Cemil Meriç; 12 Yıl
Sonra
Mehmet Akif Ak
"ÖLÜRSE TENLER
ÖLÜR, CANLAR ÖLESİ DEĞİL"
O'nu bir Haziran günü Üsküdar Meydanındaki Valide Gülnus
Sultan Camii'nden almış Karaca Ahmet'teki ebedi
evine taşımıştık. Bu, O'nun son
taşınmasıydı. Taşınmalar,
Ustamızın hayatında hep önemli olaylar olmuştu.
Yaşadığı evler, mahalle ve semtler,
O'nun ve ailesinin hayatında çok canlı hatıralar
halinde yaşatılırdı ve bunlar bizlere
hararetle anlatılırdı. Taşınmaları
O'nun için çok önemli kılan bir diğer husus da
KİTAPLARDI... Ah o Kitaplar!... Öpülüp koklanan, baş
üstüne konduktan sonra okşanan kitaplar... Bir yerden
bir yere taşınmak onlar için ne üzücü, eziyet
verici bir şey olmaktaydı... Tütüncü Mehmet Efendi
Sokaktaki evi kat karşılığı yıkıp
"yapmak" isteyen müteahhitlere nasıl da direnmişti.
Kitapların çekeceği eziyeti düşünüyordu.
Herhalde bir diğer sebep de Lamia hanıma gidiş
yolunun uzaklaşacağı korkusuydu. Nerede tutulacağı
belirsiz yeni bir evden bizim gibi öğrenci ve dostlarından
birisinin refakatinde gitme maceralarının yaşanacağı
korkusu... Ama sonunda bu kat karşılığı
inşaat baskısına daha fazla direnememiş
ve teslim olmuştu. Aile, yine Göztepe'de, minibüs yolunda,
Marmara Üniversitesi'nin karşısına düşen
sokaklardan birinde yeni bir eve taşınmıştı.
Müteahhit sonunda amacına ulaşmıştı...
Fevziye Ablanın asla başkalarıyla paylaşılmamış
ve O'nu çok yücelere eriştirmiş binlerce hüzün
ve acı ile dolu bir hayattan sonra bu dünya hayatına
veda etmesinden sonra herhalde Tütüncü Mehmet Efendi Sokak'taki
evin müteahhide teslim edilmemesi için çok da önemli bir
sebep de kalmamıştı... Her insan, gerçek
değerinin anlaşılabilmesi için ölümünü beklemek
zorundadır. Bu mütearife, Fevziye Abla için de fazlasıyla
kendini kabul ettirdi. Cemil Meriç, Fevziye'siz bir hayatın
hiç de o kadar önemsenecek bir şey olmadığını
O ölünce anladı.
Yukarıdaki başlık, O'nun Fevziye Abla ile
buluşmaya gittiği günün ertesinde yazdığım
yazının da başlığı idi. O
günden sonra Cemil Meriç için tek satır bir şey
yazmadım. Bunun doğru ya da yanlış bir
şey olup olmadığını bugün için
bilmiyorum. Ama eğer bu bir yanlış idiyse
bu yanlışı işlemede yalnız değilim
İlk halka diyeceğimiz insanlardan Halil ( Açıkgöz
) hariç, aile dışında görünmekle beraber
gerçekte aile içinden olan hiç kimse, İzzet Abi ( Tanju
), Ali Özgüven, Cengiz Abi (Aydın), Cevat Özkaya, Muhsin
Demirel gibiler de benim gibi hep sustular... Ki bunların
hepsi de eli kalem tutan insanlardır... Yazmadılar,
yazmıyorlar...
Acaba yazdıklarının tümü basılmış
ve basılmakta olan bir fikir adamının, mutlaka
yakınları tarafından da yazılıp
tanıtılması, onun gerçek anlamda anlaşılabilmesi
için bir zaruret midir? İnsanların özel hayatları
unutulup gidiyor, fikirleri ise kitaplarda yaşamağa
devam ettiğine göre, bir fikir adamının yakınları
ile onunla kitapları yoluyla yakınlık kurmuş
olanlar arasında , fikir adamının anlaşılabilmesi
noktasına ciddi bir farklılık olmamalıdır
denebilir. Sanırım pek çok fikir adamı için
geçerli olan bu husus, Cemil Meriç söz konusu olduğunda
geçerliliğini kaybediyor.
İzzet Abi, O'nu anmak için düzenlenmiş bir toplantıdaki
konuşmasına şu cümleyle başlamıştı:
"Hayatta iken beynini bu kadar ağır işlerde
kullanmış Cemil Meriç gibi birinin beyin kanamasından
ölmesi kadar tabii bir şey olamazdı herhalde."
Hiçbir dostu ve yakını Cemil Meriç'e İzzet
Abi'den daha yakın olduğunu ileri sürme cesareti
gösteremez. Bu denli yakınlığa rağmen
Cemil Meriç'in fikir ve üslup büyüsüne kapılmamış,
pek çok konuda O'nunla farklı şeyler düşünmüş
ve bu düşüncelerini üstelik diklenerek seslendirmiş
ve pek çok kere Cemil Meriç'in üstelik ayağa kalkarak
ve bağırarak yaptığı saldırılara
muhatap olmuş ve bunları göğüslemiş
İzzet Tanju gibi bir adamın hala Cemil Meriç'i
yazmamış olması fikir tarihimiz için çok
ciddi bir kayıptır. Böylesi kavgalara rağmen
iki dost arasında ayakta kalan ve eskidikçe sağlamlaşan,
anlaşılması ve anlatılması güç
bir sevgi ve dostluk örneği!.. Dahası var; İzzet
Abi, Cemil Meriç için bugüne kadar yazılmış,
söylenmiş şeylerin neredeyse tamamının
yanlış olduğu kanaatini taşımaktadır.
Bunu yakından bilen birisi olarak O'nun , hala Cemil
Meriç'i yazmamakta ısrar edişini anlamak mümkün
değil.
İzzet Tanju'nun bu ihmali, bizim gibilerin de Cemil
Meriç'i yazmayışına, birazcık geçerli
ama gerçek boyutuyla ele alındığında
ise geçersiz bir bahane olmaktadır. Çünkü İzzet
Tanju da dostu ve üstadı gibi korkulacak bir adamdır.
Cemil Meriç yakınlarının O'nu yazmaya cüret
ettiklerinde acaba İzzet Tanju ne der diye düşünmemeleri
imkansızdır. Halil Açıkgöz cesur çıktı;
çok eksik ve yetersiz de olsa bir kitap yazdı. Peki
bu adamlar neden korkulacak kişilerdir?
CEMIL MERIÇ; KORKULAN ADAM
Cemil Meriç, hayata iken Türk enteliyansiyası tarafından
terk edilmiş bir adamdı. Bunun bence iki sebebi
vardı. Bir kere Batıcı-Sol kiliseler, aralarından
çıkmış olduğunu düşündükleri bu
ele avuca sığmaz "kafir"i ilk küfür alametlerinden
hemen sonra aforoz etmişlerdi. Artık yeniden "iman"
etmedikçe O'nu aralarına almaları mümkün değildi.
Sağ tekke ve kiliseler ise, bu "mühtedi"yi kabullenmekle
beraber, Avrupa kanı taşıyan "mühtedilere"
gösterdikleri aşk derecesindeki mahabbeti O'ndan esirgediler.
( Cemil Meriç'in farklı kiliseler bakımından
küfür ya da hidayeti meselesi üzerinde ayrıca durulması
gereken çok önemli bir konudur. )
Cemil Meriç'in Türk entelijansiyası tarafından
terk edilmesinin bir başka sebebi de onlar tarafından
"diktatörlük" şeklinde algılanan bazı tavırları
olsa gerektir. Büyük Türk Müfessiri Zemahşeri'nin Hicaz'da
yüksek bir yere çıkıp "Ey Arap nesli! Gelin, atalarınızın
lisanını benden öğrenin" deyişine benzer
azamet gösterilerine Cemil Meriç'te de rastlarız. O
da uyandırdığı intibalara bakılacak
olursa Zemahşeri gibi fikir aleminin etrafına
korku salan bir kabadayısı idi. Ama her kabadayı
gibi şöhretine uygun bir kişiliği olup olmadığı
tartışmaya açıktı.
Şüphesiz bu kabadayı asabiyetinin temelinde O'nun
bir âmâ iken ulaşabildiği mertebelerin gözleri
görenlerce hayal bile edilememesi bir yana tümüyle görmezlikten
gelinmesinin yol açtığı kırgınlığı
ve kızgınlığı aramak gerekir.
"Marifet, iltifata tabidir", O'nun çokça tekrarladığı
bir sözdü. En ufak bir ilgi ve iltifattan buna duyduğu
açlık sebebiyle aşırı ölçüde etkilenirdi.
Hele bu ilgi bir bayan tarafından gösterilmişse...
(Hanım entelektüeller arasında bildiğim kadarıyla
Mina Urgan'dan başka hasmı yoktu.) Fakat Üstad'ın
büyük bir açlıkla beklediği ve fazlasıyla
hak ettiğine inandığı ilgi ve iltifat,
bir-iki istisna bir kenara bırakılacak olursa,
O'ndan hep esirgendi. Yeni çıkan her kitabını
son derece övücü ithaf yazılarıyla imzalayarak
belli başlı bütün yazarlara, gazetecilere, bazı
politikacılara gönderirdi. Çoğu zaman listeyi
bizlerle beraber hazırlardı ve yazılarını
bize yazdırır, imzaları bizim yardımımızla
bizzat kendisi atardı. Her yeni kitap için en az elli
adet olarak imzalanıp gönderilen bu kitapları
alanlardan ancak iki veya üç kişi cevap verme zahmetine
katlanırdı.
Bu, gerçekten anlaşılması güç bir durumdur.
Burada Cemil Meriç'in değer verdiği, ama kendilerinden
karşılık göremediği kişiler ile
ilgili uzun bir liste verecek değiliz. Bu insanlar,
kendilerini bilirler. Fakat bulardan bu bağamda anlamlı
olacak birkaç kişiyi anmak gerekir. O'nun yakın
dostu Kemal Tahir'le bozuşmasına ve ölene kadar
küs kalmasına sebep olan Attila Ilhan'dan asla karşılık
görmediğini biliyorum. Keza Şerif Mardin, Adalet
Ağaoğlu, Nazlı Ilıcak, Tarik Buğra,
Murat Belge, Mete Tuncay ve daha birkaç yazara karşı
ümitsiz bir aşk beslemeye devam etti. Günün birinde
bunlardan bir karşılık geleceği hasretiyle
bekledi. "Ahmet Hamdi Tanpınar'in ihtiyacı olan
adam bendim, benim de O'na ihtiyacım vardı; ama
bir gün olsun oturup uzun bir sohbet imkanımız
olmadı" derdi. Hilmi Yavuz ve Selim İleri, minicik
de olsa O'nun hararetli dostluk teşebbüslerine zaman
zaman karşılık vermişlerdir. Çetin Altan'ı
hiç bahse değer bulmadı. Yasar Kemal içinse ne
düşündüğü malum. Ahmet Kabaklı, Ergün Göze,
Ayhan Songar gibi bazı kimselerle sadece törenlerde
karşılaşıyor olmaktan muzdaripti ama
bunlara yukarda sayılanlar kadar da yakınlık
duymazdı. O hayatta iken hiçbir yazısı ve
kitabı ile ilgili doğru dürüst bir tanıtım
ve eleştiri-inceleme yazısı çıkmamıştır
denebilir. Oysa Cemil Meriç, sürekli boğuşmak,
kucaklaşmak, sevişmek isteyen kabına sığmaz
aklı, hissiyatı ve heyecanı daima ayakta
bir adamdı. Sevmek ve kavga etmek için hep ortada hazır
vaziyette idi ama ölene kadar kendi çapına uygun insanlar
bulamadığı kanaatini taşıdı.
Bunun acı bir gerçek olduğuna bende inanıyorum.
İlgi ve iltifat beklediği çevrelerden ve kişilerden
bunu bulamayınca ailesinin ve hakiki dostlarının
ilgi ve iltifatını O'na yeterince değerli
ve anlamlı gelmiyordu. Hatta denebilir ki, gaybı
maşuklarından görmediği karşılığın
hasıl ettiği kızgınlığın
hırsını zaman zaman en yakın dostlarından
çıkarırdı.
Kitaplarının korsan baskıları da hesaba
alınacak olursa yüz binlerce satıldığını
ve adı etrafında bir efsane örülmeye başlandığı
şu günlerde ne kadar farklı bir Cemil Meriç resmi
verdiğimin farkındayım. Bu resmin, Jurnal'lerdeki
Cemil Meriç'e çok uyduğunu düşünüyorum. Mahmut
Ali Meriç'in Jurnal'leri yayınlamış olmasını,
doğru ve çok isabetli bir karar olarak görüyorum. Cemil
Meriç, budur. O'nun ismi etrafında oluşturulmağa
çalışılan efsanenin böyle sürmesi halinde,
Cemil Meriç'i hiçbir zaman layıkıyla anlaşılamaz
ve hele hele asla aşılamaz kılacağını
düşünüyorum. Buna kimsenin hakkı yok. Allah'ın
sayısız acılarla doldurduğu hayatının
bütün anlarını bir ermiş feragatiyle ilme,
irfana sarf etmiş ve kendini milletine kurban olarak
adamış bir tefekkür adamını bütün boyutlarıyla
tanımak, anlamak, anlatmak O'na ilgi duyan herkesin,
özellikle de yakınları olmuş kişilerin
görevidir.
Sadece birkaç çizgi ile vermeye çalıştığımız
bu çok yetersiz Cemil Meriç portresinden sonra birkaç cümleyle
de O'nun fikir ve üslup dünyasına girmek istiyoruz.
CEMIL MERIÇ ÜSLUBUNU TAKLIT MÜMKÜN MÜ?
Cemil Meriç, yazılarında üslubunun soy ağacını
yeterince anlatmıştır. O'nun benzerine çok
az rastlanan lisan ve üslup titizliği sonunda ortaya
çıkmış bulunan eserleri, yazı hayatımız
içinde öncesi olmayan ve sonrası da olamayacak olan
nev'i şahsına münhasır örneklerdir. Bize
göre taklit edilmesi kadar sürdürülmesi de bir o kadar imkansızdır.
Burada adını anmayacağımız bazı
yazarların bu yolda gösterdikleri gayretin, kendilerince
nasıl değerlendirildiğini bilmeyiz ama az
çok Cemil Meriç okumuş herkes gibi biz de bu gayreti
boşa kürek sallamak olarak görüyoruz.
Böyle bir taklit çabası pek çok bakımdan anlamsızdır.
Bir kere, Cemil Meriç'in üslubunun Türkçe'miz için bir son
aşama, bir mükemmeliyet zirvesi olarak görülmesi imkansızdır.
Cemil Meriç'in üslubundaki ilk özellik hiç şüphesiz
ki okuyucu için kapılmaktan kurtulunması zor bir
"büyü"dür. Bu büyünün esrarı ise sadece O'nda mahfuzdu
ve bu esrarın başkalarına öğretilemeyeceği
de belli idi. Bu üslup, önemli ölçüde şiirdir. Şiirde
ne varsa Cemil Meriç üslubunda da o vardır; bu, sestir,
musikidir, çığlıktır, inleyiştir,
sızlayıştır, yeri geldiğinde ise
sükuttur. Fakat Cemil Meriç'in nasıl olup da tefekküre
ait konuları şiir tavrıyla ama nesir şeklinde
yazdığı bize göre bir meçhul olarak kalacaktır.