|
Ahmet Turan
ALKAN'la Cemil Meriç üzerine Söyleşi
Röporter: Aydın
KALKAN
Temmuz 1998
"Cemil
Meriç, Türkiye üzerine düşünen insanların, hakikat
endişesi taşıyan her insanın yolunun mutlaka
geçtiği bir istasyondur. Bıraktığı
haber kiymetını muhafaza etmektedir."
A.K. - Yâri güzel olanın gözünü uyku tutmazmış
ya. Cemil Meriç'in yâri çok mu güzeldi gözünü uyku tutmadı?
A.T.A. - Bir fikir adamının yâri, sevgilisi, hayatta
vasil olmayı umduğu hedef nedir? Bir fikir adamının
ulaşmayı beklediği hedef hakikattir. İlim
adamı veya fikir adamı; bu değişmez, hatta
insan olmanın en büyük hedefi hakikate erişmektir.
Cemil Meriç, yazılarından, kitaplarından, sohbetlerinden
anladığımız kadarıyla hakikati arayan
bir insandır. Hakikati aramak onda kimi zaman çelişki
gibi görülen tutarsızlıklar biçiminde tecelli etmiş
olabilir.
Hakikat, mahiyeti itibariyle insanların mutlak manada
erişebilecekleri, sahip olabilecekleri bir tabiatta değildir.
Bizim insanlığımız, hakikate olan yakınlığımız
nisbetindedir. Yani onu aramak, ona vasil olmak için gösterdiğimiz
gayret mühimdir. Mutlak hakikat Allah'ın katındadır.
Bizim insan olarak gösterdiğimiz gayret de hakikate erişme
yolundaki endişelerimizden, mesaimizden ve alınterimizden
ibarettir.
Bu bakımdan "Cemil Meriç'in yâri çok mu güzeldi" diye
sual ederseniz; evet çok güzeldi. Çünkü hakikat bizatihi çok
güzeldir. Bütün güzellikleri şahsında cem etmiştir.
Ve onun kokusunu hisseden, onun ayak izlerinin belirtilerini
farkeden, ondan gelecek seslerin tıpırtısını
işiten birisinin içinde artık uyku diye bir şey
mevzu bahis olamaz. Cemil Meriç bu manada çok bahtiyar bir
insandı. Çünkü bütün ömrü hakikati aramak için geçti
ve hiçbir zaman da bulduğunu ima ve iddia etmedi. Esasen
bir hakikat arayıcısının, hakikati bulduğunu
ileri sürmesi onun doğru yoldan çıktığını
sert bir duvara tosladığını anlatır.
Cemil Meriç bizim için bugün bir hakikat arayıcısı
olarak büyük kıymet ifade ediyor. Onun bulduğu şeylerin
yanlış olduğunu ima etmiyorum. Onu kıymetli
kılan onun bulduğu şeyler değil, hakikati
arama cehdidir. Dolayısıyla düşünen araştıran
ve hakikate âşık olan bir insanın bütün ömrü
boyunca asla vazgeçmeyeceği bir mesaidir hakikati aramak.
A.K. - Bir yanda yârine karşı samimî, şefkatli
ve ince ruhlu biriyle, öbür yanda fazla kıyıcı,
mağrur ve dehşetengiz biriyle karşılaşıyoruz;
adeta Goethe'nin "Çekiç olacaksın!" deyişini doğrular
bir biçimde. Bu bir çelişki midir? Ya da daha doğrusu
bu neyin nesi, kim bu adam? Bu çekiç kimin, neyin kafasına
iniyor?
A.T.A. - Cemil Meriç'in üslubunda farkedilen sizin tabirinizle
kıyıcı, mağrur ve sert intibalar onun
karakterinin, yaratılışının bir eseri
olarak yorumlanmamalı. Onu böyle sizin tabirinizle kıyıcı,
mağrur ve sert olmaya iten sebep bizim kültür iklimimizde,
fikir iklimimizde hakikati arama faaliyetinin saygı değer
bir faaliyet olarak görülmemesidir. Onun öfkesi, işte
bunadır. Yani hazır düşüncenin, ideolojik kalıpların
düşünce faaliyetinin yerine ikame edilmesine isyan etmiştir.
Kendi toprağına, kendi hakikatine kendi doğrularına
aldırış etmeyen insanların fikir pazarında
adammış gibi geçinmesine isyan etmiştir. Hakikati
arama endişesinden uzak, tasasız ve cahilane gezen
insanlarca mağrur görülmüştür. Bu mağrurlukta
bir noktada anlayışla karşılanmalıdır.
Çünkü bilenlerle bilmeyenler elbette bir değildir. Cemil
Bey samimi bir hakikat arayıcısı olarak hakikati
ararmış gibi yapanların, daha doğrusu
asla böyle bir endişe içinde bulunmayanların yolunu
kesmelerine, piyasada adammışçasına dolaşmalarına
ve isteyerek veya istemeyerek hakikatle insanlar arasındaki
mesafeyi imha etmelerine karşı öfke göstermiştir.
Burada bir çelişki mevzu bahis değildir. Yarine
karşı samimi, şefkatli ve ince ruhlu biri olması
gayet tabiidir. Çünkü hakikatten gelen rayihalar, haberler,
sesler ve hislenişler elbette ki her hakikat arayıcısında
buna benzer duygulanmalar uyandıracaktır. Çünkü
Cemil Meriç esasen bir şairdir. Bir nesir ustası
olmazdan evvel bir şairdir. Yani nazmı tercih eden
adam manasında nâzım değil, bir şair.
Ana dilini, dil mantığını şair derecesinde
yüksek bir ahenge kavuşturabilen, kelimeleri kanatlandırabilen,
onları aleladeliğinden sıyırıp, güzel
kompozisyonlar kurmasını bilen bir insandır.
O bakımdan şairdir. Batıda büyük nasirlere
şair unvanı verirler. Elbetteki hakikati ararken
ona yaklaştığını hissettiği
anlarda Cemil Meriç, bir şair kadar ince ruhlu, samimi
ve müşfiktir. Bunu engelleyen faaliyetlere karşı
ise tabiatının sert tarafını göstermesi
son derece tabii karşılanmalıdır. Sualinizden
Cemil Meriç'in polemikçe hırçın tabiatlı bir
insan olduğu intihası çıkıyor ki bu katiyyen
doğru değil.
A.K. - "Kaldır camın perdesin,
Bir göreyim yüzünü."
misali, Cemil Meriç perdeleri aralayıp yârinin yüzünü
bütün netliğiyle görebilmiş midir?
A.T.A. - Yine hakikatten bahsediyoruz. Dünya üzerinde, dünya
yüzünde hakikate erişmek, hakikatin perdesini kaldırmak
ve hakikatin mutlaklığıyla haşır
nesir olmak kabil değildir. Biz ancak hakikat yolunda
gösterdiğimiz samimi gayretlerle insanlaşırız
ve derecemiz yükselir. Ondan gelen haberlerle, haber kırıntılarıyla,
seslerle, kokularla mesrur oluruz. Şenleniriz, yaşama
sevincimiz artar. Hakikati arayan insanların bu manada
kendilerinden hoşnut olmaları, neşelenmeleri
tabiidir. Sualinizi birinci manasıyla ele alacak olursak,
yani ilk akla gelen manasıyla ele alacak olursak yarin
yüzünü görmesi ne Cemil Meriç için, ne de bir başka fani
için kabil değildir. Esasen kıymetli olan şey
ondan bir haber, bir işaret gelmesidir. "Doğru yolda
ilerliyorsun, devam et. Devam ettikçe önünde daha nice hakikatler
açılacak" şeklinde bir vaattir; hakikat arayıcısını
mutlu kılan şey.
A.K. - "Kitap fırtınaya tutulan yolcunun, içine
kafasındaki bütün ışığı doldurup
dalgalara fırlattığı şişe! Denize
atılan şişe hangi sahilde, hangi bahtiyar tarafından
bulunacak..." diyor Cemil Meriç. Bildiğimiz kadarıyla
Sivas sahilinde Ahmet Turan Alkan isimli bahtiyardan başka
şişeyi bulan olmadı.* Başka sahillerde
bekleyen hiç bahtiyar yok mu? Türkiye'de neden "bahtiyar"
kıtlığı var. Yoksa "..kumsalda oynayan
çocuklar şişenin içindeki tomarı uçurtma" mi
yaptılar?
A.T.A. - Yine bu sualde bir haksızlık yapmışsınız.
Her kitap fırtınaya tutulan yolcunun dalgalara attığı
imdat çığlığını ihtiva eden
bir şişe değildir. Kitapların çoğu
sakız, bonbon şekeri, horoz şekeri, gazoz değerinde.
Cemil Meriç'in bahsettiği denize atılan şişe,
hakikati arayan insanin ömrünün bir yerinde, anlamlı
bir kavşak noktasında vasil olduğu bütün şüpheleri,
bulguları, endişeleri, cevapları paylaşmak
ihtiyacından ileri geliyor, onu temsil ediyor. Bir manada
kendine ma'kes, yani muhatap arıyor, bölüşmek istiyor.
Bu Cemil Meriç'in kitaplarına verdiği kıymeti
aksettirir. Yani Cemil Meriç'in yazdığı her
kitap denize fırlattığı bir şişedir.
Şimdi burada, Sivas sahilinde Ahmet isimli bahtiyardan
başka, şişeyi bulan olmadığını
belirtiyorsun. Bu haksız bir şey. Cemil Meriç'in
fırlattığı şişe, yüzlerce, binlerce
insan tarafından bulundu, açıldı, okundu, içindeki
haber kelime olmaktan çıkıp ruha indi ve Cemil Meriç
insanları etkiledi. Bir manada Cemil Meriç'in gayretleri
karşılıksız kalmadı. Binleri boşver,
bir kişi bile eğer Cemil Meriç'in yolladığı
haberi şişeye koyduğu, bıraktığı
haberi ya da ızdırabı farketmişse, o haberin
sahibinin müsterih olduğuna emin olabilirsiniz. Çünkü
hakikati arayanlar için kemiyet, yani sayı, hiçbir zaman
mana ifade etmemiştir. O bakımdan benden bahsetmeniz
abes. Ben sadece rahmetli hakkında yüksek lisans tezi
yaptım. Ama benim üzerimde çok büyük bir hakkı vardır.
Çünkü özellikle 'Bu Ülke' isimli kitabını ilk defa
okuduğum zaman [ilk defa o kitabını okumuştum)
zaten bu benim düşünme tarzımı gözden geçirmeme
yol açan çok mühim bir ikaz oldu. Daha sonra diğer kitaplarını
aynı susuzlukla okudum ve Cemil Meriç benim için hayatımdaki
kitabî muallimlerin en mühim-mi haline geldi. Yani kitap yoluyla
birisini öğretmen, hoca kabul etmeyi kasdediyorum. Bu
manada çok istifade ettim. Fakat şunu da rahatlıkla
görüyorum; başka sahillerde bekleyen insanlara da ulaştı.
Türkiye'de bahtiyar kıtlığı olduğu
yolundaki hükmünüze iştirak etmiyorum. Çünkü bu işler
sayı ile ölçülmez. Cemil Meriç bir taneydi. Fakat bugün
ölümünden sonra takriben oniki sene geçmiş**, hâlâ onu
konuşuyoruz, hâlâ onu okuyoruz. Yani niye on tane yok
diye üzülüyor muyuz? Bakın bir kişi nasıl etkili
olabiliyor. Bir kişinin şişeye bıraktığı
haber, ne kadar çok sahilde muhatap buluyor. Dolayısıyla
bahtiyar kıtlığından bahsetmek önemli
değil. Öyle düşünenler vardır ki, ömürleri
boyunca, ömürlerinden sonra hiç ma'kes, hiç muhatap bulamamışlardır.
Bu gerçek bunların bıraktığı haberin
batıl olduğunu, değersiz, geçersiz olduğunu
da anlatmaz. Dolayısıyla Türkiye'de bahtiyar kıtlığı
olduğu hükmünü kabul etmiyorum, yanlış buluyorum.
"Yoksa kumsalda oynayan çocuklar şişenin içindeki
tomarı uçurtma mi yaptılar?" diye bir sual sormuşsunuz.
O da doğru değil. Cemil Meriç, Türkiye üzerine düşünen
insanların, hakikat endişesi taşıyan her
insanın yolunun mutlaka geçtiği bir istasyondur.
Bıraktığı haber kıymetini muhafaza
etmektedir. Fakat her beşerî haber gibi zamanla eskiyebilir.
Yazar bile daha sağken mütemadiyen fikirlerini değiştirmek,
geliştirmek ihtiyacını hissediyor. Bir faninin
bütün zamanlara hitap edecek, eskimeyecek bir söz söylemek
iddiası zaten hamlıktır. Cemil Bey'in böyle
bir iddiada bulunması da mevzu bahis olamaz.
* Ahmet Turan Alkan, Cemil Meriç, Akçağ
Yayınları (Yüksek Lisans Tezi).
** Bu söyleşi 1999 yılında yapılmıştır.
Not: Yukarıdaki röportajı sizlerle
paylaşmamızı sağlayan Ali Ömer Akbulut
Beye şükranlarımızı sunuyoruz...
|