|
Hiç'in sâyesinde
23 Nisan 2006 Pazar, Yeni Şafak
Gazetesi
— "Kimin baltası kırılırsa, baltayı hakikat
taşına o vurmuş demektir."
Dünkü yazımızı, bu cümleyle sona erdirmiştik.
Artık tarihe mâl olmuş isimlerin herhangibir
denetime tâbi tutulmamış yorumlarının sekametine, gözden geçirmeye
vakit bulamadıkları için bakışaçılarında oluşan zaaflarına
dikkat çekmek gibi sevimsiz bir işe soyunduğumuza göre, tedbiri
elden bırakmamamız ve nezaketen bile olsa baltayı taşa vurup
vurmadığımızı sorgulamamız gerekiyor.
Ne var ki derine, her defasında daha da derine
kazmak isteyen hakikat arayıcısının, hakikat ile kendi arasında
gerili perdeleri dikkate alması, muhabbet ve hürmet derecesi
ne düzeyde olursa olsun, elindeki (peşin)yargıları gözden
geçirip yargı sahipleriyle hesaplaşması kaçınılmazdır. Hamakat
üreticisi bezirganlarına özgü "Putları kırıyoruz" yollu parlak
lâflara prim vermeden de, edeb ve hürmet sınırlarını çiğnemeden
de pekâlâ hakikatin toprağı kazılabilir.
Bu sırada —bütün iyi niyetimize rağmen— baltayı
taşa vuruyor olmayalım?
Ne mahzuru var?
Hakikat, bizâtihi hakikat ise şayet, elimizdeki
baltanın kırılmasından niye gocunalım? Kırılan baltalarımız
olsun; çarptığımız da hakikatin kendisi! Aslâ bu teşebbüsümüzden
zararlı çıkmayız. "Keşf-i kadim arzusunun bedeli" der, yeniden
yola revan oluruz. Yok eğer taş kırılırsa, hakikat ile aramızda
yer alan perdelerden birini daha aralayabildiğimiz için sevinir,
kendilerini yine de hayırla yâd edip şevkle kazmaya devam
ederiz.
Bu durumda, bizden önce aynı yolu yürüyen, hiç
değilse aynı yolda yürümeye çalışan zekâların da ellerindeki
baltayı taşa vurup vurmadıklarından emin olmamız gerekmez
mi?
Gerekir. O halde gerek Necip Fazıl'ın, gerekse
Cemil Meriç'in ellerinde de birer balta olduğunu söylemek
zorundayız; üstelik onların da —tıpkı bizim gibi— derine,
her defasında daha derine kazmak gibi bir gayretlerinin bulunduğunu
varsaymak koşuluyla...
Ya onlar da baltayı taşa vurmuşlarsa?
Ya açık kılmaya çalışırlarken, kendileri de
açık kılınacak olanın önünde bir perde haline gelmişlerse?
Ya onlar da o bütün gayretlerine, çabalarına,
titizlenmelerine karşın, yine de insana mahsus düşünce alışkanlıklarının
ve dahî hazır reçetelerin kolaycılığına kapılmışlarsa?
Yorumlarımızdaki keskinlik, gücünü her zaman
bilgilerimizin kesinliğinden almaz! Aksine, cesaretimizin
karşılıksız çeklerini, bilgisizliğimizden devşirdiğimiz güvene
istinaden imzalarız.
Düşünce vâdisinde cehalet ile samimiyetin kolkola
dolaşmaları, sadece sözün parlaklığını ve etkileyiciliğini
artırır. Cahil ama samimi ya da samimi ama cahil... Ne var
ki tüm çığlıkların sustuğu makamdır burası! Keşke... Ölgün
gözlerde okunan bir tek sözcük vardır: Keşke... sesizce fısıldanan
binlerce keşke...
Taraftar mekulesi, keşke demez, sızlanmanın
her türlüsünden nefret eder. Taraftarlığın lûgatında keşke
yoktur; aferinlerin, bravoların, hurraların gürültüsünde keşkeler
boğulur. Çünkü taraftarlar baltayı taşa vuranların, umumiyetle
başka mahallelerin sâkinleri arasından çıktığını kabul etmeye
müheyyadırlar. Sabit doğrular... tartışmasız isimler... ve
kınından sıyrılmış kılıçların (sloganların) gölgesinde yapılan
cenkler... Taraftarlığın da bir nâmı, bir şânı var, değil
mi?
Mübalağadaki belağat karşısında gözlerini faltaşı
gibi açan taraftar mekulesinin havaya fırlattıkları konfetleri
yerden toplamaya gerek yok... Eğlenmeleri için, onları çoluk
çocuğa bırakmalı...
Kendi anlatımına göre Necip Fazıl tezini kendisine
aktarınca, Abdulhakîm Arvasî hazretleri "en derinden dinleyip,
en derinden doğrulamış"...
Yani: "Dikkatlice dinlemiş ve bir tek sözcük
bile sarfetmeden anlamlı anlamlı başını sallamış..."
Hiç tereddüt etmeksizin "bir tek sözcük bile
sarfetmeden..." diyoruz; zira sarfetmiş olsalardı, Necip Fazıl
merhûm, değil Arvasî hazretlerinin sözünü, sözcüğünü bile
tehâlükle kaydederdi.
"Anlamlı anlamlı başını sallamış" kaydı da kezâ
aynı sebebe mebnî... Çünkü "en derinden doğruladılar" ifadesi,
kişisel bir yorumun sonucu olmalı; zira bu kadar iddialı bir
tezi Arvasî hazretleri sükûtla karşıladığı içindir ki mukabelesi
sadece "en derinden doğruladılar" ifadesiyle aktarılabilmiş...
Necip Fazıl merhûmun tezini dinlediğinde, o
velînin çehresinde îmalı bir tebessümün meydana geldiğini
tahayyül etmekten bizi alıkoyacak ne var o pasajda?
Hiç!
İnanır mısınız, geçmişe sırf bu 'hiç' sayesinde
huzurla bakabiliyorum.
|