Geçenlerde bir can-dostum, Atilla İlhan'dan
işittiği bir sözü aktarmıştı. "Kitap okuma, isim (yazar) oku"
demiş kendisine müteveffa şâir...
Ne hoş değil mi? (Pek düşünmeyiniz, tecrübenin sesidir,
tesir ve teessüriyeti ondan!)
Ben gençlik okumalarımı genellikle belirli bir alanda ve
o alana ilişkin belirli konular etrafında sürdürdüm; bir
alanda ve o alana ilişkin konularda kendimi ikna etmedikçe
başka bir alana sıçramaktan kaçındım; doğrusu bu yöntemin
çok da yararını gördüm. Bu süreçte kendime birçok 'isim'
biriktirdim ve önemsediğim isimlerin yazdıklarını elimden
geldiğince okumaya, mümkünse tüketmeye çalıştım.
Gariptir, herkes okuduğu ismi farklı okuyor; kim ne arıyorsa,
okuduğu isimde aradıklarını da aynen buluyor.
'Okur' deyince, aklımıza Cemil Meriç gelmez mi, elbette
gelir. Meriç yazmaktan çok okudu; hem de okuduğunu tüketecek
denli okumaya çalıştı. Eserleriyle tanışık olanlar, merhum'un
ne kadar çok isim biriktirdiğini bilirler; hakikaten o,
bildiklerini iyi bilirdi.
Cemil Meriç'in öncelikli isimlerinden biri de Balzac'tı.
(Meriç'i önemseyenlerin, ister istemez Balzac'ı da önemsemeleri
gerekir, değil mi? Nerede! Aralarından, bugüne değin Meriç
kadar, bu ünlü maşukunu da önemsediğini îma eden bir tek
kişiye, evet bir tek kişiye bile rastlayamadım. Sığlık,
sanırım sağcılığın yazgısı. Zahmet edip Meriç hakkında yazanların
kaynakçalarına bakınız lütfen!)
Meriç 1963'te şöyle yazmış:
— "Balzac'ı keşfetmiştim arada ve ona âşıktım. Dosto'nun
Hıristiyan tarafı beni rahatsız ediyordu. Büchner, Nordau
ve Marx, beni mistisizm'den öylesine soğutmuşlardı ki vaaza
benzeyen her düşünceye kulaklarımı tıkıyordum. Zola'yı seviyordum,
çünkü dinsizdi. Her mistisizm, bir mistifikasyondu benim
için..."
Balzac'ı, kendisinde mistisizme rastlamamayı becererek
okumak, hakikaten çok şaşırtıcı. Balzac ki mistifikasyonun
tecessüm etmiş timsaliydi. Bizâtihi hem hayatı, hem de eserleri,
bu müddea için başka delile ihtiyaç bırakmaz gibidir. Ne
var ki bakanlar, genellikle dağların zirvelerine farklı
zaviyelerden bakarlar. Anlamak lâzım.
İmdi, bu vesileyle ben de size, Balzac hakkında, ilginç
bulacağınızı zannettiğim bir anekdot aktarmak isterim:
Bir gece Balzac, Navarin sokağında oturan dostu Laurent-Jan'ın
evine gider ve şöyle der:
— Kalk Jan! Bak sana ne anlatacağım. Hemen şimdi Moğolistan'a
hareket edeceğiz. Orada ne yapacağımızı mı soruyorsun? Şu
yüzüğe iyi bak! Bana bunu Viyana'dayken meşhur tarihçi Hammer
verdi. Mösyö Hammer'in bana "Bir gün gelecek bu küçük hediyenin
önemini anlayacaksın" derken gülümsediğini hatırlıyorum.
Dün akşam Napoli elçisinin suaresindeydim; yüzüğün üstündeki
yazıların mânâsını anlamak için Türk elçisinin yanına sokuldum,
yüzüğü gösterdim.
Elçi cenapları yüzüğe bakar bakmaz, bütün davetlileri hayrete
düşüren bir çığlık kopardı. Yerlere kadar eğilerek "Parmağınızdaki
yüzük, Peygamber efendimizden kalma bir yüzüktür" dedi;
"Peygamber efendimiz bu yüzüğü parmağında taşırlardı; üstündeki
yazı da onun adıdır. Aşağı yukarı yüzyıl önce İngilizler
bu yüzüğü Moğol hükümdarından çaldılar; sonra da bir Alman
prensine sattılar."
Hemen sözünü kesip "Bana bunu Viyana'dayken meşhur tarihçi
Mösyö Hammer vermişti" dedim.
Elçi "Hiç durmayın!" dedi; "Kendisine, Peygamber efendimizin
yüzüğünü getirene fıçılar dolusu altın ve elmas vereceğini
vaadeden Moğolistan İmparatoru'nun ülkesine gidin; fıçıları
alır dönersiniz."
Bunları duyar duymaz yerimden fırladım! Koşa koşa sana
geldim; şimdi Gozlan, sen ve ben, üçümüz beraber gidip Moğolistan
İmparatoru'na, Peygamber'in yüzüğünü vereceğiz; adamcağız
sevincinden muhakkak göğün üçüncü katına uçacak! Haydi gel,
fıçılar bizi bekliyor."
Laurent-Jan'ın yerinden bile kıpırdamadığını gören Balzac,
önce bağırıp çağırdı, sonra da halının üstüne yığılıp uyudu.
O günden sonra tılsımlı yüzüğü nadiren parmağında görenler
oldu. (André Billy, "Balzac'ın Hayatı", (Çev. Fehmi Baldaş),
I/314-315, Ankara 1949)
Bu hikâyenin bir gerçekliği var mı bilemiyorum ama eğer
varsa, Osmanlı elçisi, pekâlâ her Şarklıdan bekleneceği
üzre, muhatabının gözlerindeki parıltının hakkını vermiş
ve muhatabının beklentilerini tatmin etmek amacıyla mübalağa'daki
belağatin seviyesini yükseklere çıkarmaktan kaçınmamış.
Edebiyatın ana-sermayesi de zaten belâğat değil midir?!