacılığa haklı olarak şiddetle karşıydı. Nitekim üstat bu konuda şunları söyler: “Evet, hasta bir toplumun dili de hasta. Batıcılarımız bizi ne olursa olsan tarihten koparmak istiyorlar; tarihten, mukaddesten… Bu intiharın adını ‘çağdaşlaşmak’ koymuşlar. Her kelimeye düşmanlar. Neden? Mâzimizde bir gurur yarası mı var? Bir hezimetin hatırasıyla mı tedirginiz? İslamiyet’i kılıç zoruyla mı kabul ettik? Hayır. Bu, (dildeki tasfiyeciliği kastediyor) kocayan bir medeniyetin kendi kendini tahrip çılgınlığı. Dil, iman son kalesi. Dilimizdeki mücerret kelimelerin çoğu Arapça’dan geliyor. Arapça asırlarca tefekkür dilimiz olmuş. Batıdaki Latince gibi. Üstelik Arapça mukaddes kitabımızın da dili.(16)  Yine bu konuda kendisiyle yapılan bir söyleşide sorulan soruya şu cevabı verir; “Dil, düşüncenin kendisidir. Allah kelimesini korkuyorsak söylemeye, ortaya ne koyabiliriz? Dil devrimi, bilhassa Arapça’ya ve Kur’an’a karşı yapıldı. Biz de gafil davranarak ona uyduk. Dil bizim için önemli bir konu. Biz ara bir nesil olduk. Bu dili (tasfiyeciliği, uydurmacılığı kastediyor) son şekliyle savunanların fikri: “Kültür açısından dilimiz yetersiz. Dil bir vasıtadır. Onu en yeni şekliyle, amacımız için kullanmalıyız.”  Bu, son derece budalaca bir tavır. İslamiyet, kelime bütünlüğüdür. Bu fedakârlık İslamiyet’i fedâ etmektir.  Bu kelimeleri atarsak ne ile neyi ifade edeceğiz? Bu dille ancak miyavlanabilir. Bu bir şuursuzluk, bir sürüklenmedir. Karşı tarafında istediği budur. (17)

 

O dönemlerde moda olan, dilde Öztürkçe tartışmalarında dilde öztürkçeyi savunanlara ise şöyle cevap verir; “ Bugün, her Arapça kelime, yerine Türkçe kelime koymak isteyenler düşünmüyorlar mı ki bizim için din, mezhep, iman, namus, hamiyet, gayret, iffet, ismet gibi sıfatların cümlesinden vazgeçmedikçe mümkün olamaz bu.  Çünkü bu sıfatların yerine koyulacak kelimeler, o göklere çıkardıkları eski Türkçe’de yok. Yazdıklarımızı halk anlamıyormuş. Yapmamız gereken şey üslûbu  ve kelimeleri değiştirmek değil, halkı yetiştirmektir. (18)

Yine bu bağlamda üstat şunları söyler: “Genç nesiller, mekteplerde yeni kelimeleri kullandılar, bu şuursuzca bir sürükleniştir. Sürüklenmeyen pek az insan vardır. Mekteplere Trt’de aynı dil (öztürkçe) kullanıldıkça, halk da kullanılacaktır. Bu dilde namusunu, haysiyetini korumak imkansızdır. Karşı taraf, bunu bilerek yaptı.Onlara göre her şey Cumhuriyet Tarihi ile başladı. Bizim geçmişimizi fedâ etmemiz onlara göre bir şey ifade etmez. (19) Üstat bir diğer yazısında da: “Yazar, namuslu ve dürüst olursa, dildeki bu tasfiyeciliğin önüne geçilebilir. Bu sel, bir duvarla karşılaşabilir.  İlk vazife, bizim vazifemizdir.  Her kolda, bu işi yapmak ve sayıyı artırmak. Maalesef biz yalnızız.  Yani, bu uydurma dil konusunda namuslu kalabilenler, bir elin parmakları kadar azdır. Herkes fedakârlık yapmıştır.  Yapmayan birkaç aydın sayabilirim: Meselâ Yahya Kemal gibi. Bunun hain bir virüs gibi, kanser  mikrobu gibi  bütün vatandaşlarımızı sardığını,  kafalarını tahrip ettiğini esefle müşahede ettim hayatım boyunca. Gerçekten dürüst kalabilen, menfaatlerinin dışına çıkabilen parmakla sayılacak kadar azdır. (20)

Uydurukça ile mücadele için ise şunları söyler: “Tek vasıtamız elimizdeki kalem ve sözümüzdür. Bizim ortaya çıkaracağımız ilmin ışığıdır, mantığın ışığıdır. Başka bir silahımız, başka bir vasıtamız yoktur. Kendimizi müdafaa ve düşmanlarımızın saldırılarını önlemek  için sığınacağımız tek kale, ilim ve sözdür. Yani söze, sözle mukabele etmek  ve kendi hakkımızı teslim ettirmek  mecburiyetindeyiz.  Bunun için ise evvela samimiyet ve dürüstlük lazımdır.” (21)

 

Sonuç olarak şunları söylemek gerekirse, üstadın çok muhterem evladı Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan’ın da tam bir isabetle belirttiği gibi “Kendi tarihsel kimliğimizi, varoluş sebebimizi, farklılığımızı kavramak için  ve bir anlamda asırlardır süren hilkat şaheserini yaşayan bir devletin  bireyleri olan dedelerimizin torunları olarak, Cemil Meriç’i bilmek ve anlamak zorundayız. Çünkü, Cemil Meriç bir mütefekkir ve aksiyon adamıydı.”  Zira O, kendi insanının önüne eksik ve aceleyle yazılmış reçetelerle çıkmadı. Onun reçeteleri, hep denenmiş, bir ömür pahasına tecrübe edilmiş reçetelerdir. Gerçeğin, gördüğü kadarını söyler ve sizi de o yola davet eder. Çilenin, araştırmanın yoluna. Bütün o yoğun cümleler, size geçmiş  tecrübeleri özetler, bütün o belagat size de o yolda yürümenin zevkini tattırmak içindir. Bu bakımdan Cemil Meriç’i her okumadan sonra, reçetesini bulmuş insanların rahatlığı içinde kitabınızı kapatamazsınız. Her Cemil Meriç okuması, sizi yeni okumalara ve yeni tedirginliklere davet eder. Bir ateş düşer beyninize ve yüreğinize. İşte Cemil Meriç, o ateşi hiç küllendirmeden  bütün ömrü  boyunca  yakmayı bilmiştir. Ve yine Cemil Meriç, kendini parçalanmış aynalarda seyreden ve bunun verdiği açıyla kıvranan bir aydındır; fakat bu aynanın müstebit yönetimlerce kırıldığını, üstadın kırılan bu parçalardan yansıyan görüntülerden anlamlı bir bütün çıkarma gayretini  ve bu gayretin bir çok engellere/engellemelere rağmen başarıya ulaştığını müşahede ediyoruz.

 

Arkasından hoş bir sedâ ve ışık bırakarak aramızdan ayrılan merhum üstadımıza Allah’tan rahmet diliyoruz.

 

Dipnotlar:

1.Çetin, Mehmet “Cemil Meriç’i Anmak” Zaman Gazetesi, 17  Haziran 1987, s.7

2.Alkan, Ahmet Turan, “Kılavuz Gibi Yol Gösterdi”,  Anadolu Gençlik Dergisi, Sayı: 17, Haziran 2001, s.32

3.Gürlek, Dursun “Cemil Meriç’i Nasıl Keşfettim?” Kültür Dünyası Dergisi, s.23.

4.Muşta, Muammer “Düşünür Olarak Cemil Meriç”, Felsefe Dünyası Dergisi,  Sayı: 8, Temmuz 1993, s.57

5.Muşta, a.g.m., s.56

6.Öymez, Zeynep – Gazi, Mine, “Münzevi Bir Fikir İşçisi”, Anadolu Gençlik Dergisi, Sayı: 17, Haziran 2001, s.33

7.Muşta, s.57

8.Öymez, a.g.m., s.32; Arslan, Zeynep, “Bir Portre: Cemil Meriç”, Umran Dergisi, Eylül 1998, s.73

9.Arslan, Hüsamettin, “Cemil Meriç’le Röportaj”,  Edebiyat Ansiklopedisi, Milliyet Yayınları, İstanbul 1991, s. 279

10.Çetin, s. 7

11.Çetin, s.7

12.Öymez, s.33

13.Çetin, s.7

14.Arslan, Hüsamettin a.g. röportaj, s.279

15.Ayvazoğlu, Beşir, “Hint Ve Osmanlıyı Keşfedince Batıyla Hesaplaştı”, Anadolu Gençlik Dergisi, Sayı:17, Haziran 2001, s.33

16.Meriç, Cemil, “Son Kale”, Ortadoğu Gazetesi, 19 Mayıs 1974, s.3

17.Armağan, Mustafa, “Cemil Meriç’le Bir Söyleşi”,  İzlenim Dergisi, Sayı:18, İstanbul 1995, s.65

18.Meriç, a.g.m., s.3

19.Armağan, Mustafa, a.g. söyleşi,  s.65.

20.Meriç, Cemil vdğr, “Anayasada Dil Akademisi”, Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı:107, Eylül 1982, s.17

21.Meriç, Cemil vdğr, s.17

 

Fildişi kule, dâvâsız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi.
Fildişi Kule

Makaleler, Denemeler, Tenkidler

Röportajlar

Kitaplar

Tez Çalışmaları

Sitemize Üye Olun


Üye olmak istiyorum

Üyeliğimden ayrılmak istiyorum

Destek Siteler

Haber7

Antiemperyalizm

Fildişi Kule

Rabia

Berzah

 
  Copyright by Bu Ülkenin Çocukları | GOWEBCounter by INLINE . Ziyaretçimizsiniz | |