|
Geç Kalmış
Bir Muhasebe
Sen Bizden Değilsin: Cemil Meriç ve "Bu Ülke"de Yaşamak
Ekrem ÖZDEMİR
Nasıl anlatmalı, nerden başlamalı,
bilmem ki! Mü'min desen değil, kafir desen hiç değil.
Kemalist değil, marksist değil, ateist değil,
liberal değil, hümanist değil. Değil, değil,
değil... Hepsinde var, hiçbirinde yok. İsa'dan Saint
Simon'a uzanan Batı'nın inkırazı, Buda'dan
Gandhi'yi doğuran Doğu'nun inkısarı, asırlarca
kıtalara ferman yazdığı dünyanın
kalesinde, köşeye sıkışan bir kedi gibi,
Mehdî bekleyen Türk'ün intiharı,... Ne söylesen boş,
ne anlatsan yalan. Tarih, güçlünün elinde yap-boz tahtası.
Kelime, İblis'in mahfesinde, hiç olmadığı
kadar habis. "Binbir kalıba bürünen İblis, kelimelerde
tecelli ediyor." Eros'tan başka dostu kalmayan bir dünyada,
fikir namusundan bahsetmek, bir nevî hazineyi hırsıza
sunmak. Belki bir kuyumcu çıkar da, talip olur defineye.
Belki, belkiler...
Kalbi Var Kitapların
Hepimiz Cemil Meriç'in çocuklarıyız. "Ma'şerî
vicdanda üç kişinin birleştiği bir hakikat
yok." Hakikat de neyin nesi? İsa'nın havarileri
olmasa böyle bir derdi olur muydu insanlığın?
Çocuklarına Mahabbarata'nın tanrılarını
anlatan Hintli anneler, hakikat bahçesinde mi geziyordu? Herkes
yaşadığı hayatı gerçek zannetmekte
masumdur. Niyazı Mısrî, "Üzerine marifet giydirilmemiş
hakikat, sokağa bırakılmış çıplak
bir kadına benzer." diyor. Herkesin horladığı
hakikat. Çıplak gözle güneşe bakmak zararlıdır.
Bir elbise lâzım hakikate. Mânâ sûrete bürünmek zorunda.
Cemil Meriç bir elbise mi olmak istiyordu? Tanzimat'tan beri,
hazır elbiseye meraklı Türk aydınının
içinde, elbisesini kendi kumaşıyla, kendi mi dikmek
istiyordu? Ciddiye alınacak bir zemini var mı bu
fikrin? "Kimseyi hakir görme" diye uyarıyor Mevlâna,
"İster mü'min, ister kafir, hepsinde mukaddes bir emanet
gizlidir." Herkes Allah'ın kulu. Hazret-i Muhammed'den
sonra gelen herkes onun ümmeti. Musa, dua ederdi Rabbi'ne:
"Beni Muhammed ümmetinden kıl." İnsandan büyük hakikat
var mı bu âlemde? İnsan denen meçhul. Hangi insan?
Hangi hakikat? "Bana hakikati değil, muradını
söyle." Beyninde milyonlarca hakikat var, ama hepsi bir insan
etmiyor. Cemil Meriç hasta, Cemil Meriç âmâ, Cemil Meriç kederli.
Herkes kendi diliyle anlatır hakikati. İnsan sayısı
kadar hakikat, insan sayısı kadar Allah tasavvuru.
Tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz bu muammanın.
"Hakikati tam olarak bilemeyiz. Bilsek de anlatamayız."
Bilemeyiz, çünkü buna ne ruh dayanır, ne akıl. "Göklerde
ve yerde ne varsa, gören göz, işiten kulak için hepsi
birer hakikat" diyor Kur'ân. İbret olsun diye geçmiş
kavimlerin hikayelerini anlatıyor. "Hiç bilenlerle bilmeyenler
bir olur mu?" Bilmek önemli. Ama nereye kadar? Her şeyi
bilmek, herkesi okumak yetmez. İman, başka türlü
bir şey. "Hidayet bir Allah vergisi." Kütüphanesinde
on binin üzerinde kitabı olmak, hakikat adamı olmaya
yetmiyor demek.
Okuyucusunu gebe bırakmayan yazar, raflarda sürünmeye
mahkumdur. Büyük adamlar, büyük ızdırapların
çocuğu. Kader, her şeyini ister adamdan. Canını,
malını, saadetini. Sevenle sevilen arasına
ağyar sokulmaz. Paylaşmak halkın saadetidir,
Hakk'ın değil. Sevdiğini kıskanmayan sevilmeyi
unutsun. Sen ve ben. Sadece ikimiz varız. Gerisi dünya,
gerisi yabancı, gerisi düşman. Her ilişki kendi
tabiatında meyve verir. Şeyh-mürid, hoca-talebe,
kadın-erkek. İşin edebi bu. İşin
başı bu. İlim sonra, kalem sonra. Kitaplarda
bile görülen bir hassasiyet: "Kitaplar ancak dostlarına
açılıyorlar... Kalbi var kitapların, onları
bir kerhane sermayesi gibi haşin parmaklarınla mıncıkladın
mı senin oldular sanıyorsun. Gaflet. Senin olan,
sadece on dakikalık tenleri... Kahrını çekeceksin
kitabın, hizmetinde bulunacaksın. Senelerce, senelerce
hiçbir şey beklemeden diz çöküp emirlerini dinleyeceksin."
Mevlâna, Hakk'ın kitabına yaklaşmak için yol
gösteriyor: "Kur'ân-ı Mecîd, bir arûs-ı ziba gibidir.
Birden tülünü kaldırırsan sana kendini tanıtmaz."
Arûs-ı ziba; süslü gelin. Yaklaşmayı, sevmeyi
bilmezsen hakikat bir canavar kesilir ve seni yutar.
İnsan Tanrıdan Vazgeçtiği Gün
Bir yanlış var ortada. Allah'a yaklaştıkça
dünyaya bağlanmak da neyin nesi? Cemil Meriç kimin Rabb'ini
arıyordu? İsa'nın mı, Musa'nın mı,
Buda'nın mı, Hazret-i Muhammed'in mi? Rabbü'l-erbab
olan Rab. "İsa ile çarmıha gerilmek isterdim" derken
dürüst müydü? Ya da "Düşüncenin gökkuşağını
bütün renkleriyle seyrettim" dediği Buda mıydı
onun aradığı? En nihayet, "Gençliğimin
tanrılarından" dediği Zola, Taine, Ribbot,
Nordeau, Marks gibi Batı'nın Tanrı'yı
öldüren kullarına sarıldığında ne
bekliyordu? Cennetin anahtarını mı? "Hakikat
bir
tepenin arkasında sanırdım. Kapital'i okuyunca
bütün sırlar çözülecek. Belki birçok sırlar çözülür
'Kapital'i okuyunca. Ama 'Kapital' nasıl okunur? Dilini
bilmediğim bir dünya. Her bahis sokaklarını
tanımadığım bir şehir, haritam yok.
Nereye gidiyorsun? Ve nihayet dünya
'Kapital'le bitmiyor." Kapital'de bitmeyen dünya Himalaya'da
mı bitecekti? Olemp'e giderken Upanişat'a rastlayan
gezgin ruh, ne vakit tatmin olacaktı? "Tanrı öldü"
diyordu Nietzsche. Kilisenin tanrısı ölmüştü.
"İnsan Tanrıdan vazgeçtiği gün kederinden öldü
Tanrı. Onunla
beraber İnsanlık da öldü." Ne oluyor dünyaya? Tanrı
kim, kul kim, peygamber kim? "Beni bulmamış olsaydın
aramazdın, diyor Tanrı." İnsanlık bir
yalanın peşinde mi koşuyor yoksa? Niçin yaratıldı
bu kâinat? Bu hırgür niye? Tanrım! Beni niye yarattın?
"Tanrının alkışa ihtiyacı olmasaydı
insanı yaratmazdı."
"Her gördüğü aydınlığı yangın
zannedip söndürmeye çalışan halk", Cemil Meriç'i
dinleyecek değildi herhalde. Efendisini yutan Caliban,
bir araya toplanıp kararını vermişti:
Bu memlekette yaşanmaz. Kaçan kaçana, bavulunu toplayan
ver elini Avrupa. Nedir senin derdin? "Bu memlekette yaşanmaz,
diyenlerin yüzüne tüküresim geliyor... Bu memlekette yaşanmaz
diyenler bu memleketi yaşanmaz yapanlardır." Kapakları
açılmış bir baraja benziyor memleket. İpini
koparan kaçıyor. Kalabalığa 'dur' denilir mi?
"Kime anlatıyorsun sen? Domuzlar mukaddes kitaplarla
beslenmez." İstanbul sokaklarında aç, sefil, yalnız
gezen
bir adam. "Yok senin vasfettiğin dilber bu şehr
içre Nedim." İstanbul'u kurtlar kemiriyordu. Gövdesi,
tarihi oyulan şehir, kendini zor tutuyordu ayakta. Kimseyi
görmek istemiyordu, Cemil Meriç'i de görmedi. "Yıllarca
aç kaldım. Koca bir şehirde yapayalnız... Ama
beni isyana sürükleyen açlıktan çok tek oluşumdu.
Aç ve tek olmak. Gurbet ve açlık. Bu şehrin kaldırımlarında
bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır
diye düşünürdüm." Sadece sen misin aç ve tek olan? İstanbul
hasta, İstanbul yatakta, kangren olmuş. Hastalar
birbirini tedavi edebilseydi tabiplere ne hacet! Aşk
yarası değil ki bu!
Daima Başka Daima Yabancı
Yirminci yüzyılın hayat danışmanı
Freud'a göre, kişinin yaşadığı her
olay çocukluğuyla ilgili. Her şey, babamıza
duyduğumuz nefretin, anamıza duyduğumuz şehvetin
bir ürünü: Ödip kompleksi. Ne ki, Cemil Meriç'in hayatı,
"göbeklerine bakıp tanrıyı keşfeden" bu
zihniyetin
pek işine yaramıyor.
Çocukluktan başlayalım. Hangi çocukluk? Çocuk olmadı
ki hiç. Evcilik oynadığı komşu kızı,
saklambaç oynadığı arkadaşları yoktu
hayatında. Düşman bir çevre ve insansız bir
dünya. Asık suratlı, eski bir yargıç olan baba
ve hasta ve mızmız bir anne. İtilip kakılan,
hor görülen, dışlanan çocuk kitaplarda bulur çareyi.
"Okumak için okumak" gibi bir şeydir yaptığı.
Her yıl gözleri biraz daha zayıflayan, her gittiği
okulda bilgisi ve zekasıyla önce takdir, sonra tahkir
edilen Cemil, iyice kapanır içine. Sevmekten büyük suç,
sevilmekten büyük ceza
yoktur bu dünyada.
Arkasından lise yılları. Eğitim ağırlıklı
olarak Fransızca. Reyhanlı'dayız. Hatay henüz
bir Cumhuriyettir o tarihlerde. Tecessüsü sınır
tanımayan çocuk, Rıza Tevfik'ten Engels'e, Nazım
Hikmet'ten Marks'a, dünyayı dolaşır kitaplarda.
Önce camiyi terkeder, sonra duayı, sonra her şeyi.
İmandan şüpheye, şüpheden inkâra, inkârdan
maddeciliğe geçişin yaşandığı
bu yıllar, "fırsat yoksulu" olarak kazınır
Cemil'in beynine. "Yıldız" isimli dergide çıkan
"Unutma ve Affetme Türk Genci" başlıklı yazı,
mektep idaresiyle çatışma, sınavlara on beş
gün kala okuldan ayrılış, kaçan imkânlar. Türkiye'de,
özellikle Mülkiye'de okuma imkânı...
On dokuz yaşında bir genç. Dayıyor tabancayı
şakağına. Basıyor tetiğe, patlamıyor.
Alıp toprağa sıkıyor, silah patlıyor.
"On dokuzunda putperesttir insan. Kurtulmak ister kozasından."
Neden intihar? L. Meynard'a göre intihar; "Kişinin kendisini
en üst derecede reddetmesidir." Her şeyi bilmek, her
şeyi yaşamak isteyen genç, ümitsizliğe kapıldığında
kendi dahil, her şeyi reddeder. "12 Aralık'ta doğan
çocuk itilip kakılmış, düşman bir dünyada
dostsuz büyümüş. Daima başka, daima yabancı...
Hasta bir gurur, pencerelerini dış dünyaya kapayan
bir ruh..." Yirmi yıllık Hatay safhasında ferahlatıcı
tek bir hatıra yok. Ve İstanbul... Açlık, sefalet,
kimsesizlik.
Onlar Sürü Yavrum
İstanbul. Bir kitap için 24 saat aç kaldığı
şehir. Pertevniyal Lisesi'nde on ikinci sınıfa
devam edip tahsilini tamamlar. Yokluk yapışır
yakasına. Vapurla İskenderun'a dönüş. İlkokul
öğretmenliği, Tercüme Bürosu'nda reis muavinliği,
Aktepe'de yirmi iki günlük nahiye müdürlüğü,... tekrar
Reyhanlı, tekrar ilkokul öğretmenliği, THK'nda
sekreterlik, Belediyede kâtiplik,... Yıl 1939. Cemil
Meriç tutuklanır. Yirmi üç yaşında, Marksist
bir delikanlıdır. Kitaplarına ve dergi koleksiyonuna
el konur. Suçu; Hatay Hükümeti'ni devirmek. İdam talebiyle
yargılanır, iki ay sonra beraat eder. Tekrar İstanbul.
İki yıllık Yabancı Diller Okulu, ardından
tayin: Elazığ. Elazığ'dan önce evlilik.
Karısı olmaya, adını taşımaya
razı olan kadın: Fevziye Menteşoğlu. Elazığ,
acının ve ızdırabın, şekil ve
mekân değiştirmiş hali. Üst üste iki çocuk
düşüren karısı, aşırı derecede
miyop gözleri, anlaşılmaz biçimde polis takibi ve
bir sabah aniden evinin aranışı:
Nezarethane
Boğulacaksan büyük denizde boğul. Kaderin istikameti:
İstanbul. "Kibar Fahişelerin İhtişam ve
Sefaleti" ile çağlayıp "Kültürden İrfana" varıncaya
değin akan su yatağını bulur: Babıali.
Yıl 1945. Millî şef dönemindeyiz. Tek partili yönetimden
çok partili hayata geçmektedir Türkiye. Bu karar, emekleyen
demokrasiye yürümeyi öğretmek içindir. Acaba? Öyle mi
gerçekten? "Türkiye'de partiler yok. CHP var ve onun kolları."
Yatak odalarını kitaplara taşıyan romanı,
'Garip' akımıyla yolunu değiştiren şiiriyle,
yeni bir iklime geçmiştir Babıali. Uzun bir yolculuktur
başlar Cemil Meriç'in hayatında. Hedef ne? Hakikat
mi yine? "Yol, yolculuktan sonra belirmeye başlar." Nerede
bulunur bu cevher? Kiminle gidilir oraya? Klavuz gerekir mi?
Kiminin Simurg, kiminin Upanişat, kiminin de Promete
dediği yerler var. Hangisi doğru?
Aradığın her şey senin içinde. Doğru.
Peki oraya nasıl gidilir? "Olemp'e yalnız gidilmez.
Yoldaş gerek. Senin yoldaşın korkuların,
acıların, utançların. Olemp'e yalnız gidilmez.
Kervanla çıkılır yola. Bin çıkılır,
bir varılır. Bir çıkılıp, bir varılmaz."
Yalnızsın. Etinle, kemiğinle, ruhunun en ücra
köşelerine kadar yalnız. Hakikat paylaşılmaya
gelmez. Yalnız gideceksin. Tanımayacaklar seni,
tanımlayacaklar. Zincirleyip kilitleyecekler sandığın
içine. Kim onlar? "Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka
kaybedecek şeyleri yok." Kendi ehramlarından bihaber
kadınlarıyla, yüzüne küfretmek için sıraya
geçmiş bu adamlara ne verebilirsin ki! Bir elbise lâzım
sana. "Sevenlerin kavuşması çıplak olsun isterim."
diyen Mevlâna, vuslat öncesine usûl gösteriyor: "Kayısı
çekirdeğini kabuksuz ekersen yetişmez. Onu koruyacak
bir kabuk lâzım." Mânâ sûrete bürünmek zorunda. Hakikatin
elbisesi olmak isterken, kendi elbisesiz kalan bir Mecnun:
Mü'min değil, kâfir değil, kemalist değil,
marksist değil. Değil, değil, değil,..
Vurun kahpeye.
Ve kadın: Biraz Sessizlik
"İnsan mağarasını terketti edeli kaderle
boğaz boğazadır." İhtiyaçlarını
hep gayr-ı meşru yollardan gidermek zorunda kalmak,
büyük adamların kaderi midir acaba? Fevziye Menteşoğlu
ile evleninceye kadar beş ayrı kadın girer
Cemil Meriç'in hayatına. Linda, Emine ve sonrakiler...
Abanozdan Sevim, pansiyon komşusu Alis. Sonra Rayegân.
Hepsi kaderin karşısına çıkardığı
kadınlar. Açlık bu. Tenin, midenin ve ruhun açlığı.
Karşısına çıkan kadınların üçü
fahişe idi. İkisi yıllanmış, biri
acemî. Emine ile Rayegân'ın elini bile sıkmadı.
Bu kadınların hepsi, Cemil Meriç'in hayata tutunmak
istediği birer daldı. "Düşen tutunacağı
dalları seçmez." Hepsini sevdi, Rayegân hariç, hepsine
evlenme teklif etti. "Bütün kadınlar reddettiler. Bütün
kadınlar. Hepsi bu." "Bir adamı tanımak için,
düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını
bilmek lâzım hiç değilse. Hayatın maddî olaylarıyla
ancak kronoloji
yapılabilir. Kronoloji aptalların tarihi." Sahip
olduğumuz dil, hayatımızı şekillendiren
fikir, bir insanı tanımaya yetiyor mu ki! Kitap
okumak için odanın ortasına masayı yerleştiren,
üstüne çıkıp lambanın altında dünyasını
aydınlatan bir aydının ızdıraplarını
hissedecek hayatı kim yaşıyor? Üniversite profesörlerinin
sökemediği kitapları, ilkokul çağında
hocalarına yorumlayan bu adam, gerçekten de dünyamıza
yabancı olmaya mahkum. Konya yolculuğunda ona, "Sen
bizden değilsin" diyen genç, belki de onu en iyi tarif
eden kişidir. Tek bir işçinin bile elini sıkmayan
bir Marksizm, Ziya Gökalp'i beğenmeyen bir Türkçülük
tecrübelerinden sonra, ne devlete, ne aydına, ne halka,
ne de Allah'a güvenen, sadece kitaplara dost, sadece kütüphanede
huzurlu bir ruhtan bahsediyoruz.
Nedir istediği peki Cemil Meriç'in? Hiçbir şey olamadı
hayatta. Ne iyi bir baba, ne de iyi bir koca. "Siz, gönüllerini
bir ideale verenler, ne koca olabilirsiniz, ne baba." Nesin
sen? Hiç. "İnsan ya Tanrı olmalı ya da Goril."
Tanrıyı mı kıskanıyordu? Yeni bir
dünya mı yaratmak istiyordu? Her kadında aradığı
kadın, fildişi kulesinin şuh kadını
Lamia Çataloğlu acıyla kıvranan ruha üflemektedir:
"Daima dikkat ettim, hiçlerle konuşur, tartışır,
onları konuşturur, onları takdir eder, sonra
içinden eğlenirsin. Sen cüceler ülkesindeki Güliver,
Sen Lucifer, sen Wuthering, Heghist Hecliff ve sen beni didikleyen,
harabeden, öldüren Cemil Meriç..." 48 yaşında, evli,
iki çocuk babası Cemil Meriç'in hayatına giren Lamia,
gözlerini kaybetmiş bir adama, karısında, çocuklarında,
iş hayatında ve dostlarında bulamadığı
bir iklim bahşetmektedir: "Sizinle insan büyüyemiyor,
daima sizin hükümranlığınıza tabi. Ama
bu tabiyette bir yücelik var. Sizin sevginize layık olmanın,
aşılmaz his aleminize yaklaşmanın gururu
ile sarhoşum. Sizde her şey hoş, bambaşka
olsa bile hoş. İnsan size rehberlik ederken dahi
bir rehber tarafından idare edildiğini anlıyor."
Kim bu Lamia Çataloğlu? Kaderin bir lütfu mu? Yıllarca,
ama yıllarca çekilen açlığın, sefaletin
ve yalnızlığın, ızdırabın
bir hediyesi mi? Nietzsche, "Kadın, sevmeyi bilmez" diyor.
"O ancak sevişmeyi bilir." Yoksa sevmeyi de bilen bir
kadınla mı muhatap oluyoruz? En son değil de,
ilk kadın olsaydı Lamia, acaba Cemil Meriç diye
birinden bahseder miydi tarih? "Her kadın bir Messalinadır
ve yumurtalıklarıyla düşünür." diyen adam,
her şeyiyle sahip olmak istediği kadını
göklere çıkarır: "Kalbimi kelimelerle doldurdum.
Mektuplarım onun için parmaklarını yakıyor.
Dudaklarını da yakacak. Ben pervane değil,
ateşim. Kıskanıyorum kelimeleri. Birer kelebek
gibi sana uçuyorlar. Kelimeler, senin kokunla sarhoş.
Saçlarını okşayan rüzgârı kıskanıyorum.
Tenine sarılan entarini kıskanıyorum. Saçlarında
dolaşan tarağı kıskanıyorum. Anlıyor
musun? Aynanı kıskanıyorum. Yatağını
kıskanıyorum. Yılları kıskanıyorum.
Kimsin sen? Kadın veya serap. Tanrıyı kıskanıyorum:
seni beraber yarattık. O başladı, ben tamamladım.
Sevmek yaratmak demektir." Kendine dünyada bir yer arayan
adam, her şeyini, tanrılarını dahi bırakıp,
bir kadının kollarına koşuyor. "Tanrı,
onun bütün günahlarını affedecek, çünkü çok sevdi,
diyor İsa."
Bir devletin, bir aydın sınıfının,
bir toplumun, bir şehrin, bir mesleğin ve bir ailenin
vermediği güveni, sevgiyi ve huzuru, Antakya'da İngilizce
Öğretmenliği yapan yabancı bir kadınla
yaşadığı evlilik dışı bir
ilişki verir Cemil Meriç'e. Ne hazin! Büyük adam kucağında
yaşadığı cemiyetin üvey evladı olmak
zorunda mı? Padişah İbrahim'i Deli İbrahim
yapan tarih, Cemil Meriç için de geçerli galiba. Konyalı
genç, efendisinin hizmetkârı olan tarihin hükmünü koyuyordu
ortaya: "Sen bizden değilsin."
İnsanla Kelime Arasında
Spinoza düşünmüş: "Havaya fırlatılan taş
konuşabilseydi, kendi isteğiyle yolculuğa çıktığını
söylerdi." Kurallarını kabul etmediği bir oyunun
içindedir üstad: Babıali. Kavgasıyla, gürültüsüyle,
aşkları ve ihanetleriyle, her sokak başında
bir yazar, her kaldırımda bir şair
üreten, edebiyatın, şiirin, ideolojilerin cenk meydanı.
Cemil Meriç kurtlar sofrasında. "Altınlarını
cam karşılığı dağıtan kızıl
deriliye" kadeh şangırtıları arasında
kahkahayla gülünen bir sofra. İnsanlar bir yana, ölümün
bile sağcı ve solcu diye ayrıştığı
bir yerdeyiz. "Kavga, insanla kader arasında değil
artık, insanla kelime arasında." Gerici, ilerici
diye birbirini yaftalamakla meşgul, her biri "ehramlara
taş taşıyan birer köle" hayatına namzet
aydın sınıfı içinde, kim kabul eder bu
imansız kalemi? "Sağ okumuyor, sol küskün." Asya'dan
Avrupa'ya dünyayı İstanbul'a taşıyan seyyah,
gördüklerini anlatacak adam aramaktadır. Ne söylediğin
değil, kim olduğun önemli. Çalınan her kapıda
aynı cevap: "Sen bizden değilsin."
Bu 'lânet çemberi'nin içinde, gene de düşünceyi hoş
gören birkaç yer bulunur: Hisar, Türk Edebiyatı ve Hareket
dergileri. Ayrıca Yeni Devir gazetesi de üstada kapısını
açanlardan. Saint Simon'u basınca sol, Hint Edebiyatı'nı
basınca sağ damgasını yemekten kendini
kurtaramayan Cemil Meriç'e, mücadeleyi devam ettiren amaç
neydi acaba? Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ bırakmak
mı? Yazmak niye? "Yazı, meçhule atılan bir
kement... Denize atılan şişe." Anlatmak niçin?
"Her söz bir davettir." Neye veya kime davet? "Düşünceye...
Düşünce şüphe demektir... Düşünce tezatlarıyla
bütündür." Kime arzediyorsun? "Elinde hiçbir adres yok"ken
hem de. Vigny'nin dediği gibi, "En muhteşem cevap
sükût" değil mi? Birilerinin rahatını kaçırmak
için mi doğdun sen? Havarilerin nerede? Efendisini şeyh
yapan müritlerin hani? Yalnızsın. Dostun yok. O
halde niye? Hak bildiğin yolda yalnız yürümek mi?
Senin hakikatin yok ki! Nedir seni ayakta tutan? "Hiçbir zaman
iktidar rüyası görmedim. Ama her büyük adam ismi telaffuz
edilirken içim ürperdi."
Cemil Meriç, Tanrıdan kaçan bir mü'min. Dostoyevski gibi.
"Dosto ve Biz" Büyük adam kaderle savaşmak zorundadır.
"Bu bir keşifti. Kristof Kolomb'un önüne Amerika'yı
çıkaran kader, benim karşıma da Dosto'yu çıkarmıştı,
Dosto'yu yani sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında,
tek başıma dolaşacak yaşta değildim.
Kıyıdan seyrettim ummanı. Aylarca Raskolnikov'u
yaşadım. Sonyay'yı sayıkladım aylarca...Bir
ölüyü öldürmüştü Raskolnikov, bir abesi yok etmişti...
Anlayamazdım Dosto'yu. İnsanın kendi kendisi
ile kavgasını anlayamıyordum." Sadece Cemil
Meriç değil, Türk milleti anlayamazdı Dosto'yu,
yılların geçmesi gerekiyordu. Gün geldi, Türk insanı
anlayamadığı Dosto'yu yaşamak zorunda
kaldı. "Dosto'yu anlayabilir miyiz? Evet. Hem de Batı'nın
bütün romancılarından çok. 1968'den beri
kurbanı veya seyircisi olduğumuz trajediyi, bütün
çıplaklığı, bütün eziciliği ile Ecinniler'de
yaşıyoruz. Sosyalizm, anarşizm, batıcılık...
Dosto, bütün dertlerimizin üstünde düşünmüş, tabiî
bir Rus milliyetçisi olarak."
Fildişi Kule
"İsa otuz üç yaşında ölmüş, Nitezche otuz
üç yaşında delirmiş. Ben yolumu otuz üç yaşından
sonra buldum." Otuz dokuz yaşındaydı, artık
gözleriyle değil, beyni ve kalbiyle seyrediyordu ummanı.
Diliyle bütün dünyayı dolaşan adamı idamla
yargılayan devlet, üniversiteye çağırdı.
Okutmanlık yaptı, yıllarca. Ne ki, Türkiye'de
üniversite yoktu, varsa da ilim yoktu. "Çünkü üniversite ilim
yeri değildir." Her şey, ama her şey kuru bir
taklitçilikten ibaretti. Öğrenciler bölünmüştü,
kitaplar bölünmüştü, düşünce bölünmüştü. Kelime
ikiye bölünmüştü, kullarına ayrı dünyalar anlatıyordu.
O a'raftaydı. Bazen Asya'ya kanat çırpıyor,
Ganj kıyılarında dolaşıp, topladığı
meyvaları ülkesine sunuyordu. (1964, Hint edebiyatı-
Bir Dünyanın Eşiğinde). Kızıyordu
Babıali, sağcı oldu diye. Bazen Avrupa'yı
dolaşıyor, kilisenin yerine makineyi, vahyin yerine
aklı tercih eden Batı insanını çağırıyordu
ülkesine. (1967, Saint Simon, ilk Sosyolog- İlk Sosyalist).
Kızıyordu Babıâlî, bu kez solcu oldu diye.
Yine de yazıyordu, (1941'den beri, İnsan, Yücel,
Gün, Ayın Bibliyografyası gibi dergilerde) bıkmadan,
usanmadan yazıyordu. Bu lanet çemberinden kurtulamazdı.
Çare yok, 'Fildişi Kule'sine çekilmeliydi. Hisar'da anlatmaya
başladı 'Fildişi Kule'sini. Mümkün değil,
düşünce tezatlarıyla bütünleşmek istemiyordu.
Herodott'tan bu yana insanlık Doğu-Batı diye
ikiye ayrılmıştı.
Ve 1974. Cemil Meriç, elli sekiz yıllık hayatında
gördüğü 'Bu Ülke'yi yazdı. Yer yerinden oynadı.
"İzmler üzerimize giydirilmiş birer deli gömleğidir."
diyordu. Olacak şey değil. Herkes masallarını
yakmalıydı. "Düşüncenin kuduz bir köpek gibi
takip edildiği bir ülkede, düşünce adamı..."
çıkmayacağını herkes bilmeliydi. Şair
duruşlu adam, kustu bütün öfkesini. Hiçbir kalıp
tanımıyordu. Hemen ardından 'Umrandan Uygarlığa'
(1974) geçişin öyküsünü yazdı. Medeniyetleri anlatıyordu
üstad, 'Medeniyet üç günde inşa edilmez' diyordu. İdeolojinin
macerasını koydu Babıali'nin sofrasına.
Vuzuhu kilitleyen anahtar kelimeyi. Tanıyordu insanını.
"Aydınlarımız ne yapsın? Mefhumun kendisi
kaypak ve karanlık'tı. Ve A'raftakiler. Yeryüzünün
en büyük beyinlerinden birini anlattı onlara: İbn
Haldun. "Kendi semasında tek yıldız" bu adam,
belki bu lanet çemberinin içinden çıkarabilirdi Babıâli'yi.
Ne ki, "Herkes, hangi düşünceye kulak kesilmişse
öbürüne sağır"dı. Devlet böyle istiyordu çünkü.
Emir büyük yerdendi.
Ve Mağaradakiler. 1978. Bazen Asya'yı, bazen Avrupa'yı
anlatan üstad, hemen üstümüzde duran devasa Rusya'nın
macerasını da okudu müritlerine. Ülkesi giderek
geriliyor, asker dipçiğinin ayak sesleri duyuluyordu
uzaktan. Kalbi kanıyordu memleketinin. Akacak kan damarda
durmazdı, ve durmadı. 1971'de sağ gösterip
sol vuran devlet, yeni bir balans ayarına ihtiyaç duymuştu.
Ve 1980. Tarih kanla yazılmaktan vazgeçmiyordu. Kırkambar
(1980) çıktı bu dönemde. Sular kabarmaya devam ediyordu
üstadın ruhunda. Kendine dünyada bir yer arayan adam,
dalgalarla kelimelerle yoğuruyordu dünyasını.
Hâlâ a'raftaydı, yani ortada. Henüz taraftar değildi.
Düşünce ve fikirleriyle sağa, eylem ve yaşantı
tarzıyla sola yakındı. Henüz Tanrı'yla
barışmamıştı a'raftaki adam. Dostoyevski
gibi, Raskolnikov gibi. Tanrı'ya yenik düşmüş,
ama henüz onunla anlaşmamıştı.
Sen Bizden Değilsin
1981. Bir Facianın Hikayesi yazıldı. Suların
niye kabardığını anlatıyordu üstad.
Belki de Tanrı'yı anlamaya başlıyordu.
Kâinatındüzenini, doğanın yasalarını.
Dostoyevski'nin Alyoşa'yı yazdığı
süreçti belki de bu. Zaman ilerliyordu ve güneş her günkü
gibi Doğu'dan doğuyor, Batı'dan batıyordu.
"Beşerin yavuz, sonsuz, perişan, dasitânı"nı
yazdı üstad. (1984, Işık Doğudan Gelir).
Güneş yakındı artık. Işığı
gören kalp, onunla ısınıyordu artık ve
"hakikati bulan veya bulduğunu sanan kişi, ne olursa
olursa olsun, onu haykırmak zorundaydı." Asya'ya
çevirdi bakışlarını. 'Avrasya' dedi. Kurtuluşumuz,
"Avrasya Düşünce Topluluğu"dur. Ve zaman devrini
yapa yapa merkeze yaklaşıyordu üstadın ruhunda.
"Kültürden İrfana" (1985) geldi son olarak. 'Bu Ülke',
nasıl olmuş da, efendilik ruhunu terketmiş,
azad kabul etmez bir köleliğin kollarına atılmıştı.
Îmandan inkâra, inkârdan şüpheye, şüpheden maddeciliğe,
Türk'ün bulduğunu sandığı şeyi anlatıyordu
üstad. Bu, insanlara yazdığı son mektuptu.
Yaptığı son davet. 13 Haziran 1987. Cemil Meriç
öldü. "Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez" diyordu
Yunus. Ölmeden önce, zaman devrini bitirmiş, döne döne
çıktığı noktaya geri gelmişti: "Muhammed
Sevgilim." Bu bir tercih miydi, yoksa bir mecburiyet mi? Gizli
ve açık herşeyi bilen Allah'ın ilminde saklı.
"Her şey bulunur, derde devadan gayrı." A'raftakilerin
hükmünü Hakk'tan başkası veremez. Efendisinin hizmetkârı
olan tarih, bu yüzden onu kucaklamadı: "Sen bizden değilsin.
|