"Mağaradakiler
Türk aydınının ve genel olarak aydının
dramını sergiler. Bu sahnede dünle yarın, kavramlarla
insanlar yanyana..." "... Mağaradakiler yaşadığımız
bir dramın hikayesi, Heyhat! Beşeriyet bütünüyle aynı
dramın kahramanı değil mi? Acı arada bir,
sesimi çığlıklaştırıyor, şarkım,
zaman zaman akortsuz..."
Entelektüel, Intelijansiya, Anarşizm ve Hürriyet
gibi çok kullandığı sözcüklerin lugat
anlamlarıyla birlikte, tarihlerine ve istikballerine
de ışık tutuyor Cemil Meriç. Sarıklı
Ihtilalci Suavi, fikir donjuanı Hilmi Ziya Ülken,
akıncı zeka Dündar Taşer`in mağaradan
bu kitaptan yükselen yanık çığlıklarını
dinleyip ürpermemek mümkün değil...
Cemil Meriç; Bu Ülke`nin yetiştirdiği en nadide
fikir adamı, kitabın sonunda kendi dramına da yer
veriyor.
Kitaptan
Örnekler
Yapraklar
24.1.1963
Bir
Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım.
Ümitsizlikten doğan bir isyandı bu, bir nevi meydan
okuyuş, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı.
Yılları zilletler içinde geçen, kah Türk, kah şehirli
olduğu için horlanan göçmen çocuğu bir yere tutunmak,
bir camiaya bağlanmak istiyordu. Sınıfı yoktu.
Dünyada başka milletler olduğunu dahi bilmiyordu. Ama
kucağında yaşadığı topluma yabancıydı.
O, şehirden gelmişti. Konuşması da, giyinmesi
de farklıydı. Yalnız yaşadı, bir cüzamlı
gibi. Oynamadı, çocuk olmadı, içine ve kitaplara kapandı.
Sonra lise yılları
yine yalnız, yine yabancı.
Açlık; midenin, etin ve ruhun açlığı. Hayalindeki
dünyalar birer birer yıkıldı. Önce, öbür dünya.
Bu haksızlıklar gayyası şuurlu bir Tanrı'nın
eseri olamazdı. İmandan şüpheye, şüpheden
inkara, inkardan maddeciliğe geçiş: Büchner, Ebul ala,
Hayyam. Ama şuurundaki bu devrim onu çevresinden bir kat
daha koparıyordu. Küstah, tedirgin ve yalnız. Sonra
yeni bir arayış, yeni bir bütünleşme ümidi: Türkçülük.
Yutar gibi okuduğu kitaplar: Yusuf Akçora, Türk Yurdu Koleksiyonları,
Türk Yıllığı, Rıza Nur'un Tarih'i. Mektep
idaresi ile anlaşmazlık. Mübaşirden yediği
tokat. Bu defa şehirli olduğu için değil, Türk
olduğu için, sömürgeciliğe karşı olduğu
için hırpalanış. Tarık Mümtaz'in gazetesinde
"Fırsat Yoksulu" takma adıyla şiirler. Beyrut'ta
çıkan Yıldız ve Türk düşmanlarına savaş
ilanı. Binbir ümitle koşulan İstanbul. Gerçeğin
soğuk çehresi. Ve kabusa dönen şovenizm rüyası.
Nazım'la tanışma, Kerim Sadi. Sefalet. Ve kahkari
bir hezimete benzeyen dönüş. İskenderun sancağı.
Ve alışılmamış bir hürriyet havası.
Putları kırılan göçmen çocuğu yeni bir put
bulmuştur: sosyalizm. Tercüme kaleminde reis muavinliği.
Ve istemeyerek kabul edilen nahiye müdürlüğü. Sonra değişen
dünya. Telefonla işine son veriliş. Köy öğretmenliği.
Ve bir nisan sabahı evinin aranışı. Nezaret,
hapishane.
Marksistim dediği zaman tek isçinin elini sıkmış
değildi. Sadece namuslu olmak, korktuğu için sustu dedirtmemek
istiyordu. Zaten yaşanmaz bir dünyada idi artık. Cinsi
buhran, ruhi buhran. En küçük bir pırıltı yoktu
hayatında. Bir sığınaktı Marksizm, bir
kaçıştı, bir yaşama gerekçesiydi. Belki de
inanıyordu Marksizme. Eziliyordu ve ezilenlerin yanındaydı.
Ama kimdi bu ezilenler? Bilmiyordu. Kitaplardan tanımıştı
sosyalizmi. Ne kadar anlamıştı? Anlayabilir miydi?
Sınıf kavgası yoktu Hatay'da. Çünkü sınıf
şuuru yoktu. Marksizm, gerçekten meçhul'e, yani rüyaya kaçıştı.
İnsanları seviyordu. Ama sığındığı
her kale insanlardan biraz daha uzaklaştırıyordu
onu. Beraat etti. Ne var ki bütün dostları, bütün tanıdıkları
selamı sabahı kestiler. Yirmi yıl peşini
bırakmadı polis. Yirmi yıl bir Jan Valjan hayatı.
Her hangi bir Batı ülkesinde büyük bir fikir adamı,
bir teorisyen olabilirdi. Ezdiler... Acaba ezilen daha kaç kişi?
Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeğe
koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o
kadar alışmışsınız ki yıldızlar
bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek
gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı
nasıl çıkar? Önce coğrafi kaderle savaş. Cetlerinin
toprağından kopuş. Dimetoka'dan Reyhaniye'ye. Dilleri,
gelenekleri, zevkleri ayrı bir topluluk. Sonra içtimai kader.
İşlemediği bir günahın çilesini çekmeğe
mahkum ediliş. Nihayet felaketlerin en büyüğü: karanlıklara
çivileniş. Zavallı dostum! Büyüklere yalnız acılarınla
mı benzeyeceksin? Düşünce dikenli bir taç. İsa'dan
Gandi'ye kadar Tanrı'ya nispeti olan her ulu, Tanrı'ların
hışmına uğradı. Tanrı'ya nispeti
olmadan Tanrı'ların hışmına uğramak,
hazin.
19.8.1973
İki
60'Iara kadar tecessüslerimin yöneldiği kutup: Avrupa.
Coğrafyamda Asya yok. Yalnız dilimle Türk'üm. İstanbul'da
çıkan ilk yazım Heine. Şairi çok mu seviyordum?
Yoo.. Tanımıyordum ki. Fransız solu, Hitler Almanyası'nın
adını anmadığı Yahudi yazarı göklere
çıkarıyordu. Heine ne kadar alakadar ederdi bizi? Silezyalı
dokumacılardan bize neydi? Sonra Balzac.. Türk irfanı
30'lara kadar İnsanlığın Komedyası'ndan
habersiz yaşamış. Hangi insanlığın?
Kültürümüze kazandırmak istediğim BaIzac bir yabancıydı.
Ön yargılarıyla, inançlarıyla, kahramanlarıyla
yabancı. Sonra Hugo: Asırların Efsanesi, Hernani,
Marion Delorme. Yarim kalmış bir Kral Eğleniyor.
Ve başlanıp bırakılan bir Sefiller çevirisi.
Ayın Bibliyografya'sında bir yıl kadar yazdım.
Konu: tercüme tenkitleri. Oradan "Yücel"e geçiş. Tanrıkut'un
Gün dergisi: Edebiyat Tarihinde Dejenereler, Lucretius. Ver Haeren'den
manzum bir tercüme: Emek. Amaç, Yirminci Asır, v.s. Fransızca'dan
Türkçe'ye bir lügat hazırlamak istemiştim. A harfinin
baslarında kaldı. Emile'in dörtte birini kazandırdım
Türkçe'ye. Dilini öğrenerek içinde eridiğim Fransız
kültürünü Türkiye'ye taşımak istiyordum. Babıali
boyuna tercüme istiyordu. Ama çevrilmesi teklif edilen kitaplar
hiçbir sanat, hiçbir düşünce değeri taşımıyordu.
O dönemlerde şöhret ve haysiyet bir başkası
olmaktan ibaretti. Hem de kendimizden çok daha sığ,
çok daha tatsız bir başkası. Arz-i mevudun altın
meyveleri alıcısız kalıyordu.
Hint, benim için Asya'nın keşfi oldu. Avrupa'dan
görünen Asya, Avrupalının gözü ile Asya. Ama nihayet
Asya. Bu yeni dünyada da kılavuzlarım Avrupalıydı
demek istiyorum. İlk hocam: Romain Rolland. Ama büyü
bozulmuştu. Anlamıştım ki tarihte başka
Avrupa'lar da var. Çağdaş düşünceyi kaynağında
yakalamak için on dokuzuncu asır Avrupasına döndüm.
Bu yolculuğun ilk meyveleri: Saint-Simon'la Proudhon. Hint'e
kadar dünyam birkaç düzine benden ibaretti. Birkaç düzine yankı.
Coğrafyamda tek kıta vardı, kafamda tek yarımküre.
İrfanıma katılan yeni bir dünya idi Hint. Ama sonunda
Hint de bir kaçış, bir arayıştı.
Konya yolculuklarımda ilk defa olarak başkası
ile temas ettim. Başkası, yani, kendi insanim. Kaderin
karşıma çıkardığı genç üniversiteli
"sen bizden değilsin" dedi. "Sen bizden değilsin"! Evet,
ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında
uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna
yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimattan
bu yana Türk aydınının alın yazısı
iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu
başkaları hazırlamıştı. Biz sadece
birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı.
Ama bu ütopya sonuna kadar yaşanmadıkça, gerçeği
görebilir miydik? Kalabalık, kayaya yapışan bir
midye şuursuzluğu ile geleneklerine sarılmış,
cebin ve uyuşuk. Arada bir uyanır gibi oluyor. Sonra
tekrar dalıyor derin uykusuna. Avrupa'yı tanımamak,
gaflet. Avrupa'yı tanıyan, ülkesinden kopuyor. Bu lanet
çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek
hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Yığın
Avrupalılaşırken, aydınlar Türkleşmeli.
Ve çalışmağa başladım. Spinoza kırk
dört yaşında ölmüş. Nietzsche kırk dört yaşında
delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra
buldum.
Son Yaprak
Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla..
Ben kalemle doğmuşum. İnsanlar kıyıcıydılar,
kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim
düşman bir dünyayı. Şiirle başladım edebiyata,
cıvıldayan bir kuş kadar rahattım yazarken,
kulaklarımda bir ses uğulduyordu, etrafımdakilerin
duymadığı bir ses. Ve defterler kendiliğinden
doluyordu. Sonra ilmin, ilhamı dizginleyen sert disiplini..
histen ve hissiden utanış. Nazımdan nesre, öznelden
nesnele adayış. 940'lardaki yazılarımın
ayırıcı vasfi, ukalalık. Batı irfanını
ülke ülke, devir devir keşfe çıkan genç bir tecessüs.
İlk kitabim 1942'de doğdu. Yetmiş beş sayfalık
bir araştırma: Balzac. Ve yüz sayfalık bir tercüme:
Altın Gözlü Kız. Sonra Ferragus, Duchesse de Langeais
(kitapçıda kayboldu). Otuzundaki Kadın. Balıkçı
Kız (kitapçıda kayboldu). Kibar Fahişelerin İhtişam
ve Sefaleti.
Fransız ve İngiliz edebiyatını Balzac'la beraber
dolaştım. Balzac'i tanımasam romancı olmak
isterdim. Yıllarca İnsanlığın Komedyası'yla
uğraştıktan sonra roman yazmağa kalkışmak
küstahlık olurdu. Düşünce hayatıma yön veren
öteki ustalar: Rousseau ile Ibn Haldun. Rousseau'dan Nietzsche'ye,
Nietzsche'den Hegel'e ve şakirderine geçiş. İbn
Haldun, İslam dünyasındaki kılavuzum.
Tiyatronun yabancısıydım. Üzerinde rahatça kalem
oynatacağım tek saha kalıyordu: deneme. Denemenin
belli bir muhtevası yok. Her edebi nevi kucaklayacak kadar
geniş, rahat ve seyyal. Kalıplaşmamış
olduğu için çekici. İki handikapı var: Mazimize
uzanmıyor, çağrışımları sevimsiz.
Hint Edebiyatı, Saint-Simon, Bu Ülke veya Ümrandan Uygarlığa
aynı kaynaktan fışkırdılar. Hint Edebiyatı'nın
"bilimsel" ve alışılmış edebiyat tarihi
ile ilgisi adından ibaret. Kitapta yaşayan, düşünen,
konuşan: yazarın kendisi. Saint-Simon'da konu bir
fikir adamının karanlık ve muhteşem macerası.
Bir fikir adamının, daha doğrusu bir fikrin. Ama
konuşan ve düşünen yine yazarın kendisi. İlim:
iskelet.
Monografi, tenkit, edebiyat tarihi.. imzamı taşıyan
her yazıda ben yaşıyorum. Bütün bu neviler kendimi
anlatmak için bir vesile. Bir Balzac'in, bir Ibn Haldun'un,
bir Makyavel'in arkasına gizleniyorum, kendimi yaşıyorum
onlarda.. kendi öfkelerimi, kendi ümitlerimi, kendi ümitsizliklerimi.
İşlediğim türe insanı getirdim, yaralı
bir çağın insanını.
Bir çağın vicdani olmak isterdim, bir çağın,
daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak,
yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından
ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem
bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü
olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin,
düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin
mukaddesi.. Hakikat ve sevgi.
Hafızasını kaybeden bu zavallı nesilleri
biz mahvettik, bu cinayet hepimizin eseri, hepimizin yanı
aydınların.
Üslupta ilk ceddim: Sinan Paşa. Sonra Nazif, Cenap ve Haşim.
Amacım: Yazarı okuyucudan ayıran bütün engelleri
yıkmak, sesimi bütün hiziplere duyurmak. Şuurun, tarihin,
ilmin sesini. Öyle bir ifade yaratmak istiyorum ki, Türk insanının
uyuşan şuuruna bir alev mızrak gibi saplansın.
Sanatla düşünceyi kaynaştıran İsrafil'in
suru kadar heybetli bir dil.
Türk İslam medeniyeti ahlaka, feragate dayanan bir medeniyet.
Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden
de, ilimden de muazzez. Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum.
Korumak istediğim şaheser: insanın kendisi. Tarihine
vecitle eğildiğim bu büyük, bu gerçek, bu mert insanı
Osmanlı yaratmış ve yaşatmış. Kendini
tanımak irfanın ilk merhalesi. Düşünenin görevi
insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran
aydınları irşada çalışmak: Kızmadan,
usanmadan irşat. Gerçek sanat ayırmaz, birleştirir.
Arkamda kilometre taşları ve yaprak yaprak dökülen rüyalar.
Yeni bir kitabı bitirmek üzereyim: Mağaradakiler. Eflatun'un
mağarası bu. İçinde bizler varız. Beşir
Fuat'lar, Ali Suavi'ler, Hilmi Ziya'lar... Türk aydınının
yüz yıllık dramı. Sonra da genel olarak Batı
aydını ve Rus intelijansiyası...
Hayallerimin kaçta kaçını gerçekleştirebildim,
bilemem ki.
Cemil Meriç (Jurnal)