Umrandan uygarlığa,
çağdaş uygarlık düzeyinden medeniyetlerin
ölümüne, Osmanlı devlet adamlarından büyük
siyasi eserlere kanat açan geniş soluklu ve güncel
bir yapıt:"Zirvelerle uçurumlar arasında bir
diyalog, acıların ve ümitlerin kitabı,
bir devrin, daha doğrusu bir medeniyetin muhakemesi...
göz karartıcı bir düşüşüngrafiği."(C.Meriç)
Cemil Meriç, "üç insan değil üç remiz" olarak nitelendirdiği,
Ibn Haldun, Machivelli ve Hobbes`i sıra dışı,
keskin ve akıcı uslubuyla tek bir cilt altında
özetliyor. Siyasi terminolojinin belli başlı referansları;
medeniyet, kültür, ideoloji gibi hiç eskimeyen kavramları
tarihin ve aklın süzgecinden geçirdikten sonra sözünü, Guernasay`dan
tercüme ettiği bir şiir ile noktalıyor...
Umrandan Uygarlığa
Kitabından Örnekler
Umrandan Uygarlığa
Muhtevası,
çağdan çağa, ülkeden ülkeye, yazardan yazara değişen
kaypak ve karanlık kelime: "civilisation". Bati
irfanının iki yüz yıldır sabit bir tarife
hapsedemediği bu ele avuca sığmaz mefhumun hayat
hikayesine kısaca göz atalım. ([1])
Avrupa dillerinde zarafeti, çelebiliği -kısaca medeniliği.
ifade eden kelime "police" idi. "Police" XVII.
asırdan itibaren bugünkü manada kullanılmağa başlanır:
Zaptiye. Ve yerini yeni bir kelimeye bırakır:. "Civilisation".
Aydınlıklar cağının ümitlerini dile getiren,
terakki inancını bayraklaştıran ilk kelime
bu. İnsanlık düşe kalka ilerleyen bir kervandır.
Avrupa: kılavuz. "Civilisation" dünyaya yayıldıkça
savaşlar sona erecek, sefaletle kölelik ortadan kalkacaktır.
Bir gerçekten çok, bir amaç.
Avrupa "civilisation"un
bir inhisar metaı olmadığını müsteşriklerden
öğrenir. Her insan topluluğunun
kendine göre
bir medeniyeti vardır, az veya çok zengin, az veya çok eski
bir medeniyet. Milletlerin üstünlük iddiası zavallı
bir vehim, bir kendini beğenmişlik.
Ama Bati intelijansiyası imtiyazlarıyla sarhoş,
şımarık bir çocuktur. ilmin ifşalarına
ancak işine geldiği zaman ve işine geldiği
ölçüde itibar eder. Evet... birçok medeniyetler vardır dünyada,
medeniyet daha doğrusu medeniyet müsveddeleri. Gerçek medeniyet
Hıristiyan medeniyetidir, kapitalizmdir, sosyalizmdir. ([2]2)
Almanlar "civilisation" mefhumunu "kultur"la
karsilar. Kelimeyi Amerikanca'ya sokan Tylor'a (l871) göre kültür
veya medeniyet: "ilimleri, inançları, sanatları,
ahlakı, kanunları, adetleri ve insanin toplum hayatında
kazandığı diğer kabiliyet ve alışkanlıkları
kucaklayan girift bir bütün"dür. Amerikan "culture"u
Almanca "kultur"a cihanşümullük sağlar; Avrupanın
bütün dilleri benimser kelimeyi. Yalnız Fransızca 1930'lara
kadar bu nevzuhur kültüre itibar etmez, kendi "culture"
ve "civilisation"una sadık kalır. Yeni kelimenin
Alman veya Amerikan içtimai ilimlerine büyük bir vuzuh getirdiği
de iddia edilemez. Bir bakarsınız kültürle medeniyet
ayni mefhumun iki ayrı ifadesi; bir bakarsınız
aralarında dağlar kadar fark var. Kimine göre kültür,
insanin olgunlaşmak için harcadığı çaba; medeniyet,
dünyayı değiştirmek için giriştiği hareketler;
biri amaç, öteki araç. Kimine göre iki mefhum arasında yalnız
bir hacim farkı var. Kimi, "Ne münasebet, diye sesini
yükseltir. Almanca 'kultur'u İngilizce veya Fransızcaya
'maddi medeniyet' diye çevirmeliyiz". Babil Kulesi. ([3])
Bizim için kültür, yakın zamanlara kadar "hars"tı.
([4]4)
Antropologlarımız Amerikan irfanını yurdumuza
cömertçe taşıyalı beri kültürden ne anlayacağımızı
şaşırdık. İrfan değil bu kültür,
maarif değil, galiba medeniyet de değil. Peki, ne? Ama...
önce civilisation'u tanıyalım.
Civilisation, lügat hazinemize Reşit Paşanın armağanı,
Batı'nın birçok mefhum ve müesseseleri gibi. Paşa,
Paris'ten yolladığı resmi yazılarda (1834)
Türkçe karşılığını bulamadığı
bu kelimeyi "terbiye-i nas ve icray-i nizamat" olarak
tarif eder. Civilisation -az sonra- Osmanlıcaya "kalke"
edilir: medeniyet. Namık Kemal'in coşkun belagatı
nevzuhur kelimeyi efkar-i umumiyeye şöyle takdim eder: "Medeniyet
asayişte kemaldir (asayiş: rahat, huzur, refah)",
"hayat-i beserin kafili"dir. Demek ki "Medeniyet
aleyhine daha fazla kıyam etmek, ecel-i kazaya katillerden,
haydutlardan ziyade muin olmaktır". "Medeniyeti
zaid görenler, insani tanımayanlardır". "Tabiat-i
beser hüsn-ü intizama maildir". Üstelik medeniyet, hürriyet
ve istiklalin de kalesi: "Medeni olmayan milletler akvam-i
mütemeddinenin esiri olmağa mahkumdurlar." Ananeperestlik
nice kavimleri esarete sürüklemiş. "Medeniyetsiz yasamak
ecelsiz ölmek gibi bir şey". "Bazıları
medeniyeti 'fuhşiyat' olarak tanıtıyorlar, yanlış.
Fuhşiyat (medeniyetin) avariz-i zatiyesinden değil,
nekais-i icraatındandır. Doğru.. Avrupa medeniyetinin
nice kötülükleri, eksiklikleri var ama iktisab-i medeniyete çalışan
akvam için, tamamı tamamına Avrupayı taklid etmek
neden lazım gelsin"? "Birtakım hakayik-i ilmiye
vardır ki, dünyanın hiçbir tarafında değişmez.
Hiçbir yerde sü-i tesiri görülmez... Terviç-i medeniyeti arzu
edersek, bu kabilden olan hakayık-ı nafiayı nerede
bulursak iktibas ederiz". "Kendi ahlakimizin icraatı,
kendi aklımızın tasvibatı, asar-i medeniyetin
füruatatına ma'ziyade kafidir". Ülkemiz tarihte kaç
kere büyük medeniyetlerin "merkez-i intişarı"
olmuş, "Şeriat-i Muhammediyenin münci kaideleri...
ve halkımızın fevkalade kabiliyeti elde iken",
neden dünyayı hayran bırakacak medeniyetler kuramayalım?
([5])
Medeniyeti millileştirmek isteyen bir anlayış.
Tekamül, mukaddeslerimizden feragatle olmaz. Bati'nin abeslerini
değil, insanlığın keşiflerini iktibas
edeceğiz. Maziyi muhafaza, fakat ayıklayarak. Yeniyi
kabul, ama seçerek. Daha sonra Ziya Gökalp'te şahidi olacağımız
medeniyet ve hars tefrikinin ilk taslağı.
Medeniyet kelimesi bu parlak müdafaaya rağmen halk tarafından
benimsenmez. Avrupa'dan gelen her mefhum gibi şüpheyle karşılanır.
Maşeri vicdanı dile getiren sairler için "garaz-i
nefsani"dir medeniyet (Yenişehirli Avni); "Tek
dişi kalmış canavar"dır (Mehmed Akif).
Kısaca kelimenin halk şuurunda yarattığı
tedailer zengin, şımarık ve düşman bir Avrupa,
sefahat, fuhşiyat.
Tanzimat aydınlarına dönelim... Yeni tanıdıkları
bir dünyanın şaşaasiyle gözleri kamaşan hayalperest
nesiller için, medeniyet bir teslimiyet veya temessüldür. Mefhumu
ilmi çerçevesine oturtan tek yazar: Cevdet Paşa. Medeniyet,
toplulukların hayatında ileri bir merhaledir, Paşaya
göre. Önce devlet kurulur, insanlar düşman korkusundan azad
olurlar. Sonra "ihtiyacat-i beşeriyelerini tahsile",
"kemalatı insaniyelerini tekmile" koyulur, yani
medenileşirler. Demek ki, medeniyetin iki unsuru var: beşeri
ihtiyaçların (bunlara maddi ihtiyaçlar da diyebiliriz) giderilmesi
ve ahlak ve zeka bakımından olgunlaşma. İnsanlar
bedeviyetden haderiyet ve medeniyete geçerler. Medeniyet ne bir
ülkenin imtiyazıdır, ne bir kavmin. Paşaya göre,
büyük medeniyetler "ulüm ve sanayi'leri, maarifleri ve bunca
tecemmülat ve tekenüfat ve letaifleriyle beraber kitaat-ı
arzda" yer değiştirirler.
Medeniyeti, geline benzetiyor Paşa, diyar diyar dolasan bir
geline. "İlm-i tarihin haber verdiği asırlardan
mukaddem Hindistan'da... mahrem-i halvetsaray-i havas" oluyor
"arus-u medeniyet". Oradan Babil'e ve Mısıra
geçiyor. Yine "Setre pus-u izz ü naz, ve... bir sınıf-ı
mümtaza hemraz'`dır. Sonra Yunanistan'a uğruyor nazenin.
"Kesf-i nikab ve selb-i icab ü hicab ile açılıp
saçılarak" herkese gösteriyor kendini, çarsıda-pazarda
dolaşıyor. Yunanistan yıkıldıktan sonra
İskenderiyeye otağ kuruyor. Ama "eskiden alüfte
olduğu Kibt kavmine" yüz vermiyor bu defa. "Tedarik
etmiş olduğu nev-asinayan-ı Yunan ile bir müddet,
diyar-i Mısırda tertib-i bezm-i kermakerem-i ülfet
ettikten sonra", "hıtt-ı Irak"da boy
gösteriyor. Ve bir müddet "elbise-i hadray-i İslamiye
ile aktar-i Şarkiyede dolaşarak Mısır' ve
Garb yoluyla yine Avrupa kıt'asına çekilip orada payend-i
istikrar ve dest-küsa-yi intişar olmuştur". "Bundan
sonra hangi tarafa gideceği ve ne renklere gireceği
ve nasıl cameler giyeceği" Allah'a malum.([6])
Paşanın medeniyet anlayışındaki üstünlük
nereden geliyordu? Çağdaşları birer aksisedaydılar.
Avrupa irfanının aksisedası. Sığ ve köksüz
bir İrfan. Paşanın sesi kendi sesimizdi: Şarkın
sesi. Tarihin esrarını, tarihçilerin en büyüğünden,
tarihe "beşeri ilimlerin ilmi" haysiyeti kazandıran
ibn Haldun'dan öğrenmişti Paşa. Bizce tek hatası
oldu: ümran gibi kucaklayıcı bir kelimeyi medeniyet
gibi müphem ve mazisiz bir lafza feda etmek.
Tarih denilen muammanın iki anahtarı vardı ibn
Haldun'a göre: Ümran ve asabiyet. Ümran, bir kavmin yaptıklarının
ve yarattıklarının bütünü, içtimai ve dini düzen,
adetler ve inançlar. Ümran, tarihi ve insani bütün olarak ifade
eden bir kelime. Avrupanın hiçbir zaman ve hiçbir kelimesiyle
kucaklıyamadığı bir bütün. Tarihi inkişafın
muharrik kuvveti: asabiyet, yani içtimai tesanüt. Ümran, iki şekilde
tezahür eder: badiye hayati, şehir hayati. Bedevilik ümranın
ilk merhalesi, kendi kendini aşacak olan bir merhale. Haderiyetin
de çeşitli merhaleleri var.
Ümranı "içtimai hayat"la karşılayabiliriz,
en geniş manada içtimai hayat. İbn Haldun için temeddün'le
ümran farklı. Temeddün: şehir medeniyeti. Ümran, hem
bedeviliği hem haderiliği kucaklar: kültür ve medeniyet.
Kaynaklarından kopan bir intelijansiyanın kaderi, bir
mefhum hercümerci içinde boğulmak. Ümrandan habersizdik,
medeniyete de ısınamadık. insanlığın
tekamül vetiresini ifade için kendimize layık bir kelime
bulduk: uygarlık. Mazisiz, musikisiz bir hilkat garibesi.
[1]
Civilisation,1756'da
Fransa'da doğmuş. XVIII. asrın hiçbir büyük
sözlüğünde yok. Ansiklopediye de alınmamış.
Akademinin lügati 3. baskısında (1798) kelimeyi
şöyle tanımlar: Medenileştirme eylemi, yahut
medeni olanın durumu. Daha sonraki sözlükler de ayni
tarifi tekrar ederler. Bir kıtanın veya içtimai
bir sınıfın azgın iştihalarını
ifşa eden bir anlayış. Kim medenileştirecek?
İlk defa olarak 1890'da bugünküne oldukça yakın
bir tarifle karsılaşırız; civilisation:
insanlığın ahlakça, fikirce ve içtimai hayatça
ilerlemesi. Hatzfeld, Darmesteter ve Thomas, Dictionnaire
General de la Langue Française, (Fransız dili Genel Sözlüğü),
2 cilt, Delagrave, Paris 1889.
[2]
Avrupanın bu aptalca narsisizmini aşağı
yukarı bütün tarihlerinde görmek kabil. Rastgele bir
örnek: "Çöküş devrinin en vahim günlerini hatırlatan
bu buhranlı merhalede, Türkiye canlanmağa gayret
etmiş, o zamana kadar boyuna aleyhinde cephe aldığı
bir medeniyetle temas kurmak istemiş, ona kapılarını
açmış. Avrupa camiasının alakasını
ve manevi yardımını kazanmağa çalışmış
ve böylece Hıristiyanlığın barbarlığa
karsı ittifakını geciktirmiştir"
(Engelhardt, a.g.e.).
[3]
Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Cemil
Meriç, Kültürden İrfana, İnsan yayınları,
1986, s. 9-48.
[4]
İştikak merakinin dilimize musallat ettiği
bu bedbaht kelime, Türk intelijansiyası tarafından
hiçbir zaman beğenilmemişti. Fransızca kültürün
Türkçe karşılığı maarif veya irfandı.
Maarif-i Garbiye Bati kültürü demekti, sonra maarif, vazifesi
irfan dağıtmak olan bir müesseseye alem oldu. Raif
Necdet'i dinleyelim: "Bana hars'in aheng-i telaffuzu
pek abus, pek soğuk ve kaba geliyor. Bu kelimede mana
cihetiyle de fazla bir ciyadet ve teravet göremiyorum. Kültür
mukabili olarak irfan kelimesini hem latif, hem mana itibariyle
daha nefis ve munis, daha kuvvetli ve şetaretli buluyorum"
(Hayat-i Edebiye, s. 324).
[5]
Namık Kemalin medeniyetle ilgili görüşleri- için
bkz. Cemil Meriç, Mağaradakiler: "Eski bir put:
Terakki", Ötüken yayınları, 2. baskı.
1980. s. 214 v.d.
[6]
Cevdet Paşanın medeniyetle ilgili görüşleri
hakkında daha geniş bilgi için bkz. Ümit Meriç Yazan,
Cevdet Paşanın Toplum ve Devlet Görüsü, İnsan
yayınları, 1992, 2. baskı, s. 57 v.d.