|
Tarık
Buğra'nın Cemil Meriç eleştirisi
Dünkü yazımda Tarık
Buğra'nın Cemil Meriç aleyhinde yazdığı ağır bir eleştiri
yazısını neşredeceğimi haber vermiştim.
Müstear isimle yazdığı
bu yazıyı, Tarık Buğra sonraki derlemelerine almamış ve bile
bile bir gazetenin sararmış sayfaları arasında unutulup gitmesini
istemiş... Niçin? Çünkü bugün bizlerin tanıdığı Meriç hakkında
değil bu eleştiri, aksine, yeni hidayete ermiş görünen taze
bir mühtedi hakkında... garip ve yabancı isimlerden sözeden,
bilinmedik kitaplardan bahseden, “boyundan büyük lâflar
eden” eski bir Marksist hakkında... yani o yıllarda
henüz “kolay bir hedef” hakkında...
Makalenin başlığı “Odun
neler yapar?”
Önce yazıyı okuyalım,
sonra, fırsatımız olursa tartışırız:
— “Sobaya
iki odun atıver!” dersiniz. Odun ısıtır.
Hiç kereste fabrikası
veya bir doğramacı atölyesi gördünüz mü? Oralarda da kalınlığı,
eni, boyu çeşit çeşit odun'lar görmüşsünüzdür. Cinsleri de
çeşitlidir ve her cinsin alıcısı bir değildir. Çünkü onları
kullananların arasında marangoz da vardır; inşaatçı veya ince
mobilyacı da...
Mesele o kadarla da
bitmez: aynı meşe veya cevizden birisi nefis bir kitaplık
veya masa çıkarır da, uyduruk usta veya kalfanın elinde aynı
malzeme ziyan olur gider.
Konumuz ne idi?
Fakat köşemizin üstünde
'Edebiyat' yazılı; odunu bırakalım da dil'e bakalım... Türkçe'ye
yani...
Türkçe de öyle işte.
Mahmutpaşa pazarlığına da yarar, seçim nutukları atmaya da.
Ve aynı Türkçe'yle Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehiri yazdı.
Yunus Emre'den Yahya Kemal'e kadar bir hayli dev şair hayat
buldu. Bir de Türkçe'yi eciş bücüş edenler var, işin asıl
şaşılacak tarafı, üzerinde ahkâm kesenler ve kuşa döndürmeye
çabalayanlar var.
Şimdi biz, bu durumda
ne yapacağız? Aceminin acemisi, zevksizi, beceriksizin beceriksizi
mobilyacıya değil de, o cânım ceviz'e veya ardıç'a mı yükleneceğiz?
Birtakım insanlar işte
bu akılalmaz şeyi yapıyor ve “bugünkü Türkçe”yi
kötülüyor, bunu yaparken de keyifleniyorlar. Bunlardan birisi
—Cemil Meriç— Hisar dergisinin son sayısında,
“bugünkü cıvız, yüzsüz, bed nesir” diyordu.
Sayın Meriç'e göre,
nerde Namık Kemal'ler, Süleyman Nazif'ler ve Cenab Şahabeddin'lerle
Yakup Kadri'ler, Refik Halid'ler ve Mithat Cemal'ler, nerde
bugünküler?
Halbuki
Halbuki durum tam mânâsiyle
aksidir. Türkçe gelişmiş, güzelleşmiş, tumturaklardan, kelime
pitoreski düşkünlüklerinden, boş gümbürtülerden, kolay ahenk
hastalığından kurtulmuş, değerli duyguların, yeraltı ürünlerini
andıran düşüncelerin buluş aracı olmuştur.
Bugün o sayılan isimlerin
nesirleri çocuksudur, ilkeldir ve elbette en önemlisi, Türkçe
değildir.
Yoo... o isimlerin
edebiyat tarihimizdeki rollerini ve değerlerini hiçe sayacak
değilim. Tam aksine, onları şapkamı çıkararak anarım. Ama
bu rollere ve önemlere saplanıp kalmak ve buna dayanarak,
“Ya Allah!” nidasıyla 'bugün'e selli seyf eylemek
bana göre değil. Bu iş, ilk büyük fizikçilere, kimyacılara,
geometricilere ve filozoflara sığınıp sonrakileri hiçe saymaya
pek benzer... Ve olsa olsa, eskileri de, yenileri de ezberden
ve okul cümleleriyle bildiğimizi gösterir. Yani bilmediğimizi...
Taş olduğu yerde ağırdır.
Sayın Meriç o saydığı isimleri de, onlardan sonra yazmış ve
yazmakta olan şair, hikâyeci, romancı ve denemecilerimizi
de şöyle bir okumalı ve karşılaştırmalıdır. Söylediği gibi
cümleleri söylemek için şarttır bu...
Yüzyıla yakın bir zaman
içinden seçilmiş, edebiyat tarihlerinin ve kolaycı estetlerin
desteğini kazanmış isimlere saplanmak yanılmayı, hem de tehlikeyi
ve zararlı bir yanılmayı önle[ne]mez hâle getirir, zira aynı
süre içinde ciğeri beş para etmeyen yığınla insan gazeteleri,
dergi ve kitap sayfalarını boşu boşuna kirletip ziyan edip
durmuşlardır. Eski zamanlar için bunları yok saymak, ama 'bugün'e
gelince de, sadece o çeşit yazarlara saplanıp, iyi ve anlayışlı
eleştirmeciler, değerlendiriciler bekleyen Türkçe işçilerini
görmemek bana göre değildir...
Bugün, evet, cıvık,
yüzsüz, bed bir nesir, yani Türkçe'yi öyle kullananlar vardır.
Ama tıpkı bütün dönemlerde olduğu gibi. Bana ne onlardan?
Ben Türkçe'yle bugüne kadar yarısı yapılamayanları yapanlara
bakarım...”
Not: Bu eleştirinin
esasa taalluk etmeyen son satırlarını aktarmaya gerek görmüyoruz.
Sadece dünkü yazımızda zaman ve mekânın önemine dair söylediklerimiz
dikkate alınmadığı takdirde, bu eleştirinin sağlıklı olarak
yorumlanacağını iddia etmekle yetiniyoruz.
Tükettim sanma hezâran
hikâyet-i aşkı,
O sevdâdan dahî söylenmedik neler kaldı.
|