"Mağaradakiler
Türk aydınının ve genel olarak aydının
dramını sergiler. Bu sahnede dünle yarın, kavramlarla
insanlar yanyana..." "... Mağaradakiler yaşadığımız
bir dramın hikayesi, Heyhat! Beşeriyet bütünüyle aynı
dramın kahramanı değil mi? Acı arada bir,
sesimi çığlıklaştırıyor, şarkım,
zaman zaman akortsuz..."
Entelektüel, Intelijansiya, Anarşizm ve Hürriyet
gibi çok kullandığı sözcüklerin lugat
anlamlarıyla birlikte, tarihlerine ve istikballerine
de ışık tutuyor Cemil Meriç. Sarıklı
Ihtilalci Suavi, fikir donjuanı Hilmi Ziya Ülken,
akıncı zeka Dündar Taşer`in mağaradan
bu kitaptan yükselen yanık çığlıklarını
dinleyip ürpermemek mümkün değil...
Cemil Meriç; Bu Ülke`nin yetiştirdiği en nadide
fikir adamı, kitabın sonunda kendi dramına da yer
veriyor.
Kitaptan
Örnekler
Bir mağara düşün dostum.
Bir mağara düşün dostum. Girişi boydan boya
gün ışığına acık bir yeraltı
mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada.
Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları,
ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını
görüyorlar. Arkalarından bir ışık geliyor..
uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında
bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Gözbağcıları
seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklaları
sergilerler, öyle bir duvar iste... Ve insanlar düşün, ellerinde
eşyalar: Tahtadan taştan insan veya hayvan heykelcikleri,
boy boy, biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler,
kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin,
hele esirler daha da garip. Doğru.. O esirler ki ömür boyu
başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını
da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden
izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını
düşün.. Dışarıdan biri konuştu mu, esirler
gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi?
Kısaca onlar için tek gerçek var: Gölgeler.
Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden
kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım.. Ayağa
kalkmağa, başını cevirmeğe, yürümeğe
ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları
yaparken acı duyardı.Gözleri kamaşır, gölgelerini
görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı.
Biri, ona: " Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Simdi gerçekle karşı
karşıyasın" diyecek olsa, sonrada eşyaları
bir bır gösterse,"bunlar nedir" diyecek olsa, şaşırıp
kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden
çok daha gerçek sanırdı.
Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp
dik bir patikada güneşin aydınlattığı
bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı,
öfkelendi... Kulak asmadık. Gün ışığına
yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini
seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı
aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından
insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. Aksam olunca
göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü,
yıldızları gördü. Zamanla güneşin suya vuran
akislerine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini.
Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri
de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın
yöneticisi o. Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun
eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış
anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu şimdi,
mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski
hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.
Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa
kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati
söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay
ederler: "Sen
dışarıda gözlerini kaybetmişsin arkadaş.
Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı
çıkmağa zorlayacakların vay haline.."İşte
böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikaye kendi
halimizin tasviridir. Yer altındaki mağara: Görünürler
dünyası. Yücelere çıkan tutsak, meseller(idea'lar) alemine
yükselen ruh..
Eflatun, Çev. Cemil Meriç
Devlet, Magaradakiler(Giris Bölümü)