Türk Edebiyatı Vakfı
Çarşamba Sohbetleri
Türk Edebiyatı Dergisi
(Türk Edebiyatı Vakfının geleneksel olarak düzenlediği
"Çarşamba Sohbetleri" ne Ahmet Kabaklının davetlisi
olarak katılan Cemil Meriçin yaptığı konuşma
ve diğer katılımcılarla arasında geçen
sohbetler...)
Cemil Meriç: Efendim, muhterem Ahmet Kabaklı Beyefendi'ye
teşekkür ederim. Ferman buyurdular, koştum geldim.
Ahmet Kabaklı: Estağfurullah.
Cemil Meriç: Bu kadar nadide, bu kadar güzide bir toplulukla
karşılanacağımı ummamıştım.
Konuşmanın mahiyeti hakkında da bir fikrim yoktu.
Bu itibarla en küçük bir hazırlığa imkân bulmadan,
sadece gönlümden emir alarak huzurunuzda bulunuyorum. Bana bu
kadar güzide bir mecliste sadece dinleyicilik düşerdi. Konuşmam
bir cesaret olacak. Ahmet Bey'in iltifatlarına da bilhassa
teşekkür ederim. Filhakika, yıllarca önce serefyab olmuş,
kabiliyetini ilk keşfedenlerden biri sıfatıyla
iftihar duymuştum. Bugün de bu teşhisim bütün sıcaklığıyla
devam etmektedir. Kabul buyurursunuz ki bu kadar güzide bir mecliste
hiçbir hazırlık yapmadan konuşmak çetin bir imtihandır.
Bu imtihanı sadece kıymetli dostumun arzusuna uymak
için yerine getirmeye çalışacağım.
Efendim, edebiyat bir bütün. Edebiyat insan düşüncesini,
insan duygularını en mükemmel şekilde ifade etme
sanatı. Her şeyi kucaklayan bir sanat. Frenklerin tabiriyle
"sanatların sanatı. "Bu itibarla, Edebiyat Vakfı'nda
yapılacak bir konuşmanın edebiyata taalluk etmesi
bence münasip olur.
Edebiyat kâşanesi, edebiyat sarayı önce iki hücrelik:
Bir, nazım hücresi, bir nesir hücresi. Asırlardan beri
nazım hücresi ağzına kadar dolu. Büyük şâirler
yetiştirmişiz. Nesir, nazmın yanında bir parça
daha fakir. Çünkü Türk milleti heyecan duyan, gönlü olan, mütemadi
bir coşuş halinde, serbestî halinde yaşayan bir
akıncılar topluluğu, "fâtihler, gaziler" topluluğudur.
Tanzimat'tan sonra Batı'yla temas ettik; dünyamızı
genişletmek istedik. Tehlikeli bir maceraydı bu. Birçok
kazançların yanında birçok felâketler de mukadderdi.
Fakat Batı karşısındaki susuzluğumuzu,
"Batının manevi fetihlerinden faydalanma arzumuzu" isabetle
başlattık.
Fransa'dan yapılan ilk tercüme Yusuf Kâmil Paşa'nın
Télémaque tercümesi... Bu bir tesadüf eseri değil. Kâmil
Paşa insanla cemiyet arasındaki münasebetlerin hududunu
çizen, idare sanatını aydınlatan bir eser istiyordu.
Yani bir nevi Kelile ve Dimne, bir nevi siyasetname arıyordu.
Fénelon'un hikmet ve siyasetle dolu olan eseri veliahta siyaset
öğretmek için kaleme alınmıştı ve hikâye
sadece bir süsten, bir cazibeden ibaretti. Yoksa Télémaque'in
romanla hiçbir alâkası yoktu. Yusuf Kâmil Paşa bu eseri
müzeyyen üslûpla Türkçe'ye kazandırdı. Nitekim senelerce
eser, dili ve muhtevası bakımından büyük rağbet
gördü. Mekteplerde okutuldu ve nesiller için bir üslûp hocası
mahiyetini taşıdı.
Efendim, Osmanlılar elbette ki dünyanın en büyük idarecileri,
en büyük medeniyetini yaratan insanlar. Bu itibarla bakışlarını
bütün dünyaya çevirmişlerdi. Bütün dünya irfanına çevirmişlerdi.
Fatih'in tecessüsü de fetihleri gibi cihanşümuldu. Sezar'ın
Galya seferlerini tercüme ettirmiş, Plutark'ın birçok
yazıların tercüme ettirip, okumuştu. Daha sonraki
Osmanlı padişahları da dünya tefekkürüne bigâne
kalmamışlardı. Üçüncü Murat zamanında Machiavelli'nin
meşhur Hükümdar'ı defalarca Türkçe'ye kazandırılmıştı.
Bu itibarla kültürü bütün olarak ele alan Osmanlı cemiyeti
siyasî kültüre de ehemmiyet vermişti. Birçok siyasetnameler
elden ele dolaşıyordu, meçhul değildi.
Tanzimat devrinde Batı fethedilecek bir ülkedir. Haddizatında
Osmanlı Batılılaşması diye bir şey
yok. Küffarın topraklarını nasıl fethetmişsek,
fikriyatını da fethetmek arzusunu duyuyorduk. Bu sebeple
insanla cemiyet, insanla devlet, iktidar problemlerini konu alan
kitaplar Osmanlı tecessüsünü tahrik ediyordu. Osmanlı
kayıtsız değildi. Batıyı bütünüyle tanımak
bilhassa tefekkür sahasındaki fetihlerinden haberdar olmak
arzusundaydı. Bu, Batıya teslim olmak değildir.
Bir Cevdet Paşa, bir Tunuslu Hayreddin, o çağın
belli başlı mütefekkirleri tefekkürü bir bütün olarak
ele alırlar. Namık Kemal ve Ziya Paşa da öyle.
Ziya Paşa, bir insan yaratmak sanatıyla uğraşır,
Emile'i Türkçe'ye kazandırmaya gayret eder. Namık Kemal,
Montesquieu'nün Kanunların Ruhu adlı eserine eğilir,
Rousseau'nun İçtimaî Mukavele'sine eğilir. Bir kelime
ile edebiyat o çağ için sadece bir eğlence değildir.
Osmanlı'nın Batı'dan alacağı herhangi
bir edebiyat nevi yoktu. Çünkü şiirde biz büyük bir merhale
idik, şahika idik. Batı şiirinin bize vereceği
bir şey yoktu. Roman ise bir eğlence unsuruydu. Geniş
halk kitlelerine hitap eden, okumaya alıştıran,
maceranın cazibesinden istifade eden ikinci derecede bir
nevi idi. Batı'da da öyleydi. Balzac'a kadar Batı'da
roman ciddiye alınmaz, hiçbir ciddi mütefekkirin alâkasını
çekmezdi. Tanzimat devrinde Namık Kemal de roman yazmış,
fakat onun romancılığı geniş tabakaları
irfan bakımından zenginleştirmek gayesini güden,
hikâyenin imkânlarından faydalanarak kendini okutturmak isteyen
bir teşebbüstü. Nitekim iki roman yazmıştır:
İntibah, Cezmi...
Osmanlı fazla ciddi ve vakurdu. Batı'da kendi susuzluğunu
giderecek eserler arıyordu. Tabiatıyla bu, Tanzimat'ın
başarısızlığıyla birlikte son buldu.
Ondan sonra Batı'nın bu çeşit eserleri karşısında
daha az tecessüs gösterdik. Daha çok romana, hikâyeye yani vakit
geçirmeye daldık. Ben öyle sanıyorum ki büyük fikir
buhranımızın kaynaklarından biri de bu siyasî
irfan eksikliğidir.
1960'lardan sonra Türkiye'yi salgın bir hastalık gibi
istilâ eden Marksizm, anarşizm, komünizm vs. gibi izm'ler,
doğrudan doğruya siyasî irfanımızın yokluğundan
faydalanmışlardır. Biz Batı'yı bütün
olarak tanımadık. Tanzimat devrinde tanımak istemiştik.
Bizim dikkatimiz Batı'nın sadece dikenlerine yapraklarına
takıldı. Yani ağaçla meşgul olmadık.
Ormanla hiç meşgul olmadık. Rüzgârın tesadüfen
önümüze serptiği birkaç kuru yaprakla uğraştık.
Bir kelime ile günümüzün insanı, günümüzün en entelektüeli
Şark'ı de Garb'ı da tanımayan acayip bir mahluktur.
Bu boşluğu doldurmak için elbette ki izm'lere ihtiyaç
vardı. Marksizm bütün sahte cazibesi ve sahte ilimciliğiyle
kafaları istilâ etti.
Evvelâ insan düşüncesi bir bütündür. Asya ile Avrupa insan
beyninin iki yarım küresidir. Asya'yı tanımadan
Avrupa'yı tanımaya, Avrupa'yı tanımadan Asya'yı
tanımaya imkân yoktur. Biz Asya ile yani kendimizle meşgul
değiliz. Tarihimizi unuttuk, dilimizi unuttuk, irfanla alâkamız
kalmadı. Fakat buna mukabil Batı'yı da tanımadık.
Bu şekilde tefekkür olmaz. Gerçi ecdadımız, Fatih'ten
itibaren daha doğrusu Selçuklulardan itibaren düşünceyi
bir bütün olarak almışlar, insanla devlet arasındaki
münasebetleri dikkatlerine tevcih etmişlerdir. Fakat bu son
zamanlarda, bilhassa Servet-i Fünun devrinden itibaren unutulmuştur.
Biz Avrupa'nın pisliklerini, mülevvesatını, adiliklerini
alan, adeta hastalıklarını ithal eden bir kumpanya
haline girdik.
Elbette ki irfan, kendini tanımakla başlar. Fakat kendini
tanımak formülü son derece kucaklayıcı bir formüldür.
Kendini tanımak için çevreyi, dünyayı da tanımak
mecburiyetindedir insan. Biz kimiz, nasıl bir tarihten geldik,
hangi kavgaların neticesinde bu hale geldik. Kendini tanımak
düşmanını da tanımaktır. Düşman
veya dost Batı, Rönesans'tan beri tefekkürde büyük merhaleler
almış, büyük fetihlerde bulunmuş, büyük keşifler
yapmış bir insan topluluğudur. Düşman olarak
da tanımak mecburiyetindeyiz, dost olarak da... Çünkü dünyada
yalnız yaşamıyoruz. Bu itibarla sadece kulağımıza
üflenen formüllere bağlı robotlar haline gelişimiz
siyasî kültürümüzün eksikliğinden kaynaklanmaktadır.
İtiraf ederim ki üniversitelerimizde de ciddi bir siyaset
kürsüsü yoktur. Hiçbir kitap hazırlanmamıştır.
Machiavelli'den zamanımıza kadar Avrupa'yı işgal
eden, Avrupa insanının saadet ve felâketine sebep olan
tarihi vakaları bilmediğimiz gibi bu tarihi vakaların
semeresi olan nazariyeleri de bilmiyoruz. Fransa'da bir siyasî
kültür, bir siyasî edebiyat dersi vardir. Doğrudan doğruya
ders olarak okutulur.
Bütün büyük fikir adamları, bütün büyük araştırıcılar
talebelerin kültürüne malzeme olarak hazır ve açıktır.
Bu itibarla politikayla uğraşacaklar, elbette ki Marks'ı
da tanımalıdırlar. Fakat Marks'tan evvel tanınması
gereken adamlar var. Meselâ Machiavelli. Gerçi Machiavelli defalarca
çevrilmiş, fakat bu çeviriler ciddi bir bilgiyle kuşatılmadığı
için hakikî değeriyle tanınmamıştır.
Yani Machiavelli nasıl bir cemiyetin adamıdır,
nasıl yetişmiştir, neyi temsil etmektedir, eserinin
değeri nedir, hangi hakikatlere ışık tutmaktadır,
bunlar hiçbir zaman anlatılmamıştır. Meselâ
Machiavelli'ye atfedilen "gaye vasıtaları mübah kılar"
sözü bile hafızalarımıza yanlış geçmiştir.
Bu söz ona ait değildir. Bu söz Fransa'ya Avrupa'ya asırlarca
tahakküm eden Cizvit tarikatının kurucusu olan bir din
adamına aittir. Bu söz bir cinayet fetvasıdır ve
Machiavelli'ye değil, Ignagio de Loyola'a aittir.
Elbette Machievelli de Avrupalıdır ve Avrupa'nın
siyaseti ahlâktan ayıran, insanı sadece menfaatlerine
esir bir robot, bir homo politikus olarak vasıflandıran
bir insanın müşahedelerini billurlaştırır.
Nitekim rivayet edilir ki, Mısırlı Mehmet Ali Paşa
Machiavelli'yi tercüme ettirmiş, adamlarına okutmuş
ve yirminci sayfaya kadar dayanabilmiş. "Bu gâvurun bize
öğreteceği bir şey yoktur" demiş. Osmanlının
bir valisi bile Machiavelli'den çok daha iyi biliyordu insan ruhunu
ve insan cemiyetlerini. Bu itibarla büyük idarecilerin ihtiyacı
yoktu. Fakat bugün politikaya atılan insanların elbette
ki bütün politika üstatlarına ihtiyaçları vardır.
Öğrenmedikçe, karşısına çıkacak ilk mütefekkiri,
ilk izm'i yegâne reçete telâkki edecektir. Bugün Marksizmin kazandığı
budalaca itibar ve düşkünlük doğrudan doğruya bu
boşlugun eseridir.
Halbuki yirminci asrın başlarında Fransa'da demin
de belirttiğim gibi bir siyasî edebiyat dersi vardır.
Evvelâ on altıncı asırdan başlayarak mutlakiyeti
savunanlar, daha sonra Fransız ihtilâli, ihtilâli hazırlayan
mütefekkirler, ihtilâl hakkındaki büyük tefsirler, büyük
tahliller okutulur. Nihayet birinci dünya savaşı ve
sonrasının mütefekkirleri... Hiçbir temayül farkı
gözetilmeden, edebi kıymeti olan kalabalık üzerinde
büyük etki yapan, tarihin akışına istikamet veren
kitaplar, mektep kitabı olarak okutulur. Fakat çıplak
olarak okutulmaz, hangi şartlar içinde doğdukları,
neyi temsil ettikleri, düşünceye neler getirdikleri de uzun
uzadıya anlatılır. Yorumlarıyla beraber okutulur.
Yani bir Fransız, kendi dünyasındaki fikirleri kaynaklarından
başlayarak zamanına kadar geçirdiği bütün dönemeçler
içinde bilir.
Tilki ve Aslan
Avrupa'nın bize göre üstünlüğü de fikre, ilme verdiği
değerden ileri gelmektedir. Avrupalı neden bahsettiğini
biliyor, nasıl bahsettiğini biliyor, bizi nasıl
istismar edeceğini biliyor. İnsanları tanıyor
ve tarihi tanıyor. Bütün samimiyetiyle tanımıyor
tabiî. Çünkü Avrupalı tilkidir, biz aslanız. Tilki aslanı
tanımaz. Tarihimiz boyunca bu tezadı yaşadık.
Aynı cinsten insanlar birbirlerini tanır. Biz vefayı,
feragati, kahramanlığı temsil ettik. O hileyi,
soğuk düşünceyi, soğuk kanlı düşünceyi
tanıdı. Onun iştigal sahası, onun bildiği
şeyler bizi esir etmek için kâfidir. Fakat bizim de esir
olmamamız için mutlaka aynı bilgilerle mücehhez olmamız
gerekir. Bu itibarla onların yaptığını,
kendi ölçülerimiz içersinde biz de yapmak mecburiyetindeyiz.
Edebiyatımızın en fakir tarafı siyasî edebiyattır.
Bugün bir siyasetname, bir Kelile ve Dimne, Doğu'ya ait büyük
siyaset eserleri hepimizin meçhulüdür. Memleketimizde bir siyasî
edebiyat doğmamıştır. Sadece Avrupa'nın
ikinci derecede müelliflerini ve ikinci derecede eserlerini aldık.
Yani bir roman merakı istilâ etti bizi. Edebiyat demek, roman
demek haline geldi. Halbuki edebiyat demek roman demek değildir.
Roman
Roman ancak, geniş kalabalıklara seslenen bir edebiyat
nevidir. Elbette ki geri toplumlarda büyük yeri olan fakat netice
itibarıyla ilerleyen bir toplumun itibar etmeyeceği
bir edebiyat nevidir. Yani roman ölmektedir ve ölecektir. Çünkü
romanın konusu insandır. İnsan tabiatını
psikoloji işler, psikiyatri işler, psikanaliz işler,
sosyoloji, antropoloji işler vs... İnsan ilimleri geliştikten
sonra romanın sahası kalmamış, muhtevası
kalmamış. Roman sadece sinema gibi aylak tecessüsleri
avlayan bir nevidir. İslâmiyetin romana karşı gösterdiği
alâkasızlık sebepsiz değildir. Bizde roman doğmayışı
sebepsiz değildir. Çok daha ciddi işlerle uğraşan
Türk İslâm aydınları, romanla uğraşmak
ihtiyacını duymamışlardır. Zaten Doğu'da
ve Batı'da en büyük hazine olan Binbir Gece yetmiştir.
Kıssalar, hikâyeler yetmiştir. Ayrıca roman yazmaya
itibar etmemişlerdir.
Roman buhranlar içinde çırpınan bir çağa, henüz
ilimler gelişmediği zamana mahsus bir edebî türdür.
İlimler geliştikten sonra psikoloji bir ilim hüviyeti
kazandıktan sonra roman neyi halledecek, neyle meşgul
olacaktır? Çünkü ilim demek laboratuar demek, ilim demek
kendine mahsus bir dil demek. Roman itibardadır, çünkü cahiliz,
ciddi değiliz. Roman itibardadır çünkü mesuliyetimiz
yoktur hepimiz mesuliyetten kaçarız. Düşüncelerimizi
başka kahramanlara söyletmek, muhayyel şahıslar
çıkartmak, onları konuşturmak mesuliyetten kaçmaktır.
Romancı tarihçi değildir, psikolog da değildir,
sosyolog da değildir. Romancı sadece ilimlerin gelişmediği
bir çağda insan şuuruna, insan vicdanına eğilen
bir yazardır. Bu yazar, ilimler gelişinceye kadar çok
iş yapmıştır. Psikoloji geliştikten sonra
romanın sahası kalmıyor.
Roman "ben"e tutulan, "ben"in garip taraflarına tutulan bir
aynadır. Sadece üslubuyla kendini okutan bir edebiyat türüdür.
Bu üslubu psikoloji ve psikanaliz de gösterebilirse elbette ki
romanın yerini alabilir. Çünkü mesele insan ruhunun karanlıklarına
ışık serpmektir. İlim bu vazifeyi yapmaktadır,
sosyoloji de yapmaktadır. İlimler, romanı tahtından
indirmektedir. Belki de yirmi birinci asırda romana hiçbir
ihtiyaç kalmayacaktır. İnsanlar tekâmül ettikçe ciddi
bir olgunluk devresine geldikçe, roman okumak ihtiyacı ortadan
kalkacaktır.
Romanla televizyon ve sinema arasında büyük bir benzerlik
vardır. Bunların hepsi bizi tecessüsümüzden yakalayan
ve sadece vakit geçirmeye yarayan, vakit öldürmeye yarayan birer
parazit tür haline gelecektir. Demek ki vaktiyle roman büyük hizmetler
etmiştir. Psikolojinin, sosyolojinin kaynağında
roman vardır. İnsanı tanımamızı
kolaylaştırmıştır. Romanı tecessüsümüze
hitap ettiği için, büyük fedakârlığa ihtiyacı
olmadığı için odanıza çekilip, sedire uzanarak,
sigaranızı yakar, kahvenizi içer okursunuz. Bu sayede
kültür de edinebilirsiniz. Fakat bu kültür ciddi değildir,
bulanıktır. İnsanlar olgunlaştıkça romana
itibar azalacaktır ve azalmaktadır.
Siyasî Edebiyat
Romanın dışında insanı inceleyen bir
başka ilim de siyaset ilmidir. Siyaset, insanla cemiyetin,
cemiyetlerin münasebetlerine ve insan ruhuna ışık
tutan bir ilimdir. Bu itibarla siyaset ilmiyle yakından ilgilenmemiz
ve ona edebiyatın bir dalı olarak itibar etmemiz lüzumlu
ve faydalı olacaktır. Bu işte evvelâ Avrupa'nın
yaptıklarını bilmekle mükellefiz. Yani dünyanın
tek düşünce adamı, tek siyasetçisi Marks değildir.
Marks'tan önce çok daha büyük adamlar gelmiş, Marks'tan sonra
da gelmiş ve gelecektir.
Marks belli bir devirde belli bir cemiyetin belli meselelerine
ışık tutmaya çalışmış bir fikir
adamıdır. Elbette değeri vardır. Fakat bu
mutlak değer değildir. Marksizm bir ideolojidir. İdeoloji
ilmi de içine alır, fakat ilmin yanında başka aldatmacalara
da başvurur. İdeolojilerden kurtulmanın tek çaresi
ilmi tanımak, siyaset ilmini tanımaktır. Maalesef
biz masal dinlemeye alışmış insanlarız.
Masallarla oyalanıyoruz ve ilmin ciddi sesi, çatık çehresi
hoşumuza gitmemektedir. oysa mutlak olarak politika ilminin
getireceği ışığa muhtacız.
Batı'ya karşı kendimizi müdafaa etmek için mutlaka
siyasî edebiyat kurulmasına muhtacız. Evvelâ Batı'yı
tanımaya, sonra kendi siyasetnamelerimizi bilmeye, bunlar
üzerinde düşünmeye, tahliller yapmaya muhtacız. Kelile
ve Dimne'den başlayarak kendi siyasî eserlerimizi birer birer
ele alıp nasıl bir toplumda, nasıl bir çevrede
doğdular, neyi, nasıl ifade ettiler, ahlâkla münasebetleri
nedir, ahlâkın dışında bir politika olur mu,
olmaz mı? Bütün bu meseleleri aydınlatmalıyız.
Frenklerin politika ilmine karşı, bizim İslâmî
bir politika ilmi kurmamız şarttır. Bunun için
de evvelâ mevcudu bilmekle mükellefiz. İster istemez bu konularda
metot olarak hocamız, Batı olacaktır. Onların
büyük tecrübeleri, büyük başarılar vardır. Batı
insanı bugün insan ve cemiyet problemlerini son derece iyi
bilmekte ve bu problemlere karşı son derece uyanıktır.
Efendim, şimdilik maruzatım bundan ibarettir. Size lâyık
bir konuşma yapamadım, affınızı dilerim.
Ahmet Kabaklı: Efendim, pek tabiî, büyük düşünce
adamlarının tevazuları da o ölçüde büyük oluyor.
Muhtevalı bir sohbeti bize lütfettiler. Kendilerine müteşekkiriz.
Cahit Atasoy: Efendim, siyaset ilmi çareler arama, tedbirler
almak mânâsında midir?
Cemil Meriç: En geniş mânâda insanları idare
etme sanatıdır. Devletle fert arasındaki münasebetleri
en iyi şekilde yürütmek sanatıdır.
Cemil Atasoy: Şöyle bir şey akla geliyor. Tedbirleri
alacak olan, insandır. Böyle bir insanın yetişmesi
mühimdir. Meselâ Abdülhak Şinasi Hisar Boğaziçi Mehtapları'nda
dert yanar: Tarihi, yenmek yenilmek açısından öğrendiğimizi
ifade eder. Halbuki bizim medeniyet tarihini bilmemiz gerektiğine
işaret eder. Bu bakımdan, tedbir alacak komple insanı
yetiştirmek meselesi çok mühimdir.
Bir gün bir yabancıyla arabada giderken, radyodan verilen
on altıncı asra ait bir musiki dikkatimizi çekti. Bu
yabancı sanatkârın eser hakkındaki kanaati şöyleydi:
"Muhteşem bir üslûp." Yine Hamdullah Suphi Bey bir konferansında
anlatmıştı, bir Yugoslav tarihçisine Süleymaniye
Camiini gezdiriyormuş. Tarihçi kendisine "Bu camii kimler
yaptı?" diye sormuş. Hemen arkasından ilâve etmiş.
"Bu camii sizler yapamazsınız."
Bizim mimarîmiz, edebiyatımız, musikîmiz, resmimiz zirveye
yükselmiştir. Hepsi mücessem ve hepsi yüksek. Büyük devlet
adamları yetiştirmişiz. Yavuz Selim'e bir gün veziriazamı
der ki: "Beni azat edin. Sizin ani kararlarınız karşısında
bir gün benim de boynum gidebilir." Yavuz'un cevabı şöyle:
"Bre mel'un, ben seni çoktan azat ederdim, çoktan boynunu vurdururdum
ama, senden daha iyisini yerine koyamam." Yine, bir Fatih rastgele
yetişmiş değildir. Onu yetiştiren bir anne
vardır, bir çevresi var, hocaları var. O yaşta
o başta nasıl birkaç dil bilmektedir? Bunu ifade etmek
istiyordum efendim.
Ahmet Kabaklı: Bizim mütefekkirler arasında da Süleymaniye'yi
bizim yapmadığımız şeklindeki kanaat
almış yürümüştür. Bazılarına göre Osmanlı,
bir işgal gücüdür. Ne yazık ki kendi tarihçilerimizden
bazıları da bu düşüncededirler.
Lavoisier
Ayhan Songar: Cahit Bey'in konuşması bana bazı
şeyler hatırlattı. Bir ufak tarih bilgisi arzetmekle
zannediyorum bazı mukayeselere imkân vereceğim:
Fransız İhtilâli Lavoisier'nin kafasını kesmiştir.
Lavoisier (Lavuaziye), yanma hadisesinin bir oksidasyon olduğunu
havada oksijen diye bir gazın bulunduğunu keşfeden,
dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kimya âlimlerinden
biri. Yine Lavoisier, metabolizma denen hadiseyi, yani organizmada
alınan besinlerin kullanılmasını ilk tetkik
edenlerden ve bugün de geçerli birçok teorileri ortaya koyanlardan
biri. Kendisinin Paris'te laboratuarı var. Burası dünyadaki
bütün ilim adamlarının ziyaretgâhı. Kendi gayreti
ve kazancıyla burayı, ilim adamlarına açık
tutmaktadır. Son derece de vatansever bir adam. O zamanlar
kurulmuş olan bir ziraî teşkilâtın ve Fransız
barut komisyonunun âzası.
Fransız ihtilâlinde Lavoisier tevkif edilir. İtham edildiği
suç da şu: Tütünü nemlendirip ağırlaştırma.
Tütünü satan kendi olmadığına göre böyle bir suçlama
yersizdi. Lavoisier bir metot bulmuştu. Tütünlerin kırılmasını
önlemek için, onları nemlendiriyordu. Bugün de bilindiği
gibi dünyanın her yanında tütünü muhafaza için bu metot
kullanılır.
Bu Lavoisier'nin mahkemesinde âzalardan Mara da bulunmaktaydı.
Mara âlim olma merak ve iddiasında ama sadece nutuk atma
meraklısı. Neticede idama mahkum edilen Lavoisier, bir
tecrübeyi tamamlamak için iki gün mehil ister. İhtilâl mahkemesinin
cevabı şudur:İhtilâlin âlimlere ihtiyacı yok.
Daha sonra giyotinle başı kesilen Lavoisier için bir
tarihçi şunları söylüyor. "Bu başı kesmek
için, bir an yetti, fakat böyle bir başı tekrar meydana
getirmek için asırlar kâfi gelmeyecektir."
İhtilâlden iki sene sonra Fransa'da tekrar bir mahkeme kurulur.
Mahkemeyi kuran da ihtilâli yapan cumhuriyet idaresidir. Onu vefatından
iki sene sonra gıyaben muhakeme eder. Onu beraat ettirir,
iade-i itibar ettirir ve muhteşem bir cenaze töreni tertip
eder. Adeta Lavoisier'nin hatırasından ve Fransız
milletinden özür diler.
Tarih tekerrürdür. Bir de kendi cemiyetimize baktığımızda
aradaki farkı görmüş oluyoruz. Bu mukayeseyi yapabilmeniz
için bunları arzettim. Ayrıca Cemil Meriç üstadımıza
bir noktada çok teşekkür ederim. Beşerî ilimleri sayarken
psikiyatri üzerinde de durdular.
Psikiyatriyi kuru bir tıp dalı zannedenler vardır.
Psikiyatri insan düşüncesine, insan diline, tefekkürüne bir
yerde müdahale eder ve onun patolojisini de tetkik eder. Beşerî
ilimlerin en mühimidir, diyebilirim. Mensubu bulunduğum meslek
namına da Sayın Cemil'e bu müşahedeleri bakımından
ayrıca teşekkür ederim.
Tahir Kutsi Makal: Değerli ilim adamımız
sayın Cemil Meriç'i iftiharla dinledik. İstifade ettik.
Ancak ben muhterem hocamızın roman konusundaki düşüncelerine
iştirak edemeyeceğim. Siyaset tarihi, edebiyat tarihi
elbette yazılacaktır. Ama romanın sanat olduğunu
kabul etmek gerekmez mi? Psikolojinin, antropolojinin, sosyolojinin
konularına girmekle birlikte o güzeli aramaktadır. Şu
halde sayın üstadımız sanatın ilerde yaşamayacağını
mi ifade etmek istiyorlar?
Ahmet Kabaklı: Roman var, romancık var. Bu konuda
hocamızın görüşlerini de alacağız elbette.
Necmettin Hacıeminoğlu: Efendim, ben de aynı konuyla
ilgili olarak konuşmak istiyorum. Bugün çağımızda,
roman eski itibarını hakikaten kaybetmiştir. Fakat
benim kanaatime göre kaybediş sebebi, diğer beşerî
ilimlerin ilerlemiş olmasından ziyade, ideolojilerin
ve politik çekişmelerin bir fırtına gibi dünyaya
hakim olmasından ileri gelmektedir. Nitekim günümüzde sadece
romanın değil, tiyatronun, resmin, şiirin de ancak
ideolojik hedefler güdüyor ise, ideolojik muhteva taşıyor
ise okunduğu ve itibar edildiği aksi halde okunmadığı
maalesef acı bir gerçektir. Bu bakımdan romanı
ve sanatı belli zümrelerin nazarında itibarsız
hale getiren ideolojiye bulaşmış olmasıdır.
Gelişmiş kapitalist ülkelerde romanlar insanlara hoş
vakit geçirtici vasfını devam ettirmektedir. Bugün kendi
cemiyetimizde, edebiyat fakültemizde romanı, şiiri,
tiyatroyu bir sanat eseri gibi incelemesi gereken talebeler, tavsiye
edilen romanda ideoloji varsa kapışmakta, ideoloji yoksa
alâka göstermemektedir. Demek ki roman okuyucusu var, fakat roman
muhteva değiştirmiş, hedef değiştirmiştir.
Roman, hiçbir şey olmasa, sosyal ilimler yüzünden beşeri
meseleleri ele almak vasfını kaybetse, ideolojik sebeplerle
yazılmasa, dilin imkânlarını en güzel şekilde
ortaya koymak, sadece dili güzel kullanmak mümaresesini (maharetini)
temin için dahi vazgeçilmez bir sanat eseridir. Bu itibarla ben,
üstadımıza beşerî ilimlerin gelişmesinden
ziyade, ideolojilerin istilâsı yüzünden romanın hedef
ve mahiyet değiştirdiğini arzetmek istiyorum.
Cemil Meriç: Romanın garip bir kaderi var. Eski Yunan'da
ilimler gelişmeden hepsi birden felsefenin içindeydi. Yani
felsefe, fiziği de metafiziği de kucaklıyordu.
İlimler yavaş yavaş geliştiler, istiklâllerini
aldılar, böylece felsefeden koptular. Yani bir papatyanın
yapraklarının kopuşu gibi, felsefe sadece papatyanın
sapı olarak kaldı. 19. asırda Auguste Comte'tan
sonra sosyoloji, yine aynı asırda psikoloji istiklâllerini
aldılar. Bugün felsefe denince, ne psikoloji, ne de sosyoloji
anlaşılıyor. Roman da zamanımızda beşeri
ilimler gelişmeden hüviyetlerini kazanmadan önce hepsini
kucaklıyordu. Bir tecrübe sahasıydı; geniş
bir saha. hürriyet sahası...
Edebiyat nevileri içersinde kanunu olmayan tek nevi romandır.
Yani cinnete de açıktır, akla da açıktır.
Her türlü cesarete açıktır. Sayfası da belli değildir,
konusu da belli değildir. Bütünüyle mutlakı kucaklamak
kabiliyetinde, emperyalist bir edebiyat türüdür. Bu, romanın
hem felâketi, hem ihtişamı. İhtişamı,
çünkü, meselâ Balzac bütün cemiyeti romanın konusu yaptı.
Haddizatında Fransa'da yetişen tek büyük sosyolog bence
Balzac'dır. Yani Balzac'la sosyoloji müşahhas olarak
ilim hüviyetini kazanır. İnsanın hareketlerini
tayin eden saikler, ihtiraslar, heyecanlar bütünüyle psiko-sosyoloji
romana girer. Bir toplumu çamurdan ve kandan rüyalarıyla,
mistik tarafları ve çirkin taraflarıyla, maddesiyle,
hayatı romana sokan Balzac'tır. Bu itibarla romanın
muhteşem bir hudutsuzluğu var.
Fakat beşeri ilimler geliştikçe romanın muhtevası
azalmaktadır. Felsefenin başına gelen akıbet,
romanın başına da gelecektir diye düşünüyorum.
Yalnız şu var: Bugün bizim gibi, beşeri ilimlerin
gelişmediği, beşeri ilimlerin büyük eserler vermediği
ülkelerde elbette roman yaşayacaktır. Buyurduğunuz
gibi romanı roman yapan en belli başlı taraflarından
biri üslûptur. Romanı roman yapan faktörlerin başında
üslûp gelir. Büyük romancıların hepsi büyük üslûpkârlardır.
Fakat ben uzak bir istikbalden bahsederek, belki yarın ihtiyaç
kalmayacaktır dedim. Yoksa romanın cemiyetlerde büyük
hizmetler gördüğü, ilimlere yardımcı olduğu,
felsefe gibi birçok ilimleri emzirdiği gerçeğini kabul
etmiyor değilim.
Müsaade buyurursanız şu nokta üzerinde durmak istiyorum.
Meselâ bir Kemal Tahir çıkıyor, Osmanlı toplumunu
romanlaştırıyor. Kemal Tahir bu düşüncelerini
yazı olarak, deneme olarak kaleme alsa birçok itirazlarla
karşılaşır. Roman oldu mu karşılaşmıyor.
Roman büyük hürriyet veriyor yazara. Adeta sorumsuzluk fetvası
veriyor.
Bir ilim adamından beklediğimiz ciddiyeti, katiyyeti
romancıdan beklemiyoruz. Halbuki gerçekten olgunlaşan
bir cemiyette roman, yerini meselâ denemeye bırakabilir.
Çünkü deneme de üslûp endişesiyle kaleme alınır.
Romanda üslûp ne kadar aranılırsa, denemede de o kadar
aranılır.
Endişeleriniz son derece yerindedir. Sanat eseri, sanat eseridir.
Fakat bu sanat eseri bir maceraya dayandığı için,
okuyucuyu tecessüsünden yakaladığı için, bence
istikbalde aynı itibari göremez. İnsanlar hikâye dinlemekten
usanacaklardır. Yani hikâyenin yerine ilim geçecektir.
Roman ve Deneme
Romanın esasen hikâye kısmını atarsanız,
denemedir. Deneme ile roman arasında tek fark birisinde bir
maceranın oluşudur. Romandan macerayı çıkarırsanız
bu fark ortadan kalkar. Macera nispeten çocuk kavimlerin, çocuklu
kavimlerin fazla itibar ettikleri, fazla yumulduğu yemdir.
Bu yeme ihtiyaç yok. İnsanlar söyleyeceklerini açıktan
açığa söyleyebilirler.
Bir psikologun bir kitap yazarken ilmî hazırlıklara
ihtiyacı vardır. İlmî mahiyetin daha sulandırılmış
sekli, denemedir. Denemeci, bir laboratuar adamı kadar, kesin,
sahih konuşma mecburiyetinde değildir. Yani deneme,
belli bir zaman için romanın yerine oturabilir, diyorum.
Ben romanın, meselâ 21. asırda aynı itibari, alâkayı
göreceğini tahmin etmiyorum. Bu sadece bir faraziyedir. Elbette
"güzel", edebiyatın ezelî konusudur. Her yazar edebiyat çerçevesi
içinde güzel yazmaya mecburdur.
Deneme romanın bütün üslûp ustalıklarını kendinde
toplamak mecburiyetindedir. Deneme romanın yerine pekâla
geçebilir. Romanın gösterdiği bütün cesareti deneme
de gösterebilir. Çünkü onun da sınırları kat'ı
olarak çizilmiş değildir. Romanın hususiyeti, insanı
belli vakalar içersinde göstermesidir. Bu belli vakalarla okuyucuyu
sürüklemesidir. Romana gösterilen itibar bir yerde marazi bir
itibardır. Sıhhatli bir toplumun romana ihtiyacı
yoktur. Romanın yerine sinema geçiyor, televizyon geçiyor.
Sizin de buyurduğunuz gibi ya ideolojinin elindedir yahut
sadece hırsız polis hikâyesi haline gelmiştir.
Bu kadar münferit, bu kadar alelâde vakalar tecessüsümüzü tahrik
ediyor.
Vaktiyle şövalye romanları vardı. Bunlar hiçbir
edebî değerleri olmamasına rağmen bütün dünyayı
istilâ etmişti. Akla sığmayan maceralar... Devler,
cinler, büyü. Don Kişot bu romanların tenkidini yapmak
için sahneye çıkarıldı. Cervantes'ten daha önce
fermanlar çıkarılmıştı. Sarlken romanların
basılmasını, yazılmasını kesinlikle
yasak etti. Vaizler kilisede romanlar aleyhinde konuştular.
Fakat Sarlken bir taraftan romanları yasak ederken bir taraftan
da gizli gizli roman okuyordu. Roman manastırlara da girmişti.
Saint Theresa gibi bir azize evvelâ şövalye romanları
yazmakla ise başladı. Hayatını Hıristiyanlığa
vakfeden, Ispanya'nın ve Avrupa'nın yetiştirdiği
en büyük yazar olan Theresa bile roman yazmak zaafından kendini
kurtaramamıştır.
Romanın zaman zaman bir cemiyetin edebiyat gıdası
haline gelmesi, okunan tek şey olması, bir parça tembelliğe
alıştırıyor insanları. Bir parça muhayyele
alıştırıyor ve insanı realiteden uzaklaştırıyor.
Bugünkü roman hakkında böyle bir mahkumiyet kararım
yok. Romancı elbette çok muhteremdir ve çok büyük işler
yapmaktadır. Hele bizim gibi ilmin tadını ciddi
olarak tatmamış cemiyetlerde romanın başaracağı
çok iş vardır. Tabiî okuyucunun kültür seviyesini de
dikkate almak lâzım. Roman okunuyor, deneme okunmuyor. İlim
kitabı hiç okunmaz.
Romanı okutan maceradır, üslûp sıfatına bile
lâyık değildir. Büyük romancı sayılan Kemal
Tahir'in de üslubu kırık dökük, deli dolu bir üslûptur.
Yani Kemal Tahir bir üslûpkâr değildir. Kemal Tahir vak'alardaki
cazibe yahut ideolojik sebeplerle okunmaktadır. Yani Türkiye'de
roman, edebiyat eseri olduğu için okunmuyor, roman, roman
olduğu için okunuyor. Peyami gibi kaç romancı var? Demek
ki, roman çağımızın büyük edebiyat türüdür.
Yalnız yegâne edebiyat türü olması, endişeye sezadır.
Bütün büyük adamlarda roman okumaya karşı bir alâka
vardır. Darwin de böyleydi. Don Kişot da bu iptilâyı
önlemek için kaleme alınmıştır. Bu eserde,
insandaki bu iptilanın köklerine inilmiştir. Romanın
cemiyeti nasıl tahakkümü altına aldığı
ortaya konmuştur. Roman, hikâye insanların zaafıdır.
Ben de çok okudum roman ve hâlâ okumaktayım. Bütün ciddiyetimize
rağmen hepimizin kültür temelinde romanların oynadığı
rol büyüktür.
Romancının kocakarı hikâyelerine yanaşmaması
ve eserini hiçbir ideolojiye alet etmemesi elbette temenniye şayandır.
Kıymetli dostum Kutsi Bey'i tenzih ederim. Büyük romancılar
da öyle yapıyorlar. Fakat bizim gibi hikâye dinlemeye meraklı,
ciddiye sırtını çeviren bir toplulukta romanların
çok fazla alâka görmesi de temenniye şayan değildir.
Söyleyeceklerim bundan ibarettir.
Kutadgu Bilig
Nermin Pekin: Efendim, ben biraz mevzuu değiştireceğim.
Siyasetnamelerden söz edilmişti. Bizim, Batılıların
siyasetnamelerinden önce Kutadgu Bilig adlı eserimiz var.
Eser okutmak gayesiyle sanıyorum, müşahhas bir şekilde
kaleme alınmış. Hem de manzum olarak yazılmıştır.
Batı'dan çok daha evvel. Acaba bu konuda Sayın Cemil
Meriç'in düşünceleri nelerdir?
Cemil Meriç: Hanımefendi, ilk eski siyasetname Hz.
İsa'dan bin yıl önce yazılmıştır.
Ve Asya'nın siyasî düşüncesinin temeli olmuştur.
Bu eser Farsça'ya, Arapça'ya defalarca tercüme edilmiş (Kelile
ve Dimne). Türkçe'ye Hümayunname ismi altında tercüme edilmiştir.
Yani Batı, Asya düşüncesinin tesiri altında gelişmiştir.
Buyurduğunuz gibi Kutadgu Bilig de çok değerli bir kitaptır.
Fakat şunu hemen kaydetmeliyim; Batıyla Doğu arasında
başlıca şu fark var: Doğuda hikmet-i ameliye
başlığı altında toplanan edebiyat nevileri
çoktur ve hepsinin de temelinde ahlâk vardır. İslâmiyet
vardır.
Yani mükemmel insan vardır. Biz ahlâklı bir kavimiz.
Biz Müslümanız. Müslümanlıkta önce ahlâk, önce din vardır.
Batının siyasetnamelerinde böyle bir kayıt yoktur.
Bu siyasetnameler soğukkanlı, kalbi ve ruhu bir yana
bırakan, insanı bir hekim soğukkanlılığı
ile incelemeye çalışan, insanı zaaflarıyla
ele alan kitaplardır. Yani sanat değildir siyasetname,
doğrudan doğruya ilimdir. Bu itibarla bizim siyasetnamelerimizle
Batınınkiler arasında fark vardır.
Machiavelli insanı ikiye ayırır. Birisi mimarlar,
idare edenler, diğeri tarihin malzemesi. Yani geniş
kalabalıklar sadece tarihin malzemesidir. Kum gibi, harç
gibi cansız bir malzemedir. Batı'nın gayesi hiçbir
zaman mukaddes olmamıştır. Batı'nın gayesi
evvelâ kendi insanına boyun eğdirmek, sonra dünyaya
boyun eğdirmektir. Bizde bütün siyasetnameler mükemmel insan
nasıl yetiştirilir, cemiyet nasıl refaha kavuşturulur
gibi bir gayeye dayanır, normatiftir. Tabiî Hint'te bu yoktur.
Hint'te Kelile ve Dimne'nin ahlâkı çırılçıplak
bir ahlâktır. Bizdeki Kutadgu Biligler, elbette mevzundur,
çok okunmuştur. Ama insanın mükemmelleşmesi değil
de nasıl idare edileceği esastır. Yani Batı'da
siyasetname aklın çiğ, her türlü zarafetten mahrum sesidir.
Mustafa Kafalı: Kutadgu Bilig'deki hususiyetin Şark
için de ayrı bir mümtaz yeri vardır. Kutadgu Bilig'de
aranan şey, nizamdır. Her ne kadar bugünkü Türkçe'ye
"Saadet Veren Bilgi" diye çevrilmişse de aranan saadet, nizam
içinde bulunmaktadır. O nizam anlatılmaktadır.
Yani devlet anlatılmaktadır. Devlet, nizamı getirecektir
ve saadet öylece bulunacaktır. Devlet olduğu zaman,
saadet vardır. Ayrıca Kutadgu Bilig'deki hususiyet de
şudur: İdealize etmek yerine, ideal olan bir nizamın
tespiti. Yani bir arayış değil, yaşanan bir
şeyin kaleme alınışı vardır.
Üstadımıza burada teşekkür etmek isterim, Batı
ayrı bir dünya, bir Hıristiyan dünya. İslâm Türk
dünyasında apayrı bir ruh var. Görebildiğim kadarıyla,
Batı'da, meselâ bir hürriyet, bir adalet mefhumu daima aranan
şeylerdir. Hak, hakkaniyet de öyle... Bütün bunları
elde edebilmek için bir mücadele vasatı yaratılmaktadır.
Halbuki Türk İslâm dünyasında bunlar idealize edilen
şeyler olmayıp yaşanan şeylerdir. Zaman zaman
kaybedilse dahi, yine yaşanacağından eminim. Bütün
bu değerleri, idarede, cemiyet hayatında, sanatta, edebiyatta
görmek mümkün. Batı'da eserlerde bir samimiyet bulamazsınız.
Onun yerine soğuk, katı ve despot bir hava vardır.
Şark'ta ve Türk İslâm dünyasında ilim hürdür. İlim
adamları, ilimde muhtardır ve hürmet görürler. Meselâ
bir Süleymaniye'de samimiyeti, fazileti, hürriyeti rahatlıkla
görmek mümkündür. Despotluk asla yoktur, orada çalışan
emeğinin karşılığını almıştır.
Sanatkâr gönlüyle gelmiş ve orada bir âbide meydana getirmiştir.
Batı'da büyük bir âbide meydana getirilir, ama kamçıyla,
despotlukla. Bizim dünyamızda bir ilim adamının
katledilmesi, onun hakkında ferman verilmesi katiyyen söz
konusu değildir.
Gazete, Dergi ve Kitap
Gültekin Sâmanoglu: Efendim ben Sayın Cemil Meriç'ten
gazeteler, dergiler ve kitaplar arasındaki münasebet hakkında
bilgi rica edeceğim. Bu konuda bir makalesini okumuştum,
çok güzeldi. Ben şahsen zamanın, günün şartları
sebebiyle kitaplara vakit ayıramıyorum. Ancak gazetelere
sığınabiliyorum. Kitap okumak bana zor geliyor.
Tabiî bu durum, bizden sonraki nesillere, Türkiye'yi idare edecek
olan nesillere daha kötü bir şekilde intikal edecek. Bu bakımdan,
değerli hocamızın bir sohbet yapmalarını
rica edecektim.
Cemil Meriç: Efendim, çağımızın insani
alâkası parçalanan ve bir nevi afyonkeş haline getirilen
insandır. Düşünen değil, bazı belli düşünceleri
kabule mecbur edilen bir insan. Kitle haberleşme araçları,
gazete, televizyon sığ bir kültürü yaymakta ve ciddi
kültüre karşı duyulan alâkayı da azaltmaktadır.
Hegel, gazete için "sabah duası" diyor. O zamanlar gazete
bir kültür taşıyıcısıydı. Gazeteyle
dergi arasında bir fark yoktu. Zamanımızda gazeteler
bir ticaret metaı halindedir. Hedefi, uyandırmak, ışıklandırmak
değildir. Sadece belli haberleri istenilen şekilde aktarmak,
telkin etmek, okuyucuyu bir nevi medyum haline getirmek, alışkanlıklarının
esiri haline getirmek ve mümkün olduğu kadar düşündürmemek...
Valéry'nin politikayı tarifi şöyledir: "Politika insanları
kendilerini ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan alıkoymak
sanatıdır." Şimdi böyle olunca, gazeteler de bir
nevi endüstri müessesesidir. Bu müessese kendi istediği biçimde
hakikati biçimlendirir. Hakikati belli ölçülerde kalıplar
içine dökerken aynı zamanda düşünceye de yer veriyor.
Yalnız, irfanı gazeteye hapsettiniz mi haysiyetini kaybeder.
Çünkü gazetenin bir günlüktür ömrü. Gazete sigara gibi içilecek,
limon gibi sıkılıp bitecektir. Fıkraların,
haberlerin hepsinin ömrü bir günlüktür. Ağırlık
merkezi belli düşüncelerin telkin edilmesidir. Bu bakımdan
gazetede romandan daha fazla tehlike mevcut.
Romanın gelişmesinde gazetelerin rolü büyük olmuştur.
Gazete tefrikacılığı geliştikten sonra
roman bütün dünyayı istilâ etmiştir. Haddizatında
roman da, gazete de bir kaçma mekanizmasıdır. Gündelik
hayatın incir çekirdeğini doldurmayan vakaları
üzerine eğilmekle değerli vaktimizi öldüren bir mekanizma.
Gazeteleri kültürün başlıca kaynağı telâkki
etmek yanlıştır. Çoğumuz üç dört gazete birden
okuruz. Kitaba, ciddi kitaba ayırdığımız
zamanla gazetelere ayırdığımız zaman
arasında yapılacak mukayese son derece aleyhimizdedir.
Yani gazete fanidir, ancak belli bilgiler elde etmek için okunur.
Bu bilgiler de politikanın konusunu teşkil ediyor, o
bakımdan sürükleyicidir. Bu arada birkaç fikir adamının
oraya düşen yazıları da ruhumuza sevinç vermektedir.
Fakat bunun dışında bir posadır gazete. Gürültüden
ibarettir.
Aynı zamanda gazete bir hastalığın da taşıyıcısı
oluyor. Bu hastalık, yazı yazmak hastalığı.
Umumiyetle çağımızda en fazla yayılan hastalıklardan
biri de yazı yazmak hastalığıdır. Eline
kalem alan, mutlaka yazı yazmak mecburiyetinde. Yazamazsa,
slogan yazma mecburiyetinde. Bu sloganperestliğin kaynağı
da grafomanidir. Grafoman, çok okur, gazeteleri didik didik eder.
Böylece dolar, boşaltmak için eline kalemi alır. Hiçbir
şey yazamazsa, gider cami duvarına slogan yazar.
Gazete ciddi bir rehber ve güvenilir bir kaynak olmaktan uzaktır.
Ama çok sevdiğimiz insanlar bu hareketin içindedirler. İster
istemez bu harekete katılırlar. Çünkü yirminci asrın
bir mecburiyetidir bu. Bir Ahmet Kabaklı'nın gazetede
yazı yazması, Ahmet Kabaklı için bir fedakârlıktır,
bizim için de onu gazetede okumak bir fedakârlıktır.
Çünkü Ahmet Kabaklı gazeteci değildir ve olamaz. Bir
kültür adamıdır, irfan adamıdır. Ne yapalım
ki gazetede okumak mecburiyetinde kalıyoruz. Bir takım
mecburiyetler bir insanı olması gerekenden başka
şekle sokmaktadır. Bu hazindir, trajiktir fakat reeldir.
Dergiye gelince; dergi daha geniş soluklu, daha geniş
imkânları olan ve istikbale kalacak olan bir nesir vasıtasıdır.
Tefekkürün kalesidir. Birçok insanlar kitap yazmak ve bastırmaktan
mahrumdurlar. Dergi daha geniş imkânlar önümüze serer. Bir
memleketin irfanını tetkik etmek için, mutlaka dergilerine
eğilmek mecburiyetindeyiz. Birçok büyük adamların, kitapları
yayımlanmış olan yazarların yazılarının
bir kısmi dergi sayfalarında kalmaktadır. Bu bakımdan,
dergiler kütüphanelerin en ciddi, en zinde malzemesidir.
Kitap ise daha çatık kaşlı, daha smokinli düşüncedir.
İndeks yapmak gibi bir takım mükellefiyetler yükler
yazara. Bu itibarla dergi gazeteyle kitap arasındadır.
Düşüncenin gerçek taşıyıcısıdır,
her türlü düşünceye açıktır, donmamış
genç ve gerçek düşüncedir. Dergi bir memleketin fikir aynasıdır.
Kitap ise fikri mumyalaştırır, kaditleştirir.
Bilmiyorum, arzedebildim mi?
Siyasî Kültür ve Aydınlar
Cemal Ertek: Efendim, siyasî kültürün olgunlaşması,
izm'lerin, Marksizm'in yayılmasına sebep olan siyasî
kültür boşluğunun doldurulması için çocukların
eğitimine alfabeden başlamak gerektiğine inanıyorum.
Hele bu sene çocuk yılı olması münasebetiyle çocuklarımızın
beyinlerinin, buyurduğunuz gibi adeta afyon yutturularak
yıkanmalarını müşahede etmemiz karşısında
bir tohumu nasıl ekmemiz lâzım gelir, ters ideolojilerin
körpe dimağlarda yeşermemeleri için, ne gibi tedbirler
almamız gerekir? Ayrıca ben siyasî edebiyatımızın
da bir folkloru olduğuna inanıyorum. Halkımızın
arasına maalesef, atalarımızın olmadığı
halde, "sana dokunmayan yılan bin yaşasın", "çirkefe
taş atma sana da sıçrar", "bükemeyeceğin eli öp"
vs. gibi tamamıyla siyasî literatürle bağdaştırılabilecek
bazı deyimler sızmıştır. Ben bunları
siyasî folklor olarak isimlendiriyorum. Bu konuların da işlenmesi
lüzumuna inanıyorum. Siyasî edebiyatın boşluğuna
varmadan önce bu noktaların belirtilmesi gerekiyor. Hocamızdan
bu konudaki düşüncelerini rica ediyorum.
Cemil Meriç: Çok mühim bir yaraya parmak bastınız.
Evvelâ sunu kabul etmek lâzım: Tedbirin de terbiyeye ihtiyacı
vardır. Biz gelecek nesillerin iyi yetişmesi için evvelâ
kendimizi iyi yetiştirmeliyiz. Marksizm'e karşı
en iyi ilâç yine izm'lerdir. Düşünceyi bir bütün olarak almak
ve izm'leri bu bütün içinde görmek mecburiyetindeyiz.
Hepimizin siyaset literatürü son derece sığdır.
Evvelâ siyaset adamlarını, hocaları yani aydınları
terbiye etmek lâzım. Türkiye siyasetin içine kendi insiyatifiyle
değil adeta sürüklenerek girmiştir. Çünkü hepimizin
bilgisi sığdır. Evvelâ biz aydınların
terbiye edilmesi lâzımdır. Bu şuur aydınlar
katında gerçekleştikten sonra nesilleri şuurlandırmak
daha kolaydır. Evvela aydınların şuurlanması
lâzım. Buyurduğunuz gibi halkın arasında "darb-i
mesel" adı altında, adeta afyon gibi yutturulan bir
nevi slogan edebiyatı, evet politikayla alâkalıdır;
fakat politika ilmiyle alâkalı değildir. Bunlar kalabalığı
düşünmekten alıkoyar. Birçok sömürücünün, politika esnafının
ekmeğine yağ sürer. Bir nevi teslimiyet telkin eden
bu sloganlarla mücadele etmek gerekir. "Suya sabuna dokunma" gibi
sloganlar elbette bizim dünyamızın mahsulü değildir.
Bunlar teslimiyet ve acz ifade eder.
Maksizm'e karşı açılacak cihat mutlaka ilme dayanmalıdır.
Polisiye tedbirlerle veya hüsnüniyetle yapılacak bir iş
değildir bu. Maksizm'e karşı aynı ilmi cihazla
çıkmak mecburiyetindeyiz. Bildiğimiz ölçüde muzaffer
oluruz. Karanlıkta dövüş olmaz. Bu itibarla ben siyasî
edebiyatın mekteplerimizde okutulmasına taraftarım.
İnsanlık bu konuda nereye varmış siyaset sahnesinde
boy gösteren fikir adamları neler bulmuşlar, işi
nereye getirmişler... Bütün bunların bilinmesi gerekiyor.
Biz fildişi kulede değiliz. Biz nesilleri yetiştireceğimiz
gibi, kendimizi de kurtarmak mecburiyetindeyiz. Yani aydınlar
da kendileri olmalıdırlar. Bu itibarla yapılacak
iş büyüktür. Kendimizi tanımak, tarihimizi tanımak,
sonra yapılan tahripleri önlemek, Avrupa'nın tasallutuna
karşı kendimizi sağlam bir hisarla kuşatmak
mecburiyetindeyiz.
Sorduğunuz suali tam mânasıyla cevaplandıracak
durumda değilim. Evvelâ genç nesillerin yetişmesi bir
devlet meselesidir. Aydın meselesi, kalem sahiplerinin ve
cemiyetin meselesi. 40 milyon Robinson halindeyiz. Kimse kimseyi
anlamıyor, dilimiz yok... Bu vasıfta insanların
genç nesilleri düşünmesi imkânsız. Evvelâ kendimizi
tanımalıyız. Müşterek bir dil, müşterek
bir tefekkür dünyası yaratmalıyız. Bunun da tek
çaresi bilmek ve okumaktır. Bilmek, daima İslâm'ın
büyük emridir. Nesilleri aydınlatacak olan, siyaset ilmidir.
(Bu metinler Türk Edebiyatı Vakfı "Çarşamba Sohbetleri"ne
katılan Merhum Cemil Meriç'in görüşlerini içermektedir)