|
|
Meriç'ten
Esintiler...
Filiz Bedük, 04.03.2003
Damla ve okyanus (Meriçten esintiler)
Cemil Meriç hakkında bir şeyler yazmaya yeltenmek
bile benim için bir büyük ukalalık; bunu biliyorum.
Ancak; duygularımı söyleyecek kadar cesurum her
zaman; tıpkı onun gibi. Bir damla, okyanus hakkında
ne anlatabilirse; ben de o kadar anlatacağım işte.
Ben kendimi arıyordum Hintin göklerinde, sesinde,
şiirinde... Kendimi aradığım o yerde
Bir Dünyanın Eşiğinde buldum onu (o mu
beni buldu?). Gözlerimiz benziyordu, dilimiz de; bir damla,
okyanusa ne kadar benzerse...
Meriçle geç mi karşılaştım? Bence hayır.
Her şeyin bir zamanı var. O zaman henüz gelmişti.
Daha önce de yaşamın bir köşesinde onu görmüştüm
ama görmezlikten geldim. Onu dinleyemezdim. Bir sürü kuru
gürültüyle doluydu çevrem. Dinlemiyor ama duyuyor, hissediyordum
derinlerden seslenen bu adamı. Derinlerden; okyanusun
derininden, göğün ve yerin derininden kopup gelen çığlığı
hissediyordum.
Aynı denizin içinde yüzüyorduk sanki. Ben henüz karadan
uzaklaşmış; bir türlü geri dönemeyen; akıntıya
kapılmış bir potkal gibiydim. O ise; kendini
okyanusun ortasında en derine prangalamıştı.
Onu duyuyorum. Denizin diliyle konuşmak denebilir buna;
tıpkı balinalar gibi titreşimlerle konuşmak.
Okyanusun ortasında bir anafor gibi beni kendine çeken;
sarhoş eden bir sesti, Cemil Meriç. Sesine ses arayan
kambur balinaydı Meriç. Sanki en güzel şarkıların
peşinde bir yalnız şarkıcıydı.
En güzel şarkıları dinliyor; söylüyordu yapayalnız.
Derinlerde attığı her çığlık,
bomboş geri dönüyordu.
Benim kısık çığlıklarım, onun
tonu baskın şarkısında yitiyordu. Kulaklarımı
patlatıyordu zevkle. Benim kekeme dilim, onun gürleyen
şelaleye benzer diliyle ne kadar benzeşiyordu?
Benim vurup da hiçbir şeyi deviremediğim yumruğu
o atıyordu defalarca, sersemleterek.
Ancak; yalnızlığın çaresizliği
onu bazen köpürtüyor, öfkelendiriyordu. Çevrede öyle çok
gürültü vardı ki; insan kendi sesini bile duyamaz hale
geliyordu. Öfkeleniyordu balina; kuyruğunu vuruyordu
mavi atlasa.
Ses duymak istiyordu Meriç; şiirin sesini, aşkın
sesini, Tanrının sesini... Ama nafile bir karanlık
kendini daha da koyultuyordu.
Karanlık... karanlık... karanlık...Gölgeler
gelip geçiyor gözkapaklarımızdan. Eflâtunun mağaralarından
kafamızı çıkarmak mümkün.
Hani hep kendimizi dışarıda ararız ya
başlangıçta. Ben de öyle; yabancı yazarlarda
arıyordum kendimi. Bizden bir sesin böylesine vurgun
yedireceği aklıma gelmezdi. Benim gibi huysuz,
aksi, kılıç dilli bu adam; dilimin fazlalıklarını
buduyordu.
Bir damlanın bir okyanusu anlaması ne kadar mümkünse
anlıyordum bu huysuzluğun sebebi; çilekeşliği.
Tanıyordum karanlık duvarlara sıkıştırılmış
bedeni ve o bedenin içine sıkıştırılmış
ruhun feryatlarını (Nasıl isyan etmesin ki?).
Bu isyan ülkesinin duvarlarına kulaklarımı
dayadım. Çığlıkların kesildiği
yerde, onun nefesinin sesini duydum. Anlatmaktan, koşmaktan
yorgun; doruklarda hızla koşan, bu terli, doru
atın nefesini duydum. Parmaklarını okşadım
biraz; bir türlü sevgisini yazamayan parmaklarını...
Duygular ne kadar düşebilirdi ki sözcüklere? Sevgi
ne kadar anlatılabilirdi?... Anlaşılmayı
bekleyen bu sevdalı adamın, hayal kırıklığı
içinde huysuz bağırtılarını dinledim.
Ya da o beni dinledi hatta; saçlarımı okşadı
cümleleriyle. Cümleler ki; şiirdi. Şiiri bilen
biri, onca şiir yazarı varken, nasıl dize
derdi ki yazdıklarına? Şiir; Tanrıydı;
aşktı; hiçbir zaman ulaşılamayandı.
Dört bilinmeyenin peşindeki bir adamın acısını
kaç kişi hissedebilirdi? Dört bilinmeyen; Tanrı,
aşk, şiir ve kendi...
Aşka uzak durmuştu nedense? Belki de aşkın
keyfine varmak istediği için, aşka uzak durmuştu.
Aşkın sonsuz güzelliğini seyretmişti.
Aslında o güzelliğin dibini bulmak isterdi ama
cesaret edemedi. İçine düştüğünde kaybolmaktan
korkmuştu.
Bir damla, okyanusa ne kadar benzerse, o kadar benziyorduk
işte. Özlemlerimiz benziyordu. Ben damlayı okyanus
yapma peşindeydim; o okyanusu damlaya sığdırma
peşinde. Prangalanmış bir ruhun zincirlerini
kırmak gibi heveslerimiz vardı. Kendimizi yeniden
doğurmak gibi heveslerimiz vardı. Toprağa
başkaldıran bir çiçeğe benziyorduk. Sonra
yüzümüzü kendimize eğiyorduk bir nergis gibi. Sonra
başımız toprağa değiyordu.
Aslında bir nilüfer gibi incecik bir kökle bağlıydık
hayata; biliyorduk... Biliyorduk bir gün kopacak, sürüklenecektik
akıntıda. Hani o hep özlediğimiz sonsuzluğun
akıntısında... O huysuz adam bunu benden
önce yaptı; o aceleci, o beklemeyen...
Aşkı Lamiada bulduğunu sanmıştı
oysa; sonsuzluğun gözesini bulmuştu. O gözeden
içtiğinde, susuzluğu geçmedi. Hâlâ aşk çağırıyordu.
Hâlâ aşk çağırıyordu.
Koptu gitti...
|
|
|
|