Ana Sayfa
Kimdir
Eserleri

Fildişi Kule

Albüm


Blog
Forum
İrtibat
Künye


Fildişi Kule


[Ölümünün 18. yıldönümünde Cemil Meriç]
Küresel denizlerde çapasını unutmuş bir gemi

 

MUSTAFA ARMAĞAN
14.06.2005 SALI


Bir nevi antibiyotik yapmalıyım...” diyordu Cemil Meriç. Bir nevi panzehir. Düşünme melekesi iğdiş edilmiş nesillere sunulacak olan şifa küpü kelimeler, bir başka deyişle.


Gecenin karanlığını, gündüzün sisini delen gözleri, Cemil Meriç’i aydınların beyin felcine bir tiryak aramaya sevk etmişti. Ömrü günü bu arayışın peşinde geçmiş, bu yolda yorulmuş, yaralanmıştır. “Aydın, yaralıdır” ona göre çünkü. Aydının yaralı olması, şanındandır.

Ama aynı zamanda o, yaralarını başkasına bulaştırmak yerine, kanını içine akıtacak, dışarıya ise “kızılcık şerbeti içtim” diye gülümseyecektir. Çünkü bilmelidir ki, kendini tedavi ederken yalnız kendisini değil, bir paratoner gibi üzerinde topladığı toplumun asırlık yıldırımlarını sağaltan, yumuşatan ve toprağa veren aracıdır aydın. Bu elektrik yükünü bir rahim gibi yüklenen toprak, bir başka baharda başka fidanları itecektir toprağın üzerine; feyizli, bereketli, ümit dolu fidanları. Kültür de, tıpkı suyun yeryüzü ile gökyüzü arasındaki deveranı gibi, asırların yüzünde çizgiler oluşturarak deveran eder bir toplumun ruhunda. Bazen başka dağlara çakan şimşeklerin yağmuru bize iner, bazen bizim şimşeklerimizin yağmuru yad elleri sular. “Bir nevi antibiyotik yapmalıyım...” Hangi birine yetişeceksin ki ey dost? Etrafımız geçilmez, koyu, balçık kıvamında bir bataklığa dönmüşse hele? Dil toz olup uçmuşsa, düşünce felç olmuşsa, tarih çamurdan geçilmez bir hal almışsa hangi harp sahasına koşup dağıtacaksın elindeki sınırlı ilacı? Şifayı?

Tarihimiz “düşünen tarih” haline getirilmemişse, Carl Schorske’nin bayıldığım kitabının ismiyle söyleyecek olursam, “tarihle birlikte düşünme” pratiği, yani tarihi bir düşünme konusu haline getirme, tarihin malzemesini düşünce ordularının içinde istihdam etme fikri gelişmemişse, aydının yapacağı şey, elbette bir yangın yerinde bulabildiği kadar suyla, yetişebildiği yere kadar söndürmeye çalışmaktan ibaret kalacaktır. Antibiyotik, bakterilere hücum; hiç değilse düşünmek için salim bir meydan açıncaya kadar...

“Yazmak bedduadır”

“Yaralı bir aydın” olarak Cemil Meriç, tarihi “tetebbû” ettiğinde beynine takılan kıymıklardan birisi de Patrona Halil İsyanı “mes’elesi”dir. Dikkat ederseniz “olayı” değil, “mes’elesi” diyor kendisi. Cemil Meriç’in sarp düşünce cangılına düşen hiçbir olay, meselesiz kalamaz çünkü. Zira bir destan gibi belli bir satıh üzerinde akıp gitmez onun düşüncesi. Hemen karışık bir yumağa dönüştürür “olayı”. Düşüncenin deplasmanına çıkarır. Orada dener, sınar. İngiliz tarihçisi Buckle’dan naklettiği söz, beynindeki kıymıkların haricî yankılarından biridir sadece: “Tarih çizilecek bir tablo değil, çözülecek bir problemdir.” Her şeyi önceden çözüp halletmişler ile bir işi olamaz Cemil Meriç’in. O, her şeyi önünde hazır bulan, paket servisle işi hallediveren kolaycılıklara iltifat etmeyi sindirememiştir “aydın namusu” dediği tavrın içine. Problem problemi doğurur, çözüm de bir başka problemi davet eder evine. “Tarihin cebiri” böyle işler çünkü.

“Tarihimiz mührü sökülmemiş bir hazinedir.” derken, soru sormayı unutmuş bir tarihin, aynı zamanda düşünmeyi unutmuş bir tarih olduğunu, düşünmeyi unutan bir tarihin ise her Allah’ın günü tarihten dem vurulsa dahi, zamanın katlarının her belgenin üzerine çektiği o görünmez sıvanın altında kendini gizlediğini söylemek ister. Belge, vesika, malzeme... Bunlar elimizde olsa bile tarihin mührünü sökemiyor, zamirine nüfuz edemiyor olamaz mıyız sanki? Sanki belgenin kendisi, kendisini kapatan, örten, gizleyen bir kapak, bir tür sıva olamaz mı? Ona nâfiz nazarlar fırlatmayı bilmeyen ve bu sebeple elimizdeki belgenin matlığına hayretler içinde bakan bizlerle eğlenen, belgenin kendisi olamaz mı?

J. B. Harley geliyor aklıma tam burada. Hani şu çağımız kartografya (haritacılık) tarihinin babası. Haritaların emperyalizmin silahları olarak nasıl kullanılageldiğini, haritaların ideolojik kahpeliklere nasıl kurban edildiğini erkekçe ve mertçe ortaya koyan ve eleştiren Harley, kulak kesilmemiz gereken bir başka Cemil Meriç değil midir? Peki neden ondan hiç haber getiren yok? “Kapitol’ün kazları” neden bu kadar gayretkeşler hâlâ? Biz barbarları, kutsal mekânlara yaklaştırmamak için mi? Gerçi Cemil Meriç’e göre bizim Kapitol’ümüz yok. Ama ne hikmetse ortalık “kazlar”dan geçilmiyor. Hatta “Bu sevimli mahlûklar” diyordu Meriç, “mâbedin bekçisi değil, kirleticisi... Roma’nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanlarıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri.”

Harley, yüzlerce sayfalık haritacılık tarihlerinde İslam haritacılığına 6, Hind ve İran’a yarımşar, Osmanlı’ya ise sadece 3 sayfa ayıran meslektaşlarının Avrupa-merkezciliğini yaman bir eleştiriye tabi tutarken, bu kitaplarda 5. yüzyılda Roma’nın düşüşünden 15. yüzyılda İstanbul’un “düşüş”üne kadar geçen bin yılın -yani İslam’ın parlak asırlarının- “karanlık”ta bırakılmasına isyan ediyor ve Batılı şablonları kafalarımızdan fırlatıp atmaktan söz ediyordu. Bu özgür beyin, haritacıların ancak böylelikle özgürleşebileceklerini söylüyor, İslam âlemi hakkında Batı’da imal edilen ve Doğu’ya kakalanan “gerileme”, “duraklama” ve “yozlaşma” gibi terimlerin haritacılık tarihlerini nasıl felç ettiğini gösteriyordu.

Harley’in bir başka hakşinas yaklaşımı, gerçekten de göz kamaştırıcıdır. Geçmişin haritalarına biraz burun kıvırarak bakan “çağdaş” meslektaşlarını şöyle uyarıyordu üstad: Eğer bu haritalara ilkel, basit, gelişmemiş gibi kavramlarla yaklaşırsanız, onların kapı ve pencerelerini size sıkı sıkıya kapatmaları kaçınılmazdır. Siz onlara kapatırsanız kendinizi, onlar da size kendini kapatır. Bu durumda kaybeden onlar değil, siz olursunuz. Onların içerdiği zenginlikleri, düşünme biçimlerini, verimli damarları keşfetmekse amacımız, bu farklı kaynakları son noktasına kadar değerlendirmek zorunda olan bizler değil miyiz?

Harley, geçmişi basite almanın, kendimizi nasıl bir kötürümleşmenin içine sürüklemek anlamına geleceğini vurguluyordu. Aynı şekilde, “mührü sökülmemiş hazine”mize, yani tarihimize yaklaşırken bu uyarıları göz ardı etmekle kaybeden sadece biz oluruz, tarih değil. Nasıl olsa günün birinde onun mühürlerini eritecek bir derin bakış sahibi çıkıp gelecektir meydana.

Cemil Meriç, “Yazmak, bedduadır” derken, böyle bir ters büyüyü, çözen büyüyü mü kasdetmişti bilmiyoruz ancak yazdıklarını ve yapmak istediklerini gözden geçirince görülüyor ki, o, bir lanete uğramış gibi çarpılan aydınımızın içine büyülerini bozmaya gelmişti. Yaşadığı dünyalara daima “yabancı” kalması da bu büyü bozuculuk işlevini hızlandıran bir etki yapıyordu. Beddua, duayı çağırır bir yerde. Laneti dindirir...

Eskideki yeni

Ölümünün 18. yıldönümünde rahmetle andığımız Cemil Meriç Beyefendi’yi 21. yüzyılın bu çetin dönemecinde gözümüze giderek daha fazla ‘batar’ hale getiren şey nedir sahiden de? Acı bir ıslık gibi gelen bu sorunun cevabı şarkılaşmayacak besbelli. Zorlu bir nefs muhasebesine, kışkırtıcı bir özeleştiriye, içinde bulunduğumuz durumun yakıcı bir değerlendirmesine çağıran bu soru, en başta bizi bir ‘yeniden okuma’ girişimine davet etmeli değil midir?

Klasiklerimizi yeniden okuma zahmetine katlanmadan herhangi bir konuda mesafe alabileceğimizi, hakikaten “yeni” bir şeyler söyleyebileceğimizi zannediyorsak aldanıyoruz. Aslında birçok şey söylenmiştir bizden önce ve muhtemelen bizden de daha iyi, daha güçlü bir şekilde ve ne yalan söyleyelim, bizim söyleyebileceğimizden daha şık söylenmiştir. Bir yeniden okuma çabasının sonunda ulaşacağımız sonuç, büyük bir ihtimalle bu acılı cümle olacaktır.

Hem sonra “yeni” dediğimiz şey de nedir ki? Yeni bir şey söylemek sanki “eski” bilinmeden mümkünmüş gibi, eskiyi bilmeden yenilik yapılabilirmiş gibi, dahası yenilik zannedilen şeylerin gerçekten yeni olduğu eski göz önünde bulundurulmadan anlaşılabilirmiş gibi, bir yeni havucun peşinde sürüklenip gidiyor bu toplum. Yenileşme, modernleşme, Avrupalılaşma, Batılılaşma, küreselleşme...

Çağımızın ufuklarını ve sınırlarını çizen filozoflar, mesela Gadamer, Kuhn, Heidegger ancak eskiyle dolup taşan kültürlerin yeni bir şey ortaya koyabileceklerini, hatta bilimde bile yenilik yapmanın ancak eskilerin omuzlarına basmak suretiyle mümkün olacağını haykırıyorlar; ne çare ki, dağlarımız, çöllerimiz yankısız kalıyor bu seslere. Peki yerli sesler karşısında ne durumdayız? Miladi, Hicri ve Rumi takvimlerin birbirine çevrilmesi konusunda, yine en derli toplu kitabın Cevdet Paşa’nın ufacık Takvimü’l-Edvâr risalesi olması bile şaşırtmıyor bizi. Hiç düşündük mü? Tunuslu Hayreddin Paşa’yı okuyan ve anlayan birisinin Seyyid Kutub’dan alacağı bilgi kaç santimetreküptür acaba? Etrafında kıyametler kopartılan Leonardo Da Vinci’yi anlamadan -Keşke anlasalar!- çok yönlü dahi katına çıkartanların kaçta kaçı Molla Fenârî diye bir allâmemizin kültürümüzün “şifresi”ni barındırdığından haberdardır? Eski Amerikan Başkanı Ronald Reagan’ın kendi halkına ekonomik iyileştirme programını açıklarken İbn Haldun’dan ve “Mukaddime”den örnekler vermesi, gözümüzü açmaya yeter mi dersiniz?

Bütün bu uğultular içerisinden Antakya Lisesi’nde okuyan bir genç adam çıkıp yalnız Avrupa kültürü üzerinde değil, Hind kültürü üzerinde de, sadece Avrupa’nın klasikleri üzerinde değil de, kendi klasiklerimiz üzerinde de hakkaniyetle durarak önümüze kültür ve düşünce dünyasının cömert kapılarını açıyor. Balzac ile İbn Haldun kol koladır onun dünyasında. İhvan-ı Safa, adeta risalelerini yeniden yazıyorlar onun kalemiyle. Ali Şeriati ve Said Nursi de, Victor Hugo ve Proudhon da, Marx ve Weber de, Tevfik Fikret ve Mehmed Akif de beraber, dostça geziniyorlar onun binbir çiçekle müzeyyen bahçesinde.

Böyle bir gümrah bahçeye nicedir hasret duyan Türk okuru, yalnız çiçeklerden değil, bahçıvanın bilgili, bilge ve kararlı sesinden ve duruşundan da etkilenmiştir besbelli. Gerektiğinde muhatabının başına öfke dağları yığan, gerektiğinde Ganj kıyılarında hikmet fıçılarını delen bu adamın dili, sıra haksızlıklara uğramış bir tarihe, bir medeniyete, yeryüzündeki en büyük medeniyet dediği “Osmanlı”ya geldiğinde adeta kanatlanıyordu. Üslubunun şimşeğinden yayılan kıvılcımlar atom parçaları halinde sayfaların arasına dağılıyor, hikmet ve arzu yüklü cümlelerde soluğu alıyor ve yazılarını içenlerin kanına karışıyordu anında. Ardından, damarlardan patlama sesleri duyuluyordu içten içe. İşte bu, halis muhlis Cemil Meriç üslubunun kendisiydi.

Sorumuzu tekrarlayalım: Cemil Meriç’i 21. yüzyılın bu çetin dönemecinde gözümüze giderek daha fazla ‘batar’ hale getiren şey nedir? Bakışlarımızın şimşeğini, her gün yeni bir kasırganın tehdit ettiği ağacımızın zayıflayan köklerine yöneltmesi ve “Bu Ülke”nin, küresel kaos denizine çapasını almadan çıkmakta olduğuna dair ruhlarımızı burkan ihtimali bir kere daha düşünmemizi sağlaması değil mi? En fenası da, “gömülmesi unutulan bir cenaze” olma ihtimalimiz...

Cemil Meriç’in gözleri, bizim “Bu Ülke”nin karartılan bölgelerini görmemiz için kapandı dostlar...

Fildişi kule, dâvâsız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi.

Fildişi Kule

Makaleler, Denemeler, Tenkidler

Röportajlar

Kitaplar

Tez Çalışmaları

Sitemize Üye Olun


Üye olmak istiyorum

Üyeliğimden ayrılmak istiyorum

Destek Siteler

Haber7

Antiemperyalizm

Fildişi Kule

Rabia

Berzah

 
  Copyright by Bu Ülkenin Çocukları | GOWEBCounter by INLINE . Ziyaretçimizsiniz | |