|
Borç olarak alınan bir adın öyküsü
29 Nisan 2006 Cumartesi, Yeni Şafak Gazetesi
İşaret parmağımı bir taşa doğru uzatıyorum;
zira o taşı bir dostuma göstermek istiyorum. 'Parmağım' ile
'taş' arasında, ben onu, taşı göstermek için uzatmadığım takdirde
hiçbir alâka yok. Burası açık. Bağıntıyı var-eden benim amacım.
Böyle bir amacım olmasaydı, hiç kuşkusuz ki 'parmağım' ile
'taş' arasında herhangibir bağıntı, herhangi bir nisbet, herhangibir
alâka bulunamayacaktı. Amacı açığa çıkaran ise 'niçin' sorusu:
"Parmağını niçin uzatıyorsun?"
Cevap verilmişti: "taşı göstermek için...";
yani taşı göstermeyi amaçladığım için... Gösterme (delâlet)
işleviyle birlikte zorunlu olarak iki sıfat daha ortaya çıkıveriyor:
'gösteren' (dâll) ve 'gösterilen' (medlûl). Gösteren: 'parmağım'.
Gösterilen ise: 'taş'.
'Parmağım' ile 'taş' arasında bizâtihi bir alâka,
bir nisbet, bir bağıntı bulunmamasına karşın, 'gösteren' ile
'gösterilen' arasında lüzumlu bir alâka var; yani parmağım'dan
bağımsız olarak taş'ı, taş'tan bağımsız olarak parmağım'ı
tasavvur edebiliyorken, 'gösteren' ile 'gösterilen'i aslâ
birbirinden bağımsız olarak tasavvur edemiyorum. Gösteren
olmasaydı, gösterilen de olmayacaktı. Bunun tersi de doğru.
Çünkü her ikisi de birbirini lüzûm ettiriyor. Daha farklı
bir surette ifade edecek olursak, aralarındaki lüzum'un tam
karşılığı: 'telâzüm'; yani karşılıklı gerektirme. Gösteren'i
'lâzım', gösterilen'i 'melzum' olarak adlandırırsak, gösterme'nin
kendisini de pekâlâ 'lüzum' ve/veya 'telâzüm' olarak adlandırmak
zorunda kalırız. Bu durumda her gösterme teşebbüsünün, gösteren
ile gösterilen arasında zorunlu bir bağıntıya (lüzum) yol
açacağından emin olabiliriz.
Acaba 'ismim' ile 'benim' arasında da böylesine
zorunlu bir alâka, zarurî bir nisbet var mı? Sözgelimi 'ismim'i
'kendim'den nasıl ayırabilirim? Gerçekten de ayıra-bilir miyim?
'Dücane'nin ben'le, benim'le alâkası tamamen
uylaşım gereği, Mantıkçılarımızın tabiriyle aradaki alâka:
'lüzum-ı ittifakiye'. 'Dücane' adı ben'den vazgeçebilir, ben
de bu addan... Başka 'Dücane'ler de var çünkü. Bu isim sadece
beni göstermiyor; başkalarını da kapsamı altına alıyor. Şikâyet
edemem; zira isteseydim eğer, ben de benim'i başka bir isimle
adlandırabilirdim ki hâlâ böyle bir tercihte bulunma hakkına
sahibim. Adsıza bile 'Adsız' adının koyulduğu düşünülürse,
arkaplandaki lüzûm ilişkisi hiç ama hiç değişmeyecek demektir.
Sonuç itibariyle belirli bir isim yerine, belirsiz bir ismi
tercih etmiş olmayacak mıyız? Üstelik bu işlemi birkaç kere
tekrarladığımızda, 'adsız' dahî çaresiz belirli bir isim,
yani 'Adsız' hâline gelmeyecek mi? Pek tabii ki gelecek; ve
bizler yine aklın yasalarından kurtulmak imkânı bulamayacağız.
İnsanoğlu niçin bazen kendi ismini kullanmaktan
kaçınır? Bu soruya birbirinden farklı birçok cevap verilebilir.
Ben burada sadece bir tanesini zikredeceğim:
"Bir suç ortaklığından kaçınmak için."
Kendi hayatımdan bir misâl vereyim: Cemil Meriç'in
"Kültürden İrfana" (İstanbul, 1986) adlı eserinin jenerik
sayfasına bakanlar 'tashih' başlığı altında iki isme rastlayacaklardır:
Bu isimlerden biri, "Abdullah Cündi'dir. (Diğeriyse âdet gereği
oraya iliştirilmişti.) 24 yaşındaydım ve İnsan Yayınları'nda
redaktör olarak çalışıyordum. Meriç külliyâtının basım hakkını
alan ve bu kitaptan sonra bu hakkını kaybeden yayınevinin
o zamanki editörü, kitabın tashihini, iş aciliyet kesbettiği
için bu fakire tevdî etmişti. Gözden geçirmesi için, basılan
formaları, o zamanlar Caddebostan'da ikamet eden Mahmut Ali
Meriç'e de ben ulaştırıyor, daha sonra da tashih okumalarını
yapıyordum.
Düzeltmeler o kadar yoğun idi ki matbaacı, yayınevinden
-hâfızam beni yanıltmıyorsa- 25 bin lira tutarında ek ödeme
talep etti. Bu talep ise ne yazık ki karşılanmadı ve matbaacıya
düzeltmeleri dikkate almaksızın kitabı basması talimatı verildi.
Hâl böyle olunca, ben de uygulanmayan tashihlerime rağmen
'tashih' adı altında gerçek ismimin yer almasına râzı olmadım.
Bu kitap bir daha basılmak şansına erişemedi.
İnsan Yayınları da Cemil Meriç külliyatına devam edemedi.
(Mahmut Ali Meriç'e göre, 'edemedi' değil, 'etmedi'.)
Bu zavallı kitabın yazgısı bu kadarla bitmiyor.
Mahmut Ali Meriç'in otoritesine (!) güvenilmesi sebebiyle
ve İletişim Yayınları'nın da katkısıyla, kitabın aslını göremeyenler,
çaresiz, kitabın 1985'de basıldığını sanıyorlar. Üstelik Kültür
Bakanlığı tarafından bu ay neşredilen "Cemil Meriç" kitabının
kaynakçası da özenle aynı hatayı sürdürüyor.
|