CEMİL MERİÇ;O BİR MELEZDİ
SARSARAK ETKİLEYEN VE MUTLAKA DEĞİŞTİREN
ADAM
Elinize bir Cemil Meriç alıp
okuyabiliyorsanız, sizi iliklerinize kadar titreten,
sarsan ve sendeleten fırtınalara da hazırsınız
demektir. Bir herc ü merç, hatta bir bas ü badelmevte
doğru sürüklenirsiniz. Okumalarınızın
sonunda şu üç halden birine duçar olursunuz.
Birincisi, o zamana kadarki
müktesebatınızda ne varsa bunları Cemil Meriç
eleğinden geçirerek, eleğin altına düşenleri
çöpe atar, kalanlara Ondan aldıklarınızı
da ekler, üstatla tedirgin edici ama çoğunlukla da
keyifli bir yol arkadaşlığına başlarsınız.
O, sizi kendine bağlamaz; sizden tam olarak istediği,
gereksiz yüklerinden iğfal ve iğdiş edici
doğmalarından- kurtulmuş bir yol arkadaşıdır.
Cemil
Meriç okumalarında, eğer birinci halde değilseniz
sizi bekleyen ikinci hal, Onun karşısında
bir taş kesilmektir; sâkit ve câmit... Narin, nazenin
ve size konfor sağlayan önyargılarınız,
esen fırtınanın beraberinde yağdırdığı
taş iriliğindeki dolu taneleri altında parçalanmaya
başlamıştır. Dehşet ve korku içinde
tabana kuvvet kaçmağa başlar, kalın duvarlarla
çevrili kilisenize sığınır ve fırtınadan,
yani Cemil Meriçten kurtulursunuz. Zaten tüm Kilisler iltica
edene dokunulmazlık sağlayan kaleler değil
midir? Kaçtığınız düşmanın
elinden kurtarır, ama karşılığında
sizi karanlık dehlizlerine kilitler, doğmalarına
hapsederler. Kilisenizin rahipleri, sizi muhabbetle karşılar
ve imanınızı size yeniden bahşederler.
Kurtulayım derken, hürriyetinizden olursunuz. Ne yazık
ki insanın tabiatında birazcık da kölelik
arzusu gizlidir. Siz de bu teslim oluş sonunda derin
bir oh çeker ve rahatlarsınız. Daldığınız
ebedi uykuda artık Cemil Meriç gibi birinin adını
ağzınıza bile almazsınız. Hatta
size göre Cemil Meriç diye biri hiç yaşamamıştır.
Onun
okuyucu ve yol arkadaşlarının içine düşebilecekleri
üçüncü hal ise Cemil Meriçi taklide çalışmaktır.
O sizi yol arkadaşı olarak görmektedir ama siz,
bin bir badire dolu yollarda Onun yanında kendi ayaklarınızla
yürümek yerine Üstadın sırtına binmeyi istemektesinizdir.
Cemil Meriç adlı fikir işçisi, alın teri ve
emeğinin bu şekilde pay-ı mal edilmesine
de asla izin vermez. Kendini fikir
işçisi olarak nitelerken, tembellik ve asalaklığa,
okumadan yazmağa, şezlongta yan gelip yatan entelektüele, iktidar ve sermayeden beslenip, beynini kiralayan aydına karşı
içinde birikmiş kinini mecazen ifadeye çalışmıştır
aslında..
Bu
kısa ve mutlaka açılmaya muhtaç ön değerlendirmelerden
sonra fikir hayatımızda kendilerine mahsus yerler
edinmiş değerli yazarlarla, Mahmut Ali Meriç ve
Cemil Meriçin yeni kuşak yol arkadaşlarından
bazılarının görüşlerini aktardıktan
sonra, sırayı kendi düşüncelerimize getireceğiz.
Hilmi Yavuzdan başlayalım.
Benim
için Cemil Meriçin bir manada yol gösterici olduğunu
söylemeliyim. Çünkü belli bir dönemde, belli bir zihinsel
uyanışın bu ifadeyi fazla mübalağalı
bir dille söylüyorum diye abartıyorum zannına
kapılmayınız gerçekten öyle bir zihinsel
uyanışın çok önemli aşamalarından
bir oldu.
Neydi
bu zihinsel uyanış? Bu zihinsel uyanış
şuydu:
Türkiyede
herhangi bir tekkeye mensup olmaksızın bir aydın
kimliği edinmek mümkün olabilirdi. Bu, benim için
son derece önemliydi. Çünkü o güne kadar okuduğum,
bildiği, tanıdığım, bizden önce
yaşamış ve bizimle çağdaş olan
Türk entelektüellerinin hemen hepsi Cemil Meriç müstesna
belli mensubiyetler taşıyorlardı. Kimi
marksistti, kimi kemalistti, kimi islamcıydı.
Ve onların dışında, bu verili söylemin
dışında herhangi bir var oluşun, herhangi
bir entelektüel duruşun sanki mümkün olamayacağı
gibi bir izlenim yaratılmıştı. Bende
de böyle bir intiba vardı.
Oysa
Cemil Meriç, bana bunun böyle olmadığını
gösterdi. Bu benim için son derece önemliydi ve sanıyorum
bu, benim açımdan gerçek bir yol gösterici tavır
olmuştur.
Cemil
Meriçin metinlerine bakınız; övdüğü ve önemsediği
insanların neredeyse hepsi için <<tecessüsü
geniş, ... derin tecessüslü>> tabirlerini
kullanmıştır. Tecessüs, merak, öğrenme
merakı, Cemil Meriçin asli entelektüel vasıflarından
biridir. Öğrenmeye, bilmeye açık olma ve tecessüs,
her şeyi kuşatır. Cemil Meriç, Marksizmle de
ilgilenmiştir. <<Marksizm,
bir tecessüstü benim için>> diyordu bir yazısında.
Marksı, Budhayı, Saint-Simonu, Abdullah Cevdeti
öğrenmeye açık bir zihin.
İkincisi ve çok önemlisi
Cemil Meriçin hususi hayatına, ruhi hayatına
ilişkin başka bir nokta; meraret, acılık,
bedbinlik ve yalnızlık... Cemil Meriç, niçin
yalnız? Bunu çok iyi anlayabiliyorum. Çünkü entelektüellerin
kendi hakikat aidiyetlerini, mensubiyetlerini açıkça
deklare ettikleri, herhangi bir mensubiyetin dışında
bir aydın tavrına bir var olabile alanı
tanımadıkları bir ülkede Cemil Meriç, elbette
yalnız kalacaktır. Cemil Meriç, kendi epistemik
cemaatini ( tabir haylice postsmodern ve kulağı okşuyor ama, bence
Cemil Meriç, bu tabirin yerine hâle
ya da halka
denmesini tercih ederdi... M.A.A. ) kendisi büyük zahmetlerle, büyük acılarla inşa etmiş olan
insandır.
<<Kendi semasında tek yıldız>>
diyordu Selame Kalesindeki İbn Haldın için.
Cemil Meriç de gerçekten kendi semasında tek yıldızdır.
Bunu, kendisi seçmiştir. Pek âlâ bu büyük ve engin
entelektüel donanımıyla Cemil Meriç, bu epistemik
olmayan siyasi cemaatlerden herhangi birine körü körüne
intisap edebilir ve pek âlâ onun nimetlerinden nimetperver
olabilirdi. Bunu yapmamıştır. Bu, bence
son derce ahlaki bir duruştur. Cemil Meriç
için bu dünya tıpkı Eflatunun dünyası
ve Kantın dünyası gibi ahlaki bir dünyadır.
Her şeyden önce ahlaki duruş önemlidir.
Cemil
Meriç, bir insan olarak da hepimize kılavuzluk etmelidir.
O, bir büyük fikir adamı olarak bize rehberlik etmektedir,
bize ışık tutmaktadır. Ama ben Onun
insan yanının da sahih bir entelektüel olarak
bize ışık tuttuğu kanaatindeyim. Bir
doğrucudur, kendine karşı olan bir insandır.
Orada başka bir türlü burada başka konuşan
bir aydın değil. Dolayısıyla Cemil Meriçin
portresinin bir entelektüel olarak değil bir insan
olarak çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Cemil
Meriç gibi felsefeden tarihe, antropolojiye, zihin hayatının
tarihine, aydınlanmacılara, ansiklopedistlere,
İbn Halduna, Budhaya kadar geniş bir coğrafya
içinde dolaşan bir insanın bize elbette söyleyeceği
çok önemli şeyler vardır. Ama mesele sadece tecessüsten
ibaret değildir. Sadece gözlemlemiş, merak etmiş,
öğrenmiş değil Cemil
Meriç. Cemil Meriç, öğrendiklerinin bir Türk
aydını, entelektüeli için ne mana ifade etmesi
gerekiyorsa o bağlamda, o çerçevede süzerek, dönüştürerek,
yeniden inşa ederek vermeye çalışmıştır.
Voltairei
aktarıyor, aydınlanmacıları, ansiklopedistleri
aktarıyor. Din kitapları üzerine yazdıkları
vardır. Bütün bunlar, sadece malumatfüruş ve mütecessis
bir aydının, bir entelektüelin dosyası değildir.
Cemil Meriç bütün bunları, Türkiyenin bugünkü durumunda
neye tekabül etmesi gerekiyorsa o doğrultuda inşa
eden bir zihindir. Bu bence son derece önemli. Çünkü Türk
aydınının vahim hatalarından, vahim
özelliklerinden biri malumatfuruşluğudur. Bilgiyi
sırf bilgi için, tafrafüruşluk için edinir. Tecessüs,
insanların sırtını kündeye getirmek, başkalarını
çuvallatmak, statü kazanmak için kullanılan bir araç
değildir. Cemil Meriç, o donanımla, o tecessüsle
bilgisini herkese karşı kullanabilir ve çok büyük
bir entelektüel statü sağlayabilirdi. Bunu yapmamıştır.
Bu da son derece ahlaki bir konumdur. Çünkü bizim aydınımızın
böyle bir zaafla malul olduğunu ben kendimi dışarıda
tutmayarak hepimizin böyle bir zaafla malul olduğunu-
belirtmek istiyorum. Zaman zaman tuhaf ve manalı bir
egoizm ile bilgi satmayı kendimde yakalamışımdır;
ama her zaman bunu yaparken bilincimin arkasında bir
yerlerde Cemil Meriç durmuştur; <<sakın
ola bir daha böyle bir şey yapma Hilmi Yavuz!>>
der gibidir. Bir insan olarak, bir ahlaki müdir olarak da,
yol gösterici olarak da çok büyük ve önemli bir kılavuz
olmuştur. Kendisini burada rahmetle anıyor ve
kendisine çok şey borçlu olduğumu huzurlarınızda
bir kez daha tekrar etmekten bahtiyarlık duyuyorum. ( Hilmi
Yavuz.. 27-28 aralık 1997 günlerinde, İstanbul
Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde yapılan Modern
Zamanlarda Bir Türk Entelektüeli: Cemil Meriç toplantısında
yaptığı konuşmadan )
İlber Ortaylı ile devam edelim; O da aynı toplantıdaydı
ve özetle şunları söyledi:
Cemil Meriç, 20. yüzyıl
Türk münevverini temsil ediyor. 20. yüzyıl Türk münevveri
çok horlanan bir münevverdir. Hem kendi kendini horlamıştır,
kendine karşı saygısızdır, hem
de Türk münevverini devlet horlamıştır ve
Cemil Meriç, bunu temsil etmektedir.
Cinlere
önce hayranlık duyarız, cinlerden bize haber getirenlere
hayranlık duyarız. Vaktaki bu haberler her zaman
iyi değildir, o zaman ürkeriz, bunları kovmaya
çalışırız. Kovmak için bir takım
büyüler ve karşı tedbirler tatbik ederiz ve nihayet
bu da fayda etmezse hoşlarına gidecek şeyler
yaparız. İncir ağaçlarının dibine
şekerli su dökmek gibi... Eğer bu rüşvet
de fayda etmiyorsa artık onları görmemek isteriz
ve o mekanı terk ederiz.
Türk
münevverinin sonuna kadar direnen, yani Rönesanstan sonraki
yapıya kavuşanı, daha ziyade hatırlanmadan
bir köşeye terk edilen münevverdir. Ve Cemil Meriç,
bunlardan birisidir. Onlardan <<iyi saatte olsunlar>> diye
bahsederiz. İngilizlerin tabiriyle; <<God save
them and keep away from us>> Allah,
onları korusun ve bizlerden uzak tutsun
Türk
Münevveri eğer doktor ve mühendis değilse, kitleye
bazı pratik hizmetler götürmüyorsa, çarpıtılan,
korkulan bir adamdır ve kendi köşesine bırakılmalıdır.
Eğer bu münevverin çaldığı İsrafil
Suru çok fazla rahatsız ediyorsa, bu değerli
bir mekanizma değildir. İlk önce hayatın
zorlukları içinde parayla erir bu. Para celp eder bu
sesi, onunla buluşur. Tıpkı İngilterenin
Hindistanla buluşması gibi.
İngiltere
Hindistanla buluştuğu zaman sadece Tagore çıkmadı.
İngiltere, Hindistanla buluştuğu zaman
gaddarlık bir birini buldu. Yani altta kalanın
canı çıksın felsefesi Hindistanda
çok daha güzel söyleniyordu. Dolayısıyla
Victoria İngilteresinin eşitsizliği, gaddarlığı,
kendi insanını yollarda, kır yollarında
öldüren zihniyeti Hindistanın kast felsefesiyle çok
iyi buluştu. Ve Onun adı <<Doğunun
Hikmeti>> olarak kutsandı. İşte Türk
münevverinin de çok aykırı ve çok kabiliyetli
olanı, ilk önce bu düzenin güzel taraflarıyla
bağdaşır. Onun mekanizmalarından bir
paradır, ikincisi mevkidir. Her zaman Türk münevveri,-işe
yarasın, yaramasın, bu işe uygun olsun olmasın-
büyükelçi yapılmıştır, milletvekili
yapılmıştır. Bunlarla yola gelmeyen
adamlar marja itilir, satır dışına itilir.
Ortaylının
kast ettiği münevver tiplerinden büyükelçiler, milletvekilleri
hepimizce malum: Onun
da işaret ettiği bazı örnekler, Yahya Kemal,
Fuat Köprülü v.s. Ama marja itilenlerin sayısı
devletlû kılınanlardan çok daha kabarık;
hayatlarıysa ayrı ayrı birer trajedi. Said-i
Nursi, Orhan Şaik, Muzaffer Şerif, Pertev Naili,
Nihal Atsız, Necip Fazıl, Osman Yüksel, İdris
Küçükömer, Hikmet Kıvılcımlı, Kemal
Tahir, Nazım Hikmet, Kerim Sadi ( A. Cerrahoğlu
)...
Fakat diye devam ediyor Ortaylı, devlet dediğimiz müessesenin
gadrine uğradığını zannettiğimiz
halde hizmet etmeyi bilen birkaç kişiden biri Cemil
Meriçtir. Öbürü de tabii ki yine kedisinin çok sevdiği
Kemal Tahirdir.
Bunda şaşılacak bir taraf yok. Ortaylının, bu
zatlardaki devlet merbudiyetini anlamaya ve açıklamaya
teşebbüs eden değerlendirmelerine bir zeyl: Cemil
Meriç, Bu Ülkesinin basılması talimatını Ötüken Yayınevine
27 Mayıs ihtilalcisi ve bana göre de vatansever bir
filozof-asker olan Dündar Taşerin verdiğini söylemiştir.
Sivil ve askeri bürokraside az sayıda da olsa başka
Taşerlerin her zaman bulunageldiği bir gerçektir.
Hüsamettin Arslan ile devam
edelim. Arslan, Cemil Meriçi bir entelektüel bağlamında
ele almak üzere önce aydın, münevver, entelektüel
kelimelerinin ülkemizdeki anlaşılış
biçimleri üzerinde kısa bir analiz yapar.
Türkiyede
tipik entelektüel, tipik bir aydınlanmacıdır.
Türkiyede belli bir dönemde aydınlanmacılara
<<münevver>>
denmiştir. Münevver, <<nur>>
kökünden gelen bir kelimedir. Aydın demek, nurlanmış
demektir. Daha sonra bunu değişik nedenlerle terk
ettiler, yerine aydın kelimesini kullandılar.
Daha sonra, eğer yelpazenin sağ tarafında
bulunuyorsanız <<münevver>>,
sol tarafında bulunuyorsanız <<aydın>>
oldunuz. Gerçekte ise Türkiyede sağ ve solu bir birinden
ayıran hiçbir şey yoktur. Her ikisi de aydınlanmacıdır.
Cemil Meriçi bu
entelektüel yapı içinde bir yere oturtmayı deneyeceğim.
Entelektüel
kimdir? Entelektüelin iki vasfı vardır: Biri muhalif
olmak, ikincisi ise baştan çıkarıcı
olmasıdır.
Arslan,
devamla Türk entelektüellerinin bu iki vasfı da olumsuz
anlamda taşıdıklarını söyleyerek,
Türk entelektüellerinin muhalifliği statükoya karşı
değil, kendi toplumlarına, tarihlerine ve kültürüne
muhalefet olarak anlayıp uyguladıklarını,
baştan çıkarıcılığı ise,
Türk çocuklarını ilk mektepten üniversiteye kadar
baştan çıkarma olarak bildiklerini ifade eder
ve olması gereken anlamda bir Türk entelektüeli tipi
bulunmadığını savunur. Cemil Meriç gibi
nadir istisnalara rastlansa da umumi ahval böyledir der
ve devam eder:
Cemil
Meriçin entelektüel hayatını üçe ayırıyorum:
Cemil Meriç 1, otantik
Cemil Meriçtir. Osmanlı Kültürüyle büyümüş Cemil
Meriç. 2 nci Cemil Meriç ise baştan Çıkarılmış
Cemil Meriçtir. Kendinden önceki aydınlarca ve okudukları
yoluyla baştan çıkarılmıştır.
Büchner okur, ona nerdeyse tapınmaktadır. Büchner,
mekanik materyalizmi savunur. İkinci Cemil Meriç, bilgi
uğruna ruhunu satan adamdır. Orta Çağda
problem, iman problemi idi, modern çağda, bu problemin
yerini bilgi problemi aldı. Demek ki modern entelektüel
olmak, aynı zamanda problem değiştirmek anlamına
da geliyor. Bu, bu iman probleminden bilgi problemine geçmek
anlamına geliyor. Burada aslında 3 üncü Cemil
Meriçin kitaplarında kıyasıya eleştirdiği
entelektüel 2 inci Cemil Meriçin tam da kendisidir.
3 üncü
Cemil Meriç, yuvaya dönmüş Cemil Meriçtir. Yuvaya,
yani kendi diline, tarihine... Cemil Meriç 3, şunu
yapmıştır:
Aslında kitaplarının
tamamı Cemil Meriç 3e aittir. Onu okurken üniversite
yıllarındaydım. Bu
Ülkeyi, kendiliğimden, hiç fark etmeden ezberlediğimi
hatırlıyorum. Bizim için çok sarsıcı
oldu. Biz kimdik? Baştan çıkarılmışlardık.
Bizi, bizden önceki entelektüeller ve okuduklarımız
baştan çıkarmıştı. Cemil Meriç,
bizi yeniden baştan çıkardı. Memleketimize,
yuvamıza dönmemizi sağladı. Belki dönmedik
ama, hiç değilse bize bir yuvamız olduğu
bilincine varmamızı sağladı.
Cemil
Meriçten, hiçbir kiliseye bağlanmamayı öğrendim.
Ben kendimi, Avrupada aydınlanma geleneğinin
dışında gelişen hermenötik geleneğine
yakın görüyorum. O geleneğin de Cemil Meriçle
örtüşen temel bir düsturu var. Her anlamda, her yorum
bir yanlış anlamadır, başka bir deyişle
bir eksik anlamadır. Dolayısıyla yanlış
anlamanın mümkün olduğu her yerde, yeni bir anlama
mümkündür. Bu, benim Cemil Meriç üzerine söylediklerim için
de fazlasıyla geçerlidir. Cemil Meriç, bir şekilde
kendini bize takdim etti; günlüğünde, kitaplarında
anlattı. Öyle bir takdim ediş ki, Cemil Meriçi
okurken üslubunun, yoğunluğunun altında
eziliyorsunuz. Halbuki, bir insandan söz ediyor olabilmek
için onu bir parça kuşatıyor olmanız gereklidir.
Cemil Meriç, söz konusu olduğunda bu kuşatabilme
işinin olağanüstü zorluğuna rağmen,
ben Cemil Meriçi anlayabilmek için 3 Cemil Meriç ayırımını
kullandım. Bu, Onun bir kiliseye ait olduğunu
savunmak değildir. Yuvaya dönmek, bir kiliseye bağlanmayı
gerektirmez. Ben, bu topluma bu tarihe aidim demektir.
Aynı
toplantıda bir konuşma yapan Mahmut Ali Meriç,
Cemil Meriçin kitaplarının yeni baskısını
hazırlarken kullandıkları yöntemleri ana
hatlarıyla özetledikten sonra, Cemil Meriçin vücudundan
ve beyninden hasıl olmuş bir entelektüel olarak
şu tespitleri yapar:
Bazen
çelişkiler içine düşen, ama savunduğu her
görüşü büyük bir ustalıkla, üstün bir mantık
gücüyle sonuna kadar savunan bir fikir cambazı.
Çoğu zaman sizde karşı görüşü savunacak
imkan bırakmayacak kadar sizin yerinize de düşünen,
cevaplayan, etkisi altına alıp, etkisi altında
bırakan bir yazar.
Ama
ya ikna eden ya da rahatsız eden bu yanı sayesinde
sizi görüşünü paylaşmak ya da görüşüne itiraz
etmek zorunda bırakan bir üslup. Pasif kalmaya değil,
aktif olmaya davet eden.. Belki de istediği, aşırılıklara
itiraz etmenizi, isyan etmenizi sağlamak, bir fikir
alış verişi, bir diyalog başlatabilmek.
Cemil
Meriç, namuslu bir fikir işçisi, bağımsız
bir düşünür, araftakilerden biri, kendi semasında
münzevi bir yıldız.
Kanımızca
Cemil Meriçi sınıflandırmağa çalışmak,
herhangi bir kampa sokmak, ona ihanet demek... Bize düşen
onu olduğu gibi ele almak, öncelikle eserlerini okumak,
anlamaya çalışmak, attığı tohumları
sulamak, devamcısı olmağa gayret etmek; yani
Onun gibi okumak, çalışmak, düşünmek, paylaşmak,
sabırlı ve hoş görülü olmak.
Özetle
Cemil Meriç, demek her düşünce ve inanç sistemini tartışabilme
esnekliği; doğmalara, düşmanlıklara
kapılmama zarureti, bilgilerimiz devamlı gözden
geçirme esnekliği ve gereği içinde 21. yüzyıla
dini inançlarımızı, düşüncelerimizi,
kültürel ve sosyo-ekonomik yapımızı uyarlama
gayreti; tarihi mirasımızı unutmadan, tarihimizi
tanıyıp değerlendirerek günümüze bir yön
verme ve yarınımızı şekillendirme
çabası demek.
İktibaslarımız şimdilik
bu kadar. Değerlendirmeye sondan başlayalım.
İMAN-KÜFÜR, ATEİZM
Hüsamettin Arslanı
izleyerek, yukarıda yer alan görüşleriyle Mahmut
Alinin de kendi hermenötiğindeki Cemil Meriçten söz
ettiğini kolayca anlayabiliriz. Bunu da şu şekilde
özetlemek mümkün:
Mahmut Ali, babasının ölümünden hemen sonra söz
ve davranışlarıyla kendini, aslında
Cemil Meriçin kamuoyunda yaygın olarak bağlı
bulunduğu zannolunan Milliyetçilik, İslâmcılık,
Türkçülük gibilerinden hiçbir aidiyetinin bulunmadığını
ispat şeklinde
bir vazifesi bulunduğunu düşünüyor gibidir.
Tüm yazı ve konuşmalarında bu arka plan,
kendini hissettirir. Oysa Üstadın bu türden aidiyetlerinin
bulunmadığını iddia ve ispat konusu
etmeye hiç ihtiyaç yoktur. Bu hakikati görmek için, bizzat
kendisinin yayınladığı (*) herhangi
bir kitabına göz atmak bile kafidir. Ama bu hakikati,
Cemil Meriçin hiçbir
aidiyetinin, davasının, bağlılığının
bulunmadığını iddia ve ispat noktasına
taşımaya çalışmak, bir bühtandır
sadece. Bunu yapan kim olursa olsun, bilerek veya bilmeyerek
aslında Onun bir hiç olduğunu ileri sürüyor demektir.
Asıl kanıtlanması mümkün olmayan iddia
bu olur. Elbette ki Mahmut Ali, Cemil Meriçe böyle bir
bühtanda bulunamaz. Ama Cemil Meriçin portresini çizerken,
bazı alanları boş bıraktığı
açıktır. Bu konunun biraz daha izaha ihtiyacı
var:
Cemil Meriç, Filozof Rızayı
(Rıza Tevfik Bölükbaşı) hep takdir ve mahabbetle
anar. En çok da Onun muhalled
eseri Kamus-ı Felsefesine (hâlâ şu ana kadar
yeni harflerle bir baskısı yapılmış
değil) atıfta bulunur. Kamusun Ateizm maddesinde
yazdıklarını çok beğenir. Bu maddeyi
başlı başına bir yazı konusu edinmiştir
(Kültürden İrfana, s. 205-208). Yazıda, Kamusun
o makalesinden uzun alıntılar yapar, özelliklede
Filozofun şu satırlarının altını
çizer:
Mülhidler (Ateistler), Allaha inanmayanlar
değil, avamın inançlarını paylaşmayanlardır.
Ateizm, dinler tarihinden çok medeniyetler tarihinin konusudur.
İslâm tesamuh dinidir. Ancak siyasi emeller işe
karışınca dini bir çok cinayetin bahanesi
olmuş, sâiki değil. Kendi başlarına
düşünenler, iktidardakiler için tehlike arz etmeyenler,
rahat bırakılmış. Meriç, Kamus-ı
Felsefede Ateizm maddesinin neden böyle uzun ve derinlemesine
ele alındığının sırrını
çözmeye çalışır:
Kamus-ı
Felsefedeki Ateizm maddesini okutuyordum. Anlayışsız
bir çevrenin bühtanları,
canına tak demiş Rıza Tevfikin. Ateizm,
aydın haysiyetinin düşünce haklarının
sağlam bir müdafaanâmesi. Maddeyi, ilk defa kırk
küsur yıl evvel okumuş ve hiçbir şey anlamamıştım.
Sonra iki kere daha okudum ve yine anlamadım. Anlamak
için değil, kusur bulmak için okuyordum. Ancak son
okuyuşta o parlak lafızların ardında
ne derin bir acının saklandığını
sezer gibi oldum. (Kültürden İrfana, s. 205-208.
1986, İnsan Yayınları)
Bu acı, Cemil Meriçin
de en büyük acısıydı. Bu acı, İbn
Sinada, İbn Arabi, İbn Rüşt, Mevlana, Yunus
ve Niyazi Mısrîde yok muydu.
Cemil Meriç, özellikle 1960lardan
itibaren edindiği, dindar, muhafazakar, milliyetçi
dostlarından bu anlamda rahatsızlık duymuştur.
Bu çevreden olanların herhangi bir kusuru sebebiyle
değil kendi hassasiyetlerinden dolayı sık
sık bunalmış ve kendini başka bir çevreye
atmak istemiştir. Oysa Onun dost halkasına kabul
ettiklerinden hiç birinin bir iman-küfür
sorgulayıcısı olmadığını
O da bilirdi. Onun üniversitesinde böyle bir ders konusu
okutulmazdı.
Buna rağmen bir huzursuzluk yaşar ve bunu
gizlemezdi. Konu bu ülkenin en netameli konusuydu çünkü.
Bu meseleyi esastan anlatacak, hakikatleri, yalanları,
ithamları, iftiraları, karalamaları yazacak,
kendi huzursuzluğunu dile getirecek bir yazı kaleme
almalıydı belki. Ama bunu yapamadı, satır
aralarında imalarda bulundu yalnızca. Rıza
Tevfiki vesile ederek bir şeyler söylemeğe çalıştı.
Bu durum, Onun acısını
daha da derinleştiriyordu. Herhangi bir camianın
mensubu olarak tanınmaktan çok korkuyordu. Cemil Meriçi
en iyi anlayan nadir kişilerden olan Hüsamettin Aslan
gibi birinin bile Onunla röportajında iman sorgulaması
yapması, Üstadın endişelerinde ne denli
haklı olduğunu göstermeye yeter.
Ne yani, Hoca bu kabil abes
sorulara evet ben kâfirim diyerek kendine iftira mı
edecekti? Ya da hayır ben müminim diyerek pazar
değerini mi arttıracaktı? Artık herkes
şu hakikati bilmeli ya da en azından bilmezlikten
gelmemeli:
Yüce Allahın Kelamı
Kadiminde yarattığı kulları için kullandığı
mümin, kâfir sıfatların, kendi
Zât-ı Mukaddesesi nezdinde bir değerlendirme olduğu,
bir türlü kabule yanaşmadığımız
bir kaziyedir. Böylesine bir tarif, tasnif,
tavsif ve isimlendirme hakkı, mutlak manada
sadece Onun Zatına mahsustur. Kullar, pek çok alanda
olduğu gibi bu konuda da Allahın hakkına
tecavüzle, Onun namına tasarrufta bulunma cüretini
göstermektedirler. Tam burada Rıza Tevfikin Cemil
Meriç tarafından aktarılan ateizm hakkındaki
önemli tespitinden yola çıkarak şunları söyleyebiliriz:
Mümin ve kâfir nitelemesi,
insanlar tarafından bir birlerini hedef alarak kullanılmaya
başlandığında metafizik, kozmik ve
dini boyutundan çıkarak dünyevi, siyasi ve toplumsal
boyutlara taşınmış olur. Kavramların
bu anlamlardaki kullanımlarını artık
bu noktadan sonra din açsısından değil, tarih
ve medeniyet zaviyesinden görüp değerlendirmek gerekir.
Tekfir (kâfirlikle
suçlama) kurumunun, Hz. Peygamberden çok sonra siyasi mülahazalarla
kurulduğunu ve işletildiğini düşünüyorum.
Bu durumun müspet anlamda anılacak bir örneği
de kaynaklarda yer alan Müslim - Gayr-ı Müslim kelimelerinin
siyasi ve toplumsal ihtiyaçları karşılayacak
kavramlar olarak kullanılmalarıdır. Herhalde
hiç kimse, Rahim ve Rahman Yüce Yaratıcının,
kulları tarafından bir birlerini kesmekte kullanılan
birer kılıç vazifesi yüklemiş bu dünyevi
ve siyasi tasniflere aynı manaları yüklediğini
iddia edemez. Çünkü O, aynen şöyle buyuruyor: İman
ettik demeyin bari Müslüman olduk deyin.
Bununla Yüce Yaratıcı, kulunun iman
ve küfür halinin ancak kendi nezdinde tayine ve
tespit edilmekte olduğunu açıkça ifade eder.
Acaba İbn Arabi, Hallac,
İbn Sina, İbn Rüşd, Nesimi gibi kullarını,
Yüce Yaratıcı da diğer kullarının
cezalandırdığı gibi cezalandıracak
mı ahiret yurdunda? Onları küfürle itham edecek
mi? Bu soruya hangi insanın cevap verme hak ve yetkisi
bulunabilir?
Eğer ben kâfirsem, hiç
kimse mümin değildiyordu İbn Sina. Bu Umman
Adam, tefekkürün doruğuna ancak secde halindeyken
ulaşabildiğini de söylüyordu.
Gerek
sûfilik yolunda, gerek hikmet ve irfan dairesindeki dini,
akli ilimlerde zirvelere taht kurmuş tâcdârların
iman-küfür algılamaları ile hiçbir derûni
azapları, çileleri bulunmayan insanlaın algılayışlarıyla
aynı seviyede olması elbette mümkün değildir.
Kaldı ki, Allah son nefeste iman nasip etsin duasını
virdimiz kılan halk irfanı da, iman
ve küfürde mutlak emniyet ve kesinlik olamayacağını
kabul etmekle meseleyi nasıl derinden ve esastan kavradığını
göstermiştir. Halk irfanının bu şaheser
vecizesi, duası, İmanın, bir kere elde edilip
bir daha kaybedilmeyen bir durum olmadığını
anlatır bize. Akıl sahibi insan, hayatta olduğu
sürece, iman ile küfür arasında gidip
gelebilecektir.
Bir yazısında Cemil
Meriç, kâfir ithamı yüzünden sokaklara zor çıkabilen
Abdullah Cevdet için şunları söylüyor:
Abdullah Cevdet Müslüman değildi
belki. Fakat kendisine çatanlardan çok daha mümindi (Jurnal-2,
s. 318. 17 Ocak 1982 Pazar)
38 yaşında gözlerini
kaybeden, bu haliyle yaşama kavgası verirken,
belki milyonda bir insanın karşılaştığı
acılara, ruhi, hissi, manevi ve maddi çilelere karşı
içinde tarifsiz fırtınalar, inkisarlar, çaresizlik,
kimsesizlik, ilgisizlik, iltifat açlığı
cevelan etse de- dimdik ayakta kalmayı başaran
Cemil MERİÇin imanına ve yükseldiği manevi
irtifa noktasına her mümin ancak kıskançlıkla
bakabilir. Milletinin ve insanlığın gelecekteki
saadeti adına, yaşadığı çağı
ve bütün bir geçmişi, Batıyı ve Doğuyu,
akıl, ilim, hikmet, irfan ve adalet çerçevesinde ve
Türk-İslâm Medeniyeti penceresinden her anlamda amansız
bir muhasebeye tabi tutan, Yeşilçam filmlerindeki Malkoçoğlu
ve Battal Gazi misali tüyü bile kesebilen keskin ve bir
o kadar da narin kılıcından hak edip de kurtulanın
bulunmadığı bu yiğit mücahidi daha çocuk
yaşında harekete geçiren ve nefesinin son anına
kadar ara vermeden savaştıran iman nasıl
bir imandı acaba? Böylesi bir iman hangimizde var?
Atalarından miras kalan fetih ruhu ve bütün idealini
hücrelerine kadar sindirip fethi bir başka mânâda devam
ettiren akıncı tabiatlı bu Dimetokalı
evlâd-ı fatihanın benzersiz çılgınlık
derecesindeki aşkı, cerbezesi, nasıl ve ne çeşit bir imandan besleniyordu? Hangi münevverimizin çalışmaları,
mabedimizi putlardan temizleye vakfettiği onca kitap
kadar, putperestliği yere serebilmiştir?
Aynı şeyler, Onun
Müslümanlığı için de söylenebilir. Onun
20. yüzyılda ülkemizde ve dünyada İslâma hizmet
etmiş hangi İslâm âliminden daha eksik bir tarafı
bulunmaktadır? Sadece İslâm ve Demokrasi adlıkısa
makalesi bile bu konuda yazılmış pek çok
ciddi kitaba bedeldir. Hatırlayalım:
İhtilalin hemen ardındaki
o şeametli yıllardayız (1963). Şehir
şehir, sokak sokak birer cüzzamlı muamelesi görmekte
olan ve daha henüz hiç birini şahsen tanımadığı
Nurcular hakkında şunları söylüyor:
Değişen nedir? Said-i
Nursinin risalelerini okumak için toplanan üç beş
vatandaşın tevkifi, tabii hukuk bakımından
hamakatle kaynaşan bir cinayettir. Ahlaksızlığın,
bencilliğin, kayıtsızlığın
ferman ferma olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlaktan,
insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar, ancak
takdire layıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden
devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen,
kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına
iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan bu samimi
çocuklar
Davranış bakımından kendimi
onlara çok yakın buluyorum.
Yazılı kâğıt
bezirgânları, odalarında kitap okuyan bu belki
gafil, hiç şüphesiz tertemiz insanların tevkif
edilmesini adeta alkışlayarak ilan ediyorlar.
Yarı münevver, sadizmini, kendi tanrılarına
secde etmeyen namuslu insanlar üzerinde tatmin etmeyi adet
haline getirmiştir. (Jurnal-1, s. 63. 9 Ocak 1963)
Çok sevdiği Âkifin kanayan
bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim / Onu dindirmek
için kamçı yerim, çifte yerim beytindeki kavgacı
adamdır O. İnsanlık haysiyeti, şerefi
ve namusu adına, eşine rastlanmadık haksızlık,
iftira, zulüm ve en vahşi hücumlara maruz kalmış
İslâm Medeniyetini ve özelde Türk İslâm medeniyetini
ve milletini Cemil MERİÇ gibi müdafaa eden ve yücelten
kaç insanımız var olmuştur?
Bütün bu hakikatlere rağmen
Cemil Meriçin imanı ve İslâmı, tarihsel
ve toplumsal etkilerle şekillenmiş bizim cemaat
iman ve İslâmımızla aynı şeyler
değildir. Bu seviyedeki bir adamın avâmın
idrak ve şuurundaki iman ve İslâmı taklidi
mümkün müdür? Cemil Meriçin iman ve İslâmı,
günümüz çoğu İslâmcısının ayağa
düşürdüğü, her tür spekülasyona açık harc-ı
âlem iman ve İslâm ile aynı değildir. Dahası
da var: Her yerin lebâleb İslâmcı Yazarla dolu
olduğu bir ülkede, bu yazarların, Onun hakkında
kitap ne kelime doğru dürüst bir makale bile yazmamış
oldukları, hatta Cemil MERİÇi sol-liberal-kemalist
çevreler gibi hiç yaşamamış saydıkları
ap açık orfadadır.
------------------
(*)
Bu kendi yayınladığı kitaplar konusu
pek çok bakımdan önem taşır. Cemil Meriçin
kitaplarının basımı meselesi, Mahmut
Ali Meriç ve İletişin Yayınları gibi
konular gelecek yazımızda yer alacak.