|
|
Mağlûpların
Öfkeli Sesi
Adnan İslamoğulları
Ezelî bir mağdur ve ezelî bir mağlûp: Cemil Meriç
Mağlûplar bahsinin bu deminde, kendisini 'ben ezelî
bir mağlûbum' diye tanımlayan Türk düşüncesi
zirvesinin tek başına parlamağa devam eden
münzevî yıldızı merhum Cemil Meriç'i yazmanın
zorluğuna atılmış ben, bu zorluğun
altından nasıl kalkabileceğimi hiç hesap
etmemişken ve ilk kelimeler düşerken önümdeki
word sahifesine, yani bendeniz kulaç atmağa başlarken
Doğu ve Batı arasında yorgun ve cesâretten
yoksun kollarımla bu yazının âkıbetinden
de emin değilim... Bu mağlûplar denemesinin asıl
zorluğu, kendisini çok ağır kelime darbeleriyle,
inzivâsından yükselen sarsıcı çığlıklarla,
kaderin kendisini sürüklediği uzun süreli karanlığının
içinden, çevresine, yaşadığı müddetçe
yaydığı göz kamaştırıcı
ışıkla, kitaplarının sonunda motiflenen
neredeyse bir ansiklopedi cesâmetindeki kanaviçeleriyle
ve nihâyet kendisinden sonra neşredilen Jurnal'iyle
kendisini fâs eden Cemil Meriç'i anlatabilme zorluğudur...
Bu zorluktan, kendisi hakkında yazılan çok az
sayıda kitap ve makale sahipleri, hatta kızı
Ümit Meriç Hanımefendi ve oğlu Mahmut Ali Meriç
dahi hâli değildir... Bu satırların yazarı
da, merhumu kendisine ayrılan 'bu ülke' sütununda anlatmağa
ancak cür'et edecektir...
Cemil Meriç, Arap şiirinin zirvesinde asırlardır
tek başına oturan Maarri'yi en büyük şair
olarak görür. Aralarındaki kader ortaklığı;
ikisinin de karanlığa mahkûm oluşlarıdır.
Maarri, 'Hayat eski bir hastalıktır, devâsı
da yoktur' der bir beytinde ve hayatın kendisini bizzat
bir hastalık, bir maraz olarak görür; tıpkı
hayata aynı pencereden bakmak zorunda kalacak olan
Cemil Meriç gibi...
Adres: Tütüncü Mehmet Efendi Cad. 2/4 Göztepe, İstanbul
Bu adres Cemil Meriç'in bir kısım zevâta yolladığı
kitaplarındaki ithafların altına düşülen
bir diyalog çağrısıdır, bir dostluk
dâvetidir aslında... Ne yazık ki, mezkûr ithafların
muhatapları arasında çok az sayıda kişi
bu dâvete icâbet edecektir. Bu sebeple merhum da bir süre
sonra artık ithaflarının altına bu adresi
düşmekten vazgeçecektir...
"Hayatım katır ahırında serenad vermekle
geçti... domuzları kutsal kitaplarla besledim ve itleri
kalbimle..."
Cemil Meriç'ten italiklediğimiz bu satırlar ve
benzerlerine sıkça çarpılabilirsiniz kitaplarında.
Arka planında, derin bir sukut-u hayalin ve yalnızlığın;
mağduriyetin ve mağlûpluğun tezâhürüdür bu
çarpıcı, çarpıcı olduğu kadar da
ezici cümleler... Jurnalinin bir başka yerinde, bir
takım eşhastan bahsederken, "Karşımda
ölünceye kadar dinleyici kaldılar. Ve asırlarca
daha yasasalar hep dinleyici olarak kalacaklardı" demiştir...
Muhataplarının, bu satırların düşüncesinin
altında un ufak olması da yalnızlığının
belki bir başka sebebidir. Bunu muhataplarının
yüzüne söylemiş midir? Bunu bilmiyoruz, fakat bildiğimiz
bir şey var ki, kitapları bugün okuyucu üzerinde
ilk okumalarda nasıl bir eziklik hissi uyandırıyorsa,
karşısındaki dinleyicilerinde bu etki kat
be kat fazla olmuştur...
Bir taraftan muasırları üzerinde böyle bir tesir
bırakırken, diğer taraftan bâzı yazar
ve şairlere ve dostlarına gönderdiği kitaplara
düştüğü ithaflarda ne kadar diyalog ihtiyacı
içinde olduğunu görürüz. Bu ithaflar arasında
Atilla İlhan'a yazdığı ithaf ve aslında
bir itiraf, yaşadığı yalnızlığın
trajedisini ortaya çıkaran tarihî bir vesikadır...
Şöyle yazar Atilla İlhan'a:
"(...)Yazım bir sohbete davetti, bir sohbete davet,
daha doğrusu bir nevi sevgi taarruzu. Aylarca cevap
bekledim. Sonra 'Bıçağın Ucu'nu okudum. Sonra
'Kurtlar Sofrası'nı. Yaşadığımdan
haberdar değil miydiniz acaba?..."
Atilla İlhan'ın cevapsızlığını
ancak kendisinin bir ölü zannedilme ihtimaline mahbes kılmaktadır.
Selim İleri'ye gönderdiği 'Mağaradakiler'
kitabındaki ithafta da şunu yazar Cemil Meriç:
"(...)Tek ricam: hazırlamak için değil, yalnız
kaleme almak için dört yılımı harcadığım
bu kitabı sonuna kadar okumanız. Yalnızım
ve diyaloga ihtiyacım var..."
Kitaplarındaki ithafların büyük çoğunluğu
bu cevap bulmayacak davetleri ihtiva etmekte... Yalnızlığını
ve diyaloga ihtiyacını... Davetlerinin cevapsız
kaldığını gördükçe yalnızlığı
ve öfkesi de artar Cemil Meriç'in. Yakın yıllarda
vefat eden 'dostum' dediği bir yazara; "(...) On üç
yıldır görüşmemiştik. Günah onun. Ben
kapısı her çalana açık olan bir mabet gibiyim.
Gerçek dostlarım gelmediler. Ve mabet katır sinekleriyle
doldu. Bu hepinizin büyük günahı. Beni yalnızlıktan
beter bir yalnızlığa, kalabalık bir
yalnızlığa siz mahkûm ettiniz. Aşkdım,
dostluktum, ışıkdım. Ve bos bir odada
yanan lamba. Ve hiçbir susuzluğu gideremeden akan başıboş
bir ırmak. Düşünüyorum. Kerpiçle Süleymaniye kurulmaz.
Tesadüflerin önüme fırlattığı malzeme,
kerpiçten daha soysuz, daha salabetsiz ve sevimsiz..." seklindeki
müdafaa ve taarruzlarını yazmıştır.
On üç yıl kendisini ziyarete gitmeyen bir dostu(!),
mektuplarına cevap vermeyen Türk aydınları,
yazdıklarını basmayan, hatta bazen kaybeden
matbuat âlemi, sohbetlerini kendine mâl edip, kendi isimleriyle
yayınlayan misafirleri ve Cemil Meriç'in vardığı
menzil:
"Dişlerini gırtlağıma geçiren bir zaman...
Ellerim bağlı. Herkesin bir meşgalesi var.
Yazamam okuyamam. Başkasından yardım dilenme.
Yardım dilendiğiniz herkes başkasıdır.
Dilenmek uçurum gibi ayırır insanları. Tahtiravelli
dengesini kaybeder... Gittikçe soğuyorum insanlardan.
Kendimden soğuyorum. Bu bir nevi ölüm..."
Zirveleriyle ve uçurumlarıyla kimseye benzemeyen Cemil
Meriç'in kaderi yalnızlıktı. "Bütün dostlarım
çarmıhıma çivi çaktılar" derken, çakılan
her çivinin kendisini daha derin bir yalnızlığa
sürüklediğini biliyordu. Dişlerini gırtlağına
geçirmiş bir zamana, kızgın millerini gözlerine
geçirmiş ve onu, ömrünün yarısında kitaplarından,
insanlardan, yazılarından ayıran bir karanlığa
mahkûm etmiş kadere karşı çaresizdi. Bunun
adına 'mağduriyet' ve 'mağlûbiyet' diyordu:
"Ben ezelî bir mağdurum, coğrafî kader, siyasî
kader, biyolojik kader. Başka bir ülkede doğmalıydım,
başka bir ülkede veya başka bir çağda, en
iyisi hiç doğmamalıydım. Anlaşılmadım,
anlaşılmadım, anlaşılmadım.
Hayatım bir bozgunlar silsilesi. Hiçbir kavgam zaferle
taçlanmadı. Ben ezelî bir mağlûbum. Ama tarihi
yaratan mağlûplar, bir ülkeyi onlar ebedîleştirir..."
Bunun da bir bedeli vardır, tarihi yaratmanın,
bir ülkeyi ebedîleştirmenin, ardında şakirtler
bırakmanın bir bedeli vardır. Bu bedeli de
en ağır biçimde öder Cemil Meriç. "(...) Ben düşünen,
okuyan ve temsil ettiği değerleri lekelememek
için aç kalmaya, açlıktan kıvranmaya razı
olan adam...".
Bu adam, içinde yasadığı toplumu tekmelerle
uyandırmağa çalışan bir adamdır.
Fısıltı ile değil nâra ile konuşur.
Baştan çıkarıcıdır. Fakat Türk
münevverinin kaderi onda tüm kesâfetiyle tecellî eder. Bir
köşede unutulur veya yok sayılır. İlber
Ortaylı'nın tespitiyle; Türk münevveri eğer
doktor veya mühendis değilse, kitleye bazı pratik
hizmetler götürmüyorsa, çarpıtılan, korkulan bir
adamdır ve kendi köşesinde bırakılmalıdır.
Cemil Meriç de aynen böyle bir köşede bırakılmıştır;
bâzen toplum tarafından, bâzen de devlet tarafından.
Tıpkı Nihal Atsız gibi, tıpkı Kemal
Tahir gibi, tıpkı diğerleri gibi... Cemil
Meriç ve onun gibilerden 'iyi saatte olsunlar' gibi bahsedilir.
İlber Ortaylı bir İngiliz atasözünde bulur
bu tahlilinin en trajik izahını:
"God save them and keep away from us...": "Allah onları(iyi
saatte olsunları) korusun ve bizden uzak tutsun..."
Türk toplumu ve bütün kurumlarımız bu İngiliz
atasözünün icrâinda oldukça mâhirdir. Siyâsetinden eğitimine,
üdebâsından vükelâsına, vüzerâsına ve ulemâsına,
askerîyesinden matbuatına kadar tüm kurumlar ve sınıflar
içinde bir şekilde saf tutan düşünenlere, nesli
tükenmiş bir kaplumbağa cinsi muamelesi yapmışlar,
bu marazî cihetle kıymetlerini takdir etmişler(!)
ama onları kendilerinden uzak tutmuşlardır.
Düşünce adamının dünyasında kendi cahilliklerine
toslayanlar, kendi noksanlıklarını tüm çıplaklığıyla
ve çirkinliğiyle görenler, gördüklerini de ulaşılmaz
zannedenler, bir zirveye tırmanmaktansa zirveyi küçük
görmeyi tercih etmek gibi bir zavallılığa,
bir çukura gömülürler ve o zillet çukurunda yaşamayı
göze alırlar... Çünkü, onlara göre, zirve kendini beğenmiştir,
toplumla arası açıktır, mağrurdur ve
mütekebbirdir. Bu tür tesellilerle tahfif ederler akılları
sıra zirveleri. Bunları söylerken farkında
olmazlar ki, bütün bu saydıkları zirve için bir
sevk-i tabiîdir, tıpkı kendilerinin çukurluklarının
da bir sevk-i tabiî olması gibi...
İşte mağluplar bahsimin Cemil Meriç'le ilgili
yazdıklarımda yine Cemil Meriç'e mahkûm oldum.
Cemil Meriç'i yine kendi ağzından anlatmağa
mahkûm oldum. Bunun adı ister cesaretsizlik, ister
bir rüyânın bozulmasından duyulan endişe
olsun, nihâyetinde onu anlatmak için ona mahkûm olmak da
onun okuru ve yazıcısı için hoş bir
mukadderat...
Ezelî bir mağdur, ezelî bir mağlûp olarak Cemil
Meriç, kaderin kendisini mahkûm ettiği karanlıklarından
dışarıya ışık saçmağa
devam ediyor. Bu ışığın son huzmeleri
hangi gözleri ışıksız bırakacaktır
bilmiyoruz. Yasarken "Işık olmak için yanmak lazım"
diyen Cemil Meriç, öldükten sonra bu gün daha çok okunan,
hakkında daha çok konuşulan, fikirleri, kelimeleri,
cümleleri gazete ve dergi köşelerindeki makalelere
gizlice daha fazla serpiştirilen bir yazar olarak yaşamağa
devam etmektedir. "İnsan en son hatırlandığında
gerçekten ölür" diyordu, şu ân hatırlanıyor
ve yaşıyor...
Bu satırların yazarı, son on yılında
kendisinin kitaplarını bilmem kaçıncı
kez tavaf ederken, ait olduğu meşrebin bir kaç
neslinin hamâset ehline teksif ettiği okuma zamanlarının
mütevâzı bir kısmını Cemil Meriç'e ayırmış
olmaları ihtimalini bugün artık bir fantezi olarak
tahayyül etmektedir. Eğer böyle olsaydı, ait olduğu
meşrebin müntesipleri, daha sahih bir zihnî salâbete,
daha yüksek bir lisan şuuruna, daha yoğun bir
edebî birikime, daha hakikî bir kendisini tanıma hassasına
ve daha yüksek bir siyasî pozisyona sahip olacağını
düşünmektedir. Vakit geçmiş midir? Teorik olarak
hayır. Shakespear'in Romeo ve Jülyet isimli eserindeki
meşhur tiradla hitâma erdirelim bu haftaki mağlûplar
bahsimizi:
Romeo penceresinin önünde Jülyet'e gece boyunca serenad
yapmıştır. Artık vakit sabahın
ilk ışıkları karşıladığı
vakittir. Jülyet: "Geç oldu" der. Romeo ise: "O kadar geç
oldu ki, henüz erken sayabiliriz" der...Merhum Cemil Meriç'e
Allah'tan rahmet diler, bu yazıyı tüm Cemil Meriç
okurlarına ithaf ederim.
Ves-selâm...
|
|
|
|