Ana Sayfa
Kimdir
Eserleri

Fildişi Kule

Albüm


Blog
Forum
İrtibat
Künye


Fildişi Kule


CEMİL MERİÇ;O BİR MELEZDİ

Mehmet Akif AK

 

SARSARAK ETKİLEYEN VE MUTLAKA DEĞİŞTİREN ADAM

            Elinize bir Cemil Meriç alıp okuyabiliyorsanız, sizi iliklerinize kadar titreten, sarsan ve sen­deleten fırtınalara da hazırsınız demektir. Bir herc ü merç, hatta bir ba’s ü ba’delmevte doğru sürükle­nirsiniz. Okumalarınızın sonunda şu üç halden birine duçar olursunuz.

            Birincisi, o zamana kadarki müktesebatınızda ne varsa bunları Cemil Meriç eleğinden geçire­rek, eleğin altına düşenleri çöpe atar, kalanlara O’ndan aldıklarınızı da ekler, üstatla tedirgin edici ama çoğunlukla da keyifli bir yol arkadaşlığına başlarsınız. O, sizi kendine bağlamaz; sizden tam ola­rak istediği, gereksiz yüklerinden –iğfal ve iğdiş edici doğmalarından- kurtulmuş bir yol arkadaşıdır.

            Cemil Meriç okumalarında, eğer birinci halde değilseniz sizi bekleyen ikinci hal, O’nun karşı­sında bir taş kesilmektir; sâkit ve câmit... Narin, nazenin ve size konfor sağlayan önyargılarınız, esen fırtınanın beraberinde yağdırdığı taş iriliğindeki dolu taneleri altında parçalanmaya başlamıştır. Dehşet ve korku içinde tabana kuvvet kaçmağa başlar, kalın duvarlarla çevrili kilisenize sığınır ve fırtınadan, yani Cemil Meriç’ten kurtulursunuz. Zaten tüm Kilisler iltica edene dokunulmazlık sağlayan kaleler değil midir? Kaçtığınız düşmanın elinden kurtarır, ama karşılığında sizi karanlık dehlizlerine kilitler, doğmalarına hapsederler. Kilisenizin rahipleri, sizi muhabbetle karşılar ve imanınızı size yeniden bah­şederler. Kurtulayım derken, hürriyetinizden olursunuz. Ne yazık ki insanın tabiatında birazcık da kölelik arzusu gizlidir. Siz de bu teslim oluş sonunda derin bir oh çeker ve rahatlarsınız. Daldığınız ebedi uykuda artık Cemil Meriç gibi birinin adını ağzınıza bile almazsınız. Hatta size göre Cemil Me­riç diye biri hiç yaşamamıştır.

            O’nun okuyucu ve yol arkadaşlarının içine düşebilecekleri üçüncü hal ise Cemil Meriç’i tak­lide çalışmaktır. O sizi yol arkadaşı olarak görmektedir ama siz, bin bir badire dolu yollarda O’nun yanında kendi ayaklarınızla yürümek yerine Üstadın sırtına binmeyi istemektesinizdir. Cemil Meriç adlı “fikir işçisi”, alın teri ve emeğinin bu şekilde pay-ı mal edilmesine de asla izin vermez. Kendini “fikir işçisi” olarak nitelerken, tembellik ve asalaklığa, okumadan yazmağa, “şezlongta yan gelip yatan” entelektüele, iktidar ve sermayeden beslenip, beynini kiralayan aydına karşı içinde birikmiş kinini mecazen ifadeye çalışmıştır aslında..

            Bu kısa ve mutlaka açılmaya muhtaç ön değerlendirmelerden sonra fikir hayatımızda kendile­rine mahsus yerler edinmiş değerli yazarlarla, Mahmut Ali Meriç ve Cemil Meriç’in yeni kuşak yol arkadaşlarından bazılarının görüşlerini aktardıktan sonra, sırayı kendi düşüncelerimize getireceğiz.

Hilmi Yavuz’dan başlayalım.

            “Benim için Cemil Meriç’in bir manada yol gösterici olduğunu söylemeliyim. Çünkü belli bir dö­nemde, belli bir zihinsel uyanışın – bu ifadeyi fazla mübalağalı bir dille söylüyorum diye abartıyorum zannına kapılmayınız gerçekten öyle – bir zihinsel uyanışın çok önemli aşamalarından bir oldu.”

            Neydi bu zihinsel uyanış? Bu zihinsel uyanış şuydu:

            Türkiye’de herhangi bir tekkeye mensup olmaksızın bir aydın kimliği edinmek mümkün olabi­lirdi. Bu, benim için son derece önemliydi. Çünkü o güne kadar okuduğum, bildiği, tanıdığım, bizden önce yaşamış ve bizimle çağdaş olan Türk entelektüellerinin hemen hepsi – Cemil Meriç müstesna – belli mensubiyetler taşıyorlardı. Kimi marksistti, kimi kemalistti, kimi islamcıydı. Ve onların dışında, bu verili söylemin dışında herhangi bir var oluşun, herhangi bir entelektüel duruşun sanki mümkün olama­yacağı gibi bir izlenim yaratılmıştı. Bende de böyle bir intiba vardı.

            Oysa Cemil Meriç, bana bunun böyle olmadığını gösterdi. Bu benim için son derece önemliydi ve sanıyorum bu, benim açımdan gerçek bir yol gösterici tavır olmuştur.”  

            “Cemil Meriç’in metinlerine bakınız; övdüğü ve önemsediği insanların neredeyse hepsi için <<tecessüsü geniş, ... derin tecessüslü>> tabirlerini kullanmıştır. Tecessüs, merak, öğrenme me­rakı, Cemil Meriç’in asli entelektüel vasıflarından biridir. Öğrenmeye, bilmeye açık olma ve tecessüs, her şeyi  kuşatır. Cemil Meriç, Marksizmle de ilgilenmiştir. <<Marksizm, bir tecessüstü benim için>> diyordu bir yazısında. Marks’ı, Budha’yı, Saint-Simon’u, Abdullah Cevdet’i öğrenmeye açık bir zihin.

            İkincisi ve çok önemlisi Cemil Meriç’in hususi hayatına, ruhi hayatına ilişkin başka bir nokta; meraret, acı­lık, bedbinlik ve yalnızlık... Cemil Meriç, niçin yalnız? Bunu çok iyi anlayabiliyorum. Çünkü entelek­tüellerin kendi hakikat aidiyetlerini, mensubiyetlerini açıkça deklare ettikleri, herhangi bir mensubiyetin dışında bir aydın tavrına bir var olabile alanı tanımadıkları bir ülkede Cemil Meriç, elbette yalnız kala­caktır. Cemil Meriç, kendi epistemik cemaatini ( tabir haylice postsmodern  ve kulağı okşuyor ama, bence Cemil Meriç, bu tabirin yerine “hâle” ya da “halka” denmesini tercih ederdi... M.A.A. ) kendisi büyük zah­metlerle, büyük acılarla inşa etmiş olan insandır. <<Kendi semasında tek yıldız>> diyordu Selame Kalesindeki İbn Haldın için. Cemil Meriç de gerçekten kendi semasında tek yıldızdır. Bunu, kendisi seçmiştir. Pek âlâ bu büyük ve engin entelektüel donanımıyla Cemil Meriç, bu epistemik olmayan si­yasi cemaatlerden herhangi birine körü körüne intisap edebilir ve pek âlâ onun nimetlerinden nimetperver olabilirdi. Bunu yapmamıştır. Bu, bence son derce ahlaki bir duruştur. Cemil Meriç için bu dünya tıpkı Eflatun’un dünyası ve Kant’ın dünyası gibi ahlaki bir dünyadır. Her şeyden önce ahlaki duruş önemlidir.

            Cemil Meriç, bir insan olarak da hepimize kılavuzluk etmelidir. O, bir büyük fikir adamı olarak bize rehberlik etmektedir, bize ışık tutmaktadır. Ama ben O’nun insan yanının da sahih bir entelektüel olarak bize ışık tuttuğu kanaatindeyim. Bir doğrucudur, kendine karşı olan bir insandır. Orada başka bir türlü burada başka konuşan bir aydın değil. Dolayısıyla Cemil Meriç’in portresinin bir entelektüel olarak değil bir insan olarak çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.

            Cemil Meriç gibi felsefeden tarihe, antropolojiye, zihin hayatının tarihine, aydınlanmacılara, ansiklopedistlere, İbn Haldun’a, Budha’ya kadar geniş bir coğrafya içinde dolaşan bir insanın bize elbette söyleyeceği çok önemli şeyler vardır. Ama mesele sadece tecessüsten ibaret değildir. Sadece gözlemlemiş, merak etmiş, öğrenmiş değil Cemil  Meriç. Cemil Meriç, öğrendiklerinin bir Türk aydını, entelektüeli için ne mana ifade etmesi gerekiyorsa o bağlamda, o çerçevede süzerek, dönüştürerek, yeniden inşa ederek vermeye çalışmıştır.

            Voltaire’i aktarıyor, aydınlanmacıları, ansiklopedistleri aktarıyor. Din kitapları üzerine yazdıkları vardır. Bütün bunlar, sadece malumatfüruş ve mütecessis bir aydının, bir entelektüelin dosyası değil­dir. Cemil Meriç bütün bunları, Türkiye’nin bugünkü durumunda neye tekabül etmesi gerekiyorsa o doğrultuda inşa eden bir zihindir. Bu bence son derece önemli. Çünkü Türk aydınının vahim hataların­dan, vahim özelliklerinden biri malumatfuruşluğudur. Bilgiyi sırf bilgi için, tafrafüruşluk için edinir. Te­cessüs, insanların sırtını  kündeye getirmek, başkalarını çuvallatmak, statü kazanmak için kullanılan bir araç değildir. Cemil Meriç, o donanımla, o tecessüsle bilgisini herkese karşı kullanabilir ve çok bü­yük bir entelektüel statü sağlayabilirdi. Bunu yapmamıştır. Bu da son derece ahlaki bir konumdur. Çünkü bizim aydınımızın böyle bir zaafla malul olduğunu –ben kendimi dışarıda tutmayarak hepimizin böyle bir zaafla malul olduğunu- belirtmek istiyorum. Zaman zaman tuhaf ve manalı bir egoizm ile bilgi satmayı kendimde yakalamışımdır; ama her zaman bunu yaparken bilincimin arkasında bir yerlerde Cemil Meriç durmuştur; <<sakın ola bir daha böyle bir şey yapma Hilmi Yavuz!>> der gibidir.  Bir insan olarak, bir ahlaki müdir olarak da, yol gösterici olarak da çok büyük ve önemli bir kılavuz olmuş­tur. Kendisini burada rahmetle anıyor ve kendisine çok şey borçlu olduğumu huzurlarınızda bir kez daha tekrar etmekten bahtiyarlık duyuyorum.” ( Hilmi  Yavuz.. 27-28 aralık 1997 günlerinde, İstanbul Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde yapılan “Modern Zamanlarda Bir Türk Entelektüeli: Cemil Meriç” toplantısında yaptığı konuşmadan )

            İlber Ortaylı  ile devam edelim; O da aynı toplantıdaydı ve özetle şunları söyledi:

            “Cemil Meriç, 20. yüzyıl Türk münevverini temsil ediyor. 20. yüzyıl Türk münevveri çok horla­nan bir münevverdir. Hem kendi kendini horlamıştır, kendine karşı saygısızdır, hem de Türk münevve­rini devlet horlamıştır ve Cemil Meriç, bunu temsil etmektedir.

            “Cinlere önce hayranlık duyarız, cinlerden bize haber getirenlere hayranlık duyarız. Vaktaki bu haberler her zaman iyi değildir, o zaman ürkeriz, bunları kovmaya çalışırız. Kovmak için bir takım bü­yüler ve karşı tedbirler tatbik ederiz ve nihayet bu da fayda etmezse hoşlarına gidecek şeyler yaparız. İncir ağaçlarının dibine şekerli su dökmek gibi... Eğer bu rüşvet de fayda etmiyorsa artık onları gör­memek isteriz ve o mekanı terk ederiz.

            Türk münevverinin sonuna kadar direnen, yani Rönesans’tan sonraki yapıya kavuşanı, daha ziyade hatırlanmadan bir köşeye terk edilen münevverdir. Ve Cemil Meriç, bunlardan birisidir. Onlar­dan <<iyi saatte olsunlar>> diye bahsederiz. İngilizlerin tabiriyle; <<God save them and keep away from us>>  Allah, onları korusun ve bizlerden uzak tutsun”                                                                                              

            Türk Münevveri eğer doktor ve mühendis değilse, kitleye bazı pratik hizmetler götürmüyorsa, çarpıtılan, korkulan bir adamdır ve kendi köşesine bırakılmalıdır. Eğer bu münevverin çaldığı İsrafil Sur’u çok fazla rahatsız ediyorsa, bu değerli bir mekanizma değildir. İlk önce hayatın zorlukları içinde parayla erir bu. Para celp eder bu sesi, onunla buluşur. Tıpkı İngiltere’nin Hindistan’la buluşması gibi.

            İngiltere Hindistan’la buluştuğu zaman sadece Tagore çıkmadı. İngiltere, Hindistan’la buluş­tuğu zaman gaddarlık bir birini buldu. Yani altta kalanın canı çıksın felsefesi Hindistan’da  çok daha güzel söyleniyordu. Dolayısıyla Victoria İngiltere’sinin eşitsizliği, gaddarlığı, kendi insanını yollarda, kır yollarında öldüren zihniyeti Hindistan’ın kast felsefesiyle çok iyi buluştu. Ve O’nun adı <<Doğu’nun Hikmeti>> olarak kutsandı. İşte Türk münevverinin de çok aykırı ve çok kabiliyetli olanı, ilk önce bu düzenin güzel taraflarıyla bağdaşır. O’nun mekanizmalarından bir paradır, ikincisi mevkidir. Her zaman Türk münevveri,-işe yarasın, yaramasın, bu işe uygun olsun olmasın- büyükelçi yapılmıştır, milletvekili yapılmıştır. Bunlarla yola gelmeyen adamlar marja itilir, satır dışına itilir.”

            Ortaylı’nın kast ettiği münevver tiplerinden büyükelçiler, milletvekilleri hepimizce malum:  O’nun da işaret ettiği bazı örnekler, Yahya Kemal, Fuat Köprülü v.s. Ama marja itilenlerin sayısı “devletlû” kılınanlardan çok daha kabarık; hayatlarıysa ayrı ayrı birer trajedi. Said-i Nursi, Orhan Şaik, Muzaffer Şerif, Pertev Naili, Nihal Atsız, Necip Fazıl, Osman Yüksel, İdris Küçükömer, Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Kerim Sadi ( A. Cerrahoğlu )...

Fakat diye devam ediyor Ortaylı, “devlet dediğimiz müessesenin gadrine uğradığını zannetti­ğimiz halde hizmet etmeyi bilen birkaç kişiden biri Cemil Meriç’tir. Öbürü de tabii ki yine kedisinin çok sevdiği Kemal Tahir’dir.”

Bunda şaşılacak bir taraf yok. Ortaylı’nın, bu zatlardaki devlet merbudiyetini anlamaya ve açıklamaya teşebbüs eden değerlendirmelerine bir zeyl: Cemil Meriç, Bu Ülke’sinin basılması talima­tını Ötüken Yayınevi’ne 27 Mayıs ihtilalcisi ve bana göre de vatansever bir filozof-asker olan Dündar Taşer’in verdiğini söylemiştir. Sivil ve askeri bürokraside az sayıda da olsa başka Taşer’lerin her za­man bulunageldiği bir gerçektir.

            Hüsamettin Arslan ile devam edelim. Arslan, Cemil Meriç’i bir entelektüel bağlamında ele almak üzere önce “aydın”, “münevver”, “entelektüel” kelimelerinin ülkemizdeki anlaşılış biçimleri üzerinde kısa bir analiz yapar.

            “Türkiye’de tipik entelektüel, tipik bir aydınlanmacıdır. Türkiye’de belli bir dönemde aydınlanma­cılara <<münevver>> denmiştir. Münevver, <<nur>> kökünden gelen bir kelimedir. Aydın demek, nurlanmış demektir. Daha sonra bunu değişik nedenlerle terk ettiler, yerine aydın kelimesini kullandılar. Daha sonra, eğer yelpazenin sağ tarafında bulunuyorsanız <<münevver>>, sol tarafında bulunuyorsanız <<aydın>> oldunuz. Gerçekte ise Türkiye’de sağ ve solu bir birinden ayıran hiçbir şey yoktur. Her ikisi de aydınlanmacıdır. Cemil Meriç’i  bu entelektüel yapı içinde bir yere oturtmayı dene­yeceğim.”

            “Entelektüel kimdir? Entelektüelin iki vasfı vardır: Biri muhalif olmak, ikincisi ise baştan çıkarıcı olmasıdır.”

            Arslan, devamla Türk entelektüellerinin bu iki vasfı da olumsuz anlamda taşıdıklarını söyleye­rek, Türk entelektüellerinin muhalifliği statükoya karşı değil, kendi toplumlarına, tarihlerine ve kültü­rüne muhalefet olarak anlayıp uyguladıklarını, baştan çıkarıcılığı ise, Türk çocuklarını ilk mektepten üniversiteye kadar baştan çıkarma olarak bildiklerini ifade eder ve olması gereken anlamda bir Türk entelektüeli tipi bulunmadığını savunur. Cemil Meriç gibi nadir istisnalara rastlansa da umumi ahval böyledir der ve devam eder:

            “Cemil Meriç’in entelektüel hayatını üçe ayırıyorum: Cemil Meriç 1,  otantik Cemil Meriç’tir. Osmanlı Kültürüyle büyümüş Cemil Meriç. 2 nci Cemil Meriç ise baştan Çıkarılmış Cemil Meriç’tir. Kendinden önceki aydınlarca ve okudukları yoluyla baştan çıkarılmıştır. Büchner okur, ona nerdeyse tapınmaktadır. Büchner, mekanik materyalizmi savunur. İkinci Cemil Meriç, bilgi uğruna ruhunu satan adamdır. Orta Çağ’da problem, iman problemi idi, modern çağda, bu problemin yerini bilgi problemi aldı. Demek ki modern entelektüel olmak, aynı zamanda problem değiştirmek anlamına da geliyor. Bu, bu iman probleminden bilgi problemine geçmek anlamına geliyor. Burada aslında 3 üncü Cemil Me­riç’in kitaplarında kıyasıya eleştirdiği entelektüel 2 inci Cemil Meriç’in tam da kendisidir.

            3 üncü Cemil Meriç, yuvaya dönmüş Cemil Meriç’tir. Yuvaya, yani kendi diline, tarihine... Cemil Meriç 3, şunu yapmıştır:

Aslında kitaplarının tamamı Cemil Meriç 3’e aittir. O’nu okurken üniversite yıllarındaydım. Bu Ülke’yi, kendiliğimden, hiç fark etmeden ezberlediğimi hatırlıyorum. Bizim için çok sarsıcı oldu. Biz kimdik? Baştan çıkarılmışlardık. Bizi, bizden önceki entelektüeller ve okuduklarımız baştan çıkarmıştı. Cemil Meriç, bizi yeniden baştan çıkardı. Memleketimize, yuvamıza dönmemizi sağladı. Belki dönme­dik ama, hiç değilse bize bir yuvamız olduğu bilincine varmamızı sağladı.”

            “Cemil Meriç’ten, hiçbir kiliseye bağlanmamayı öğrendim. Ben kendimi, Avrupa’da aydınlanma geleneğinin dışında gelişen hermenötik geleneğine yakın görüyorum. O geleneğin de Cemil Meriç’le örtüşen temel bir düsturu var. Her anlamda, her yorum bir yanlış anlamadır, başka bir deyişle bir eksik anlamadır. Dolayısıyla yanlış anlamanın mümkün olduğu her yerde, yeni bir anlama mümkündür. Bu, benim Cemil Meriç üzerine söylediklerim için de fazlasıyla geçerlidir. Cemil Meriç, bir şekilde kendini bize takdim etti; günlüğünde, kitaplarında anlattı. Öyle bir takdim ediş ki, Cemil Meriç’i okurken üslu­bunun, yoğunluğunun altında eziliyorsunuz. Halbuki, bir insandan söz ediyor olabilmek için onu bir parça kuşatıyor olmanız gereklidir. Cemil Meriç, söz konusu olduğunda bu kuşatabilme işinin olağa­nüstü zorluğuna rağmen, ben Cemil Meriç’i anlayabilmek için 3 Cemil Meriç ayırımını kullandım. Bu, O’nun bir kiliseye ait olduğunu savunmak değildir. Yuvaya dönmek, bir kiliseye bağlanmayı gerektirmez. Ben, bu topluma bu tarihe aidim demektir.”

            Aynı toplantıda bir konuşma yapan Mahmut Ali Meriç,  Cemil Meriç’in kitaplarının yeni baskısını hazırlarken kullandıkları yöntemleri ana hatlarıyla özetledikten sonra, Cemil Meriç’in vücu­dundan ve beyninden hasıl olmuş bir entelektüel olarak şu tespitleri yapar:

            “Bazen çelişkiler içine düşen, ama savunduğu her görüşü büyük bir ustalıkla, üstün bir mantık  gücüyle sonuna kadar savunan bir fikir cambazı. Çoğu zaman sizde karşı görüşü savunacak imkan bırakmayacak kadar sizin yerinize de düşünen, cevaplayan, etkisi altına alıp, etkisi altında bırakan bir yazar.

            Ama ya ikna eden ya da rahatsız eden bu yanı sayesinde sizi görüşünü paylaşmak ya da görü­şüne itiraz etmek zorunda bırakan bir üslup. Pasif kalmaya değil, aktif olmaya davet eden.. Belki de istediği, aşırılıklara itiraz etmenizi, isyan etmenizi sağlamak, bir fikir alış verişi, bir diyalog başlata­bilmek.

            Cemil Meriç, namuslu bir fikir işçisi, bağımsız bir düşünür, araftakilerden biri, kendi semasında münzevi bir yıldız.

            Kanımızca Cemil Meriç’i sınıflandırmağa çalışmak, herhangi bir kampa sokmak, ona ihanet demek... Bize düşen onu olduğu gibi ele almak, öncelikle eserlerini okumak, anlamaya çalışmak, attığı tohumları sulamak, devamcısı olmağa gayret etmek; yani O’nun gibi okumak, çalışmak, düşünmek, paylaşmak, sabırlı ve hoş görülü olmak.

            Özetle Cemil Meriç, demek her düşünce ve inanç sistemini tartışabilme esnekliği; doğmalara, düşmanlıklara kapılmama zarureti, bilgilerimiz devamlı gözden geçirme esnekliği ve gereği içinde 21. yüzyıla dini inançlarımızı, düşüncelerimizi, kültürel ve sosyo-ekonomik yapımızı uyarlama gayreti; tarihi mirasımızı unutmadan, tarihimizi tanıyıp değerlendirerek günümüze bir yön verme ve yarınımızı şekillendirme çabası demek.”

            İktibaslarımız şimdilik bu kadar. Değerlendirmeye sondan başlayalım.

 

“İMAN-KÜFÜR”, ATEİZM  

            Hüsamettin Arslan’ı izleyerek, yukarıda yer alan görüşleriyle Mahmut Ali’nin de kendi hermenötiğindeki Cemil Meriç’ten söz ettiğini kolayca anlayabiliriz. Bunu da şu şekilde  özetlemek mümkün: Mahmut Ali, babasının ölümünden hemen sonra söz ve davranışlarıyla kendini, aslında Ce­mil Meriç’in kamuoyunda yaygın olarak bağlı bulunduğu zannolunan “Milliyetçilik, İslâmcılık, Türkçülük” gibilerinden hiçbir aidiyetinin bulunmadığını ispat şeklinde bir vazifesi bulunduğunu düşü­nüyor gibidir. Tüm yazı ve konuşmalarında bu arka plan, kendini hissettirir. Oysa Üstadın bu türden aidiyetlerinin bulunmadığını iddia ve ispat konusu etmeye hiç ihtiyaç yoktur. Bu hakikati görmek için, bizzat kendisinin yayınladığı (*) herhangi bir kitabına göz atmak bile kafidir. Ama bu hakikati, “Cemil Meriç’in hiçbir aidiyetinin, davasının, bağlılığının bulunmadığı”nı iddia ve ispat noktasına taşımaya çalışmak, bir bühtandır sadece. Bunu yapan kim olursa olsun, bilerek veya bilmeyerek aslında O’nun bir “hiç olduğu”nu ileri sür­üyor demektir. Asıl kanıtlanması mümkün olmayan iddia bu olur. Elbette ki Mahmut Ali, Cemil Meriç’e böyle bir bühtanda bulunamaz. Ama Cemil Meriç’in portresini çizerken, bazı alanları boş bıraktığı açıktır. Bu konunun biraz daha izaha ihtiyacı var:

            Cemil Meriç, Filozof Rıza’yı (Rıza Tevfik Bölükbaşı) hep takdir ve mahabbetle anar. En çok da O’nun “muhalled” eseri Kamus-ı Felsefe’sine (hâlâ şu ana kadar yeni harflerle bir baskısı yapılmış değil) atıfta bulunur. Kamus’un “Ateizm” maddesinde yazdıklarını çok beğenir. Bu maddeyi başlı başına bir yazı konusu edinmiştir (Kültürden İrfana, s. 205-208). Yazıda, Kamus’un o makalesinden uzun alıntılar yapar, özelliklede Filo­zof’un şu satırlarının altını çizer:

            “Mülhidler (Ateistler), Allah’a inanmayanlar değil, avamın inançlarını paylaşmayanlardır. … Ateizm, dinler tarihinden çok medeniyetler tarihinin konusudur. İslâm tesamuh dinidir. Ancak siyasi emeller işe karışınca dini bir çok cinayetin bahanesi olmuş, sâiki değil. Kendi başlarına düşünenler, iktidardakiler için tehlike arz etmeyenler, rahat bırakılmış.” Meriç, Kamus-ı Felsefe’de “Ateizm” maddesinin neden böyle uzun ve derinlemesine ele alındığının sırrını çözmeye çalışır:

            “Kamus-ı Felsefe’deki Ateizm maddesini okutuyordum. Anlayışsız bir çevrenin bühtanları,    canına tak demiş Rıza Tevfik’in. Ateizm, aydın haysiyetinin düşünce haklarının sağlam bir müdafaanâmesi. Maddeyi, ilk defa kırk küsur yıl evvel okumuş ve hiçbir şey anlamamıştım. Sonra iki kere daha okudum ve yine anlamadım. Anlamak için değil, kusur bulmak için okuyordum. Ancak son okuyuşta o parlak lafızların ardında ne derin bir acının saklandığını sezer gibi oldum.” (Kültür’den İrfan’a, s. 205-208. 1986, İnsan Yayınları)

Bu acı, Cemil Meriç’in de en büyük acısıydı. Bu acı, İbn Sina’da, İbn Arabi, İbn Rüşt, Mevlana, Yunus ve Ni­yazi Mısrî’de yok muydu.

Cemil Meriç, özellikle 1960’lardan itibaren edindiği, dindar, muhafazakar, milliyetçi dostlarından bu anlamda rahatsızlık duymuştur. Bu çevreden olanların herhangi bir kusuru sebebiyle değil kendi hassasiyetlerinden dolayı sık sık bunalmış ve kendini başka bir çevreye atmak istemiştir. Oysa O’nun dost halkasına kabul ettiklerinden hiç birinin bir “iman-küfür sorgulayıcısı” olmadığını O da bilirdi. O’nun üniversitesinde böyle bir ders ko­nusu okutulmazdı. Buna rağmen bir huzursuzluk yaşar ve bunu gizlemezdi. Konu bu ülkenin en netameli konusuydu çünkü. Bu meseleyi esastan anlatacak, hakikatleri, yalanları, ithamları, iftiraları, karalamaları yazacak, kendi huzursuzluğunu dile getirecek bir yazı kaleme almalıydı belki. Ama bunu yapamadı, satır aralarında imalarda bulundu yalnızca. Rıza Tevfik’i vesile ederek bir şeyler söylemeğe çalıştı.

Bu durum, O’nun acısını daha da derinleştiriyordu. Herhangi bir camianın mensubu olarak tanınmaktan çok korkuyordu. Cemil Meriç’i en iyi anlayan nadir kişilerden olan Hüsamettin Aslan gibi birinin bile O’nunla röportajında “iman sorgulaması” yapması, Üstad’ın endişelerinde ne denli haklı olduğunu göstermeye yeter.

Ne yani, Hoca bu kabil “abes” sorulara “evet ben kâfirim” diyerek kendine iftira mı edecekti? Ya da “hayır ben mü’minim” diyerek pazar değerini mi arttıracaktı? Artık herkes şu hakikati bilmeli ya da en azından bilmezlikten gelmemeli:

Yüce Allah’ın Kelamı Kadim’inde yarattığı kulları için kullandığı “mü’min”, “kâfir” sıfatları­n, kendi Zât-ı Mukaddesesi nezdinde bir değerlendirme olduğu, bir türlü kabule ya­naşmadığımız bir kaziyedir. Böylesine bir “tarif”, “tasnif”, “tavsif” ve “isimlendirme” hakkı, mutlak manada sadece O’nun Zatına mahsustur. Kullar, pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da Allah’ın hakkına tecavüzle, O’nun namına tasarrufta bulunma cüretini göstermektedirler. Tam burada Rıza Tevfik’in Cemil Meriç tarafından aktarılan ateizm hakkındaki önemli tespitinden yola çıkarak şunları söyleyebiliriz:

“Mümin ve kâfir” nitelemesi, insanlar tarafından bir birlerini hedef alarak kullanılmaya baş­landığında metafizik, kozmik ve dini boyutundan çıkarak dünyevi, siyasi ve toplumsal boyutlara taşınmış olur. Kavramların bu anlamlardaki kullanımlarını artık bu noktadan sonra din açsısından değil, tarih ve medeniyet zaviyesinden görüp değerlendirmek gerekir.

“Tekfir” (kâfirlikle suçlama) kurumunun, Hz. Peygamber’den çok sonra siyasi mülahazalarla kurulduğunu ve işletildiğini düşünüyorum. Bu durumun müspet anlamda anılacak bir örneği de kaynaklarda yer alan Müslim - Gayr-ı Müslim kelimelerinin siyasi ve toplumsal ihtiyaçları karşılayacak kavramlar olarak kullanılmalarıdır. Herhalde hiç kimse, Rahim ve Rahman Yüce Yaratıcının, kulları tarafından bir birlerini kesmekte kullanılan birer kılıç vazifesi yüklemiş bu dünyevi ve siyasi tas­niflere aynı manaları yüklediğini iddia edemez. Çünkü O, aynen şöyle buyuruyor: “İman ettik demeyin bari Müslüman olduk deyin”.  Bununla Yüce Yaratıcı, kulunun “iman” ve “küfür” halinin ancak kendi nezdinde tayine ve tespit edilmekte olduğunu açıkça ifade eder.

Acaba İbn Arabi, Hallac, İbn Sina, İbn Rüşd, Nesimi gibi kullarını, Yüce Yaratıcı da diğer kullarının cezalandırdığı gibi cezalandıracak mı ahiret yurdunda? Onları küfürle itham edecek mi? Bu soruya hangi insanın cevap verme hak ve yetkisi bulunabilir?

“Eğer ben kâfirsem, hiç kimse mü’min değil”diyordu İbn Sina. Bu Umman Adam, tefekkürü­n doruğuna ancak secde halindeyken ulaşabildiğini de söylüyordu.

Gerek sûfilik yolunda, gerek hikmet ve irfan dairesindeki dini, akli ilimlerde zirvelere taht kurmuş tâcdârların “iman-küfür” algılamaları ile hiçbir derûni azapları, çileleri bulunmayan insanlaın algılayışlarıyla aynı seviyede olması elbette mümkün değildir. Kaldı ki, “Allah son nefeste iman nasip etsin” duasını virdi­miz kılan “halk irfanı” da, iman ve küfürde mutlak emniyet ve kesinlik olamayacağını kabul etmekle meseleyi nasıl derinden ve esastan kavradığını göstermiştir. Halk irfanının bu şaheser vecizesi, duası, İman’ın, bir kere elde edilip bir daha kaybedilmeyen bir durum olmadığını anlatır bize. Akıl sahibi insan, hayatta olduğu sürece, “iman” ile “küfür” arasında gidip gelebilecektir.

Bir yazısında Cemil Meriç, “kâfir” ithamı yüzünden sokaklara zor çıkabilen Abdullah Cevdet için şunları söylüyor:

“Abdullah Cevdet Müslüman değildi belki. Fakat kendisine çatanlardan çok daha mü’mindi” (Jurnal-2, s. 318. 17 Ocak 1982 Pazar)

38 yaşında gözlerini kaybeden, bu haliyle yaşama kavgası verirken, belki milyonda bir insanın karşılaştığı acılara, ruhi, hissi, manevi ve maddi çilelere karşı –içinde tarifsiz fırtınalar, inkisarlar, çaresizlik, kimsesizlik, ilgi­sizlik, iltifat açlığı cevelan etse de- dimdik ayakta kalmayı başaran Cemil MERİǒin imanına ve yük­seldiği manevi irtifa noktasına her mü’min ancak kıskançlıkla bakabilir. Milletinin ve insanlığın gele­cekteki saadeti adına, yaşadığı çağı ve bütün bir geçmişi, Batı’yı ve Doğu’yu, akıl, ilim, hikmet, irfan ve adalet çerçevesinde ve Türk-İslâm Medeniyeti penceresinden her anlamda amansız bir muhasebeye tabi tutan, Yeşilçam filmlerindeki Malkoçoğlu ve Battal Gazi misali tüyü bile kesebilen keskin ve bir o kadar da narin kılıcından hak edip de kurtulanın bulunmadığı bu yiğit mücahidi daha çocuk yaşında harekete geçiren ve nefesinin son anına kadar ara vermeden savaştıran “iman” nasıl bir “imandı” acaba? Böylesi bir iman hangimizde var? Atalarından miras kalan “fetih” ruhu ve bütün idealini hücrelerine kadar sindirip fethi bir başka mânâda devam ettiren “akıncı” tabiatlı bu Dimetoka’lı “evlâd-ı fatiha’nın” benzersiz çılgınlık derecesindeki aşkı, cerbezesi,  nasıl ve ne çeşit bir “iman”dan besleniyordu?  Hangi münevverimizin çalışmaları, mabedimizi putlardan temizleye vakfettiği onca kitap kadar, putperestliği yere serebilmiştir?

Aynı şeyler, O’nun Müslü­manlığı için de söylenebilir. O’nun 20. yüzyılda ülkemizde ve dünyada İslâma hizmet etmiş hangi İslâm âliminden daha eksik bir tarafı bulunmaktadır? Sadece “İslâm ve Demokrasi” adlıkısa makalesi bile bu konuda yazılmış pek çok ciddi kitaba bedeldir. Hatırlayalım:

İhtilalin hemen ardın­daki o şeametli yıllardayız (1963). Şehir şehir, sokak sokak birer cüzzamlı muamelesi görmekte olan ve daha henüz hiç birini şahsen tanımadığı Nurcular hakkında şunları söylüyor:

“Değişen nedir? Said-i Nursi’nin risalelerini okumak için toplanan üç beş vatandaşın tevkifi, tabii hukuk bakımından hamakatle kaynaşan bir cinayettir. Ahlaksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferma olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlaktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar, ancak takdire layıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan bu samimi çocuklar… Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum.

Yazılı kâğıt bezirgânları, odalarında kitap okuyan bu belki gafil, hiç şüphesiz tertemiz insanla­rın tevkif edilmesini adeta alkışlayarak ilan ediyorlar. Yarı münevver, sadizmini, kendi tanrılarına secde etmeyen namuslu insanlar üzerinde tatmin etmeyi adet haline getirmiştir.” (Jurnal-1, s. 63. 9 Ocak 1963)

Çok sevdiği Âkif’in “kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim / O’nu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim” beytindeki kavgacı adamdır O. İnsanlık haysiyeti, şerefi ve namusu adına, eşine rastlanmadık haksızlık, iftira, zulüm ve en vahşi hücumlara maruz kalmış İslâm Medeniyetini ve özelde Türk İslâm medeniyetini ve milletini Cemil MERİÇ gibi müdafaa eden ve yücelten kaç insanı­mız var olmuştur?

Bütün bu hakikatlere rağmen Cemil Meriç’in “imanı” ve “İslâmı”, tarihsel ve toplumsal etkilerle şekillenmiş bizim cemaat iman ve İslâm’ımızla aynı şeyler değildir. Bu seviyedeki bir adamın avâmın idrak ve şuurundaki “iman” ve “İslâm”ı taklidi mümkün müdür? Cemil Meriç’in “iman” ve İslâmı”, günümüz çoğu “İslâmcısının” ayağa düşürdüğü, her tür spekülasyona açık harc-ı âlem “iman ve İslâm” ile aynı değildir. Dahası da var: Her yerin lebâleb “İslâmcı Yazar”la dolu olduğu bir ülkede, bu yazarların, O’nun hakkında kitap ne kelime doğru dürüst bir makale bile yazmamış oldukları, hatta Cemil MERİǒi sol-liberal-kemalist çevreler gibi “hiç yaşamamış” saydıkları ap açık orfadadır.

------------------

(*) Bu “kendi yayınladığı” kitaplar konusu pek çok bakımdan önem taşır. Cemil Meriç’in kitaplarının basımı meselesi, Mahmut Ali Meriç ve İletişin Yayınları gibi konular gelecek yazımızda yer alacak.

Fildişi kule, dâvâsız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi.
Fildişi Kule

Makaleler, Denemeler, Tenkidler

Röportajlar

Kitaplar

Tez Çalışmaları

Sitemize Üye Olun


Üye olmak istiyorum

Üyeliğimden ayrılmak istiyorum

Destek Siteler

Haber7

Antiemperyalizm

Fildişi Kule

Rabia

Berzah

 
  Copyright by Bu Ülkenin Çocukları | GOWEBCounter by INLINE . Ziyaretçimizsiniz | |