|
Baltayı taşa vurup vurmadığımdan nasıl emin
olabilirim?
22 Nisan 2006 Cumartesi, Yeni
Şafak Gazetesi
Tarihini inkâr eden, etmek zorunda her toplum,
inkârı ne denli şedîd olursa olsun, gün gelip köklerine ve
dolayısıyla köklerini kendisinden öğreneceği bir tarihe ihtiyaç
duyacaktır.
Bizim başımıza da gelen bu!
Hâlâ kendimizi arıyoruz, başımızı dik tutmak
için, geleceğe daha güvenle bakabilmek için geçmişimizden
hem ibret, hem güç almak istiyoruz. Bu nedenle geçmişimizi
ya abartıyoruz, ya yerin dibine batırıyoruz. Hamaset, abartı
ve "dıgıdık... dıgıdık..." edebiyatı ne yazık ki sağcılığın
istismar kapısı... Biz'in biz'e ihtiyacı, 'biz' bezirganlarınca
ne kadar mümkünse o kadar istismar ediliyor. İskambil kağıtlarından
yapılmış kulübeleri yıkmak kolay... Bu arada fırsatçılara
gün doğuyor, onlar da olumsuzlayıcı abartılarla aşağılık duygularını
tatmin etmeyi marifet sanıyorlar.
Biz'in tarihi konusunda biri olumlu, diğeri
olumsuz iki uç yok sadece. Bir de biz'e, tarihe, biz'in tarihine
olumlu bakan ve fakat bütün iyi niyetlerine rağmen hem bilgi
yetersizlikleri, hem de şartlanmışlıkları nedeniyle üçüncü
bir kategoriye yerleşenler var: "sağ gösterip sol vuranlar"
yani...
Bu kategoride yer alan yazarları, sevenlerini
incitmeden elemek ve eleştirmek sanıldığından daha da güç...
Acaba görmezlikten gelemez miyiz?
Gelebiliriz elbette. Bu yolu tercih edenler
de var nitekim. Ama niçin böyle davranalım? Niçin muhabbetimizin,
hakikatin ifadesine engel olmasına izin verelim? Evet, niçin
elimizdeki pertavsızın hoş ve fakat boş ifadelerle geçmişi
tam da büyültürken küçültmesi karşısında sessiz kalalım?
İmdi, kendilerine muhabbet ve hürmet hisleriyle
meşbû bulunduğum iki sanatçının, Necip Fazıl ile Cemil Meriç'in,
genelleme kudretlerini nasıl da kötüye kullandıklarına dair
birer örnek vermek istiyorum; varın gerisini de siz hesab
edin!
Önce Üstad Necip Fazıl'dan...
1) "Kılıçta, maddî fetihte, hattâ bazı güzel
sanatlarda üstün seviyelere ulaşmış olan Türk ırkının, saf
ve mücerret fikirde, madde ötesi anlayış cehdinde, emsali
müslüman milletlere göre bir fark belirttiği; meselâ bizden
bir İmam-ı Rabbanî, bir İmam-ı Gazalî, bir Muhiddin-i Arabî
yetişmediği, vecd ve aşk devrinde yetişenlerinse büyük ve
usta kopyacılar olduğu, halis ve aslî (orijinal) müellifler
olmadığı; ve nihayet hiçbir nefs muhasebesine girişmeksizin
kabul ettiğimiz İslâmlığı, yine hiçbir nefs muhasebesine kucak
açmaksızın feda ettiğimiz yolundaki tezimi, [Abdulhakîm Arvasî
hazretleri] en derinden dinleyip, en derinden doğruladılar."
(O ve Ben, s. 205, İstanbul, 1996)
Üstad'ın tezi kısaca şu: "Osmanlı'nın bileği
kuvvetliydi ama kafası çalışmazdı."
Şairimizin yargılarını hiç hesaba katmaksızın,
Osmanlı ilim ve irfan mirası hakkındaki bilgisini denetlemek
istesek, acaba hâtırasına saygısızlık mı etmiş oluruz? Sanmıyorum.
Şimdi de bir diğer dil ustasının, merhum Cemil
Meriç'in 29 Nisan 1964 tarihinde yazdıklarına atf-ı nazar
edelim:
2) "Osmanlı, altıyüz sene Nasrettin Hoca'nın
hindisi gibi düşündü. Kafası kılıcında veya tenasül uzuvlarında
idi. Neyi düşünecekti? Kendisinden önce herşey düşünülmüş,
herşey düzenlenmiş, roller dağıtılmıştı. (Karısı ile hangi
gece yatacağını, k.çını hangi parmaklarıyla yıkayacağını din
öğretiyordu ona.) Zaten tefekkürden büyük günah tanımaz teokrasi.
Düşünmeye teşebbüs edenin adı kâfirdir. Kâfirin katli vaciptir.
(...) İbn Haldun bir kültürün grup parıltısı. Sonra mezar
sükûtu, kılıç sesleri, nal şakırtıları. Ve hikmet-i vücudunu
kaybeden beyin. Kovalamak, kaçmak. Altıyüz yıllık tarih bu
iki kelimenin içinde." (Jurnal I, s. 354, İstanbul, 1998)
Batı edebiyatı hakkındaki zengin müktesebatı
hakkında gözlerimiz ne kadar kamaşırsa kamaşsın, bu büyük
dil ustasının da ister istemez "övgü suretinde sövgü" literatürüne
katkıda bulunduğunu kabul etmek durumundayız. Çünkü bu yargılar
da -tedkik edilirse anlaşılır!- hesabı verilmiş bir bilgi
birikimine dayanmıyor; aksine, bunlar "deha sabırsızlığı"nın
sebep olduğu marazî sıçramalar.
Derine doğru kazacağım derken, acaba baltayı
taşa mı vuruyorum?
Olabilir. Lâkin burada ölçü şu olmalı:
Kimin baltası kırılırsa, baltayı hakikat taşına
o vurmuş demektir.
|