|
ZAMAN, ZAMAN I TERAKKİ
Cemil Meriç, Hisar Dergisi,
Haziran 1979, Sayı: 150, s. 5,6
Meçhul iklimlere
sefer eden hiçbir yolcu Avrupa nın Sadullah Paşa
ya telkin ettiği vecdi tadamamıştır. Viyana
Sefer i Kebiri nin bütün metrukat ı edebiyesi uzun
bir kasideden ibaret. Hele On dokuzuncu Asır batının
başlıca mitoslarını ihtiyar şarkın
şuur altına zerk eden bir efsâne şiir. Avrupa
bütün günahlarından arınmış, bütün tezatlarından
sıyrılmıştır; bu manzumede; o artık
yalnız maddî fetihlerin değil, insanlık rüyalarının
da gerçekleştiği bir ütopyadır
Maddecilikten,
reybîlikten uzak bir inanmış insanlar ülkesi. Bir
kelimeyle Paşa, Tur u Sinâ da ilahî nurdan gözleri
kamaşmış bir Musa peygamberin cezbesi içindedir.
Terennümlerine:
Erişti evc i kemâlâta nur i idrikat
Yetişti rütbe i imkâna kısm
ı mümteniat
mısralarıyla başlar. Bütün bu mucizeler ilmin
eseridir. İlmin ve imanın. Asrın hikmeti,
Tanrının birliği esasına dayanmaktadır.
Bütün milletler birlik sırrını kavramıştır,
artık.
Heyhat! İrfan güneşi batıdan doğuyor;
şimdi Rûm un da, Arab ın da, Mısır
ın da adları unutuldu. Sonra şair, ülkesinin
insanlarına acıyarak sesleniyor.
Zamân zamân ı terakki, cihan cihan
ı ulüm
Olur mu cehl ile kabil beka yı cemiyyat
Olmaz tabiî.
O halde, bütün gücümüzle çağdaşlaşmak biricik
emelimiz olmalı. Torunları, Paşa nın
bu hayırhah ihtarını unutmamışlardır.
İntelijansiyamız bu gün de aynı hedefe koşmaktadır,
hem de gittikçe artan bir hızla. Ne yazık ki, Avrupa
yarattığı medeniyetten şüphe etmektedir:
artık terakkiye inanmıyor. Aydınlarımızın
bir türlü kurtulamadığı bu uğursuz mitosun
tarihçesine bir göz atalım:
Hıristiyan Avrupa kaybolan cenneti mazide aradı,
asırlarca. İnsanlık, dört merhaleden geçmişti:
Altın çağ, gümüş çağ, tunç çağ ve
demir çağ. Yalnız Avrupa mı? Aşağı
yukarı bütün kavimler aynı inançta birleşmişlerdi.
Zamanla Tanrının vahyi unutulmuş, insanlık
günden güne karanlıklara gömülmüştü. Kaynaktan uzaklaşmak
soysuzlaşmaktı.
On yedinci asırda ümidler istikamet değiştirir.
Batı insanı garip bir gurura kapılır.
Düşüncedeki bu ihtilal yüzyıl önce başlamıştı.
Madde dünyasındaki icat ve keşifler bakışları
mazinin ihtişamından hâlin vaidlerine çevirdi; Altın
çağ belki de istikbaldeydi. Bir Jean Bodin in, bir Francis
Bacon un aşırı nikbinliği, bir asır
sonra umumi bir kanaat olacaktı. Dünya bir yaratış
humması içindeydi. İnsanlık boyuna ilerliyordu
ve ilerleyecekti. Terakki, eşyanın mahiyeti icabıydı.
Duraklama geçici, bir arıza, bir dinleniş, bir gayri
tabiilikti. Bununla beraber terakki metafiziğinin gerçek
mimarı on sekizinci asırdır; Fontenelle, Turgot,
Hume Condorcet, Herder, Diderot, bu işin farklı
alanda mimarlarıdır. Öyle ki, terakki felsefesi
felsefenin bütünü olmak temayülündedir. Çağın nikbinliğine
karşı bir nevi reaksiyon olan Russo culuk bile
bu ma şeri inancı kuvvetlendiren sayısız
delillerden biridir artık, Voltaire e gelince, Candide
deki bütün karamsarlık, Üstadı, terâkki felsefesine
katılmaktan alıkoyamaz.
Yükselen bir sınıfın nikbinliğidir bu.
Müesseselerini kuran ve iktidarı adım adım
fetheden burjuvazi, zaferleriyle sarhoştur. Ne Yunan
ın altın çağ efsanesine inanır, ne Hıristiyanlığın
kaybolan cennet masalına. On dokuzuncu asırda terâkki
inancı cemiyetin bütün tabakalarına kök salar. Avrupa
da herkes ilericidir artık. Terâkki inancı dağınık
bir iyimserlik halinde kalabalığın şuurunu
ve şuur altını fetheder. Almanya da romantik
metafiziğin, Fransa da pozitivizmin, daha sonra İngiliz
tekâmülcülüğünün dayandığı bir iyimserliktir
bu. Tekâmül fikri tabiat ilimlerine de girer. İktisadî
ve siyasi liberalizmlerin temelinde de terâkkici görüş
ağır basar. Klâsik iktisatçıların doktrinleri
onunla meşbu; Demokratların ilham kaynağı
o. Bir kelimeyle, iktisatçıların, iktisatçılar
da, demokratlarda terâkkiyi mukadder, tabiî ve kaçınılmaz
sayarlar. Mukadder ve hayırlı. Ütopyacılar
da insanın gittikçe mükemmelleşebileceğine,
refahın gittikçe artacağına ve ilmin mutlak
kudretine inanırlar. Terakki vehmi, sosyalistlerden sonra
anarşistleri de coşturur: cemiyet ister istemez
önce kollektivist, daha sonra da komünist bir merhaleye ulaşacaktır.
Hele münvevver, yarı münevver ve ümmî kalabalıklar
için terâkki tartışılmaz bir nass dır.
Maşinizmin ve büyük endüstrinin muarızlarına
(Sismondi ve Şakirtleri gibi) cevap veren iktisatçıların
dayandıkları hep terâkki metafiziği, Müstemlekeci
fetihlerin meşruiyet fetvası dır, bu metafizik.
Emperyalizmin ideolojik silahıdır. Allah ın
sevgili kavmi kendi nizamını diğer kavimlere
kabul ettirir. Amerika nın büyük ve küçük iş adamları
körü körüne inanır, bu terakkiye. Rasyonalizasyon, normalizasyon,
taylorizasyon doktrinlerinde tröstleşmiş endüstri
sayesinde her ferdi bir otomobil, bir banyo salonu, bir piyano,
bir spor sahası, bir seçim kartı sahibi yapmak suretiyle
bahtiyar kılmak ideali hep aynı mucip sebebe dayanır.
Evet, ilerleyen hakim sınıfın ideolojisi bütün
cemiyetin ideolojisidir. Bütün cemiyet, hatta bütün cemiyetlerin.
Ama bu metafizik en ihtişamlı çağlarında
bile hatırı sayılır muarızlar bulur.
Batı intelijansiyanın ayırıcı vasfı
şüphe ve tenkittir. Önce edebiyat yükseltir sesini, Flaubert
ler, Baudelaire ler, Leconte le Lisle ler burjuvazinin bu
ahmakça iyimserliğiyle alay ederler. Sonra içtimayatçılar
işe karışır. St. Mill e göre; Terâkki
merhalesini durgunluk merhalesi takip edecektir. İnsanlığın
tek hedefi o merhaleyi geciktirmek. İleriye atılan
her adım bize o merhaleye biraz daha yaklaştırmaktadır.
Öyle ki, Endüstri ırmağı durgun bir denize
dökülecek sonunda. Zira, insanlığın gerçekleştirmeye
çalıştığı terakki tam bir iktisadi
sizifizmdir. (Okuyucuya Sizifos un sonsuz çilesini hatırlatmaya
lüzum var mı? Kucağındaki kayayı zirveye
çıkarmak zorunda olan o bahtsız, zirveye varır
varmaz kaya aşağıya yuvarlanır. Sonu gelmeyen
bir işkencedir bu
) İngiliz iktisatçısı
için de medeniyet dünyasının kaderi uçuruma yuvarlanmaktadır,
sonunda.
Le Play ın kehaneti daha da korkunç: Avrupa cemiyeti,
bilhassa Fransa çöküş halindedir. Zaten terâkki inhitatı
takip eder, inhitat terâkkiyi. Terâkkiyi mukaddes sayan görüş
de, inhitatı kaçınılmaz sayan görüş gibi
yanlış ve tehlikelidir. Teceddütperestlik (Filoneizm)
manevî ilimlerin en vahim hastalığı. Terâkki
metafiziğinin sebep olduğu bir hastalık bu.
Madde ilimlerinde ne kadar hayırlıysa, manevî ilimlerde
o kadar meşum. Zira, moral ve sosyal dünyada keşfedilecek
yeni bir prensip yoktur. Maddî terakki manevî inhîtatın
başlangıcıdır, Le Play e göre.
Dupont White da isimsiz, kaçınılmaz ve kendiliğinden
bir ilerleyişe inanmaz. Toplumların yaşayışında
herhangi bir ilerleyiş olmuşsa ki böyle bir zorunluluk
yoktur- bu ya bir elite in (seçkinler zümresi) eseridir;
yahut da devletin. Kitleye gelince, terâkkiyi tahrik edecek
herhangi bir güçten mahrumdur. Bu terâkkiyi arada bir gerçekleştiren
ihtilalleri bile yapan o değildir.
Geçen asrın
sonlarına doğru burjuva aydınları terâkki
inancından şüphe etmeye başlarlar. Ufukta yeni
bir içtimaî sınıf belirmiş, kurulu düzenin
bütün müesseseleri, dayandığı ideolojilerle
birlikte yıkılmaya yüz tutmuştur. Bergsonculuk
hudutlu ve geçici bir terakki felsefesi, Pragmatizm, hümanizm,
plüralizm, neorealizm gibi felsefi mektepler de terâkki fikrine
dayanmazlar.
İlim felsefesinde de devamlı bir tekâmül fikri
itibarını kaybetmektedir.
XX. asırda terâkki inancı sağdan ve
soldan tenkitlere uğrar: Maurras, Daudet, G. Sorel, Ferrero
ya göre; terâkki kemiyet dünyasında, keyfiyet dünyasında
değil. Keyfiyet meselâ iyilik ve güzellik ölçülemez.
Bu itibarla sarih ve sahih mukayeselere de elverişli
değildir. Bordinaeff, Avrupa intelijansiyasının
terâkki karşısındaki inkârcı tutumunu
şöyle hülâsa ediyor: 19. Asrı büyüleyen ve yakın
istikbâli, uful eden maziden daha güzel, daha sevimli, daha
mükemmel olarak gösteren terâkki nazariyelerine, inanmıyoruz
artık.
Demek ki, Sadullah Paşa nın Zaman, Zaman
ı Terâkki isimli şiirini yazdığı
yıllarda terâkki, Avrupa nın amentüsüydü. Gerçi,
komüna boğazlaşmaları unutulmamıştı
henüz., hürriyet ve eşitlik uzak bir ümitten ibaretti.
Ama burjuvazi ihtiyarlamamıştı daha ve Avrupa
dünyanın biricik hâkimesiydi. Elbette ki kendinden emin
bir içtimai sınıfın parolası tekâmül olacaktı.
Sonra burjuvazi terâkkinin bir serap olduğunu anlamak
zorunda kaldı. Ne var ki, cihangirlik çağının
bu eski mabudesi başka ülkelere ihraç edilmek şartıyla
faydalı olabilirdi, kendine. Ve terâkki bir ihraç ideolojisi
oldu. Dünya ikiye bölünmüştü, ileri memleketler, geri
memleketler. Böyle bir tasnifin ne kadar yersiz, ne mertebe
karanlık ve müphem olduğunu çok iyi bilen Avrupa
intelijansiyası inanmadıkları bir mefhumu Avrupa
dışı ülkelerde yaşatmaya kalktılar.
Sadullah Paşa nın torunları geri kaldıklarına
ve ebediyen geri kalacaklarına inandırıldılar.
Bu gerilik yalnız iktisadî planda değildi. Avrupa
yı bütün günâhları, bütün abesleri ile taklide mecburduk.
Avrupa nın her sözü kerametti: fazileti de, ilmi de
o temsil ediyordu. Yükselen içtimaî sınıflar için
bir kanat olan terâkki inancı, bizim için bir zincir
oldu. Zavallı Tanzimat Paşaları
İmrendikleri
Avrupa bir zaferler ve ümitler ülkesiydi. Torunlarının
hayranı olduğu Avrupa ise; bir tezatlar ülkesidir.
Temelleri çatırdayan bir harabeye imrenmektedirler.
|