"Mağaradakiler
Türk aydınının ve genel olarak aydının
dramını sergiler. Bu sahnede dünle yarın, kavramlarla
insanlar yanyana..." "... Mağaradakiler yaşadığımız
bir dramın hikayesi, Heyhat! Beşeriyet bütünüyle aynı
dramın kahramanı değil mi? Acı arada bir,
sesimi çığlıklaştırıyor, şarkım,
zaman zaman akortsuz..."
Entelektüel, Intelijansiya, Anarşizm ve Hürriyet
gibi çok kullandığı sözcüklerin lugat
anlamlarıyla birlikte, tarihlerine ve istikballerine
de ışık tutuyor Cemil Meriç. Sarıklı
Ihtilalci Suavi, fikir donjuanı Hilmi Ziya Ülken,
akıncı zeka Dündar Taşer`in mağaradan
bu kitaptan yükselen yanık çığlıklarını
dinleyip ürpermemek mümkün değil...
Cemil Meriç; Bu Ülke`nin yetiştirdiği en nadide
fikir adamı, kitabın sonunda kendi dramına da yer
veriyor.
Kitaptan
Örnekler
Hasbi tefekkür
Ölçülü, dürüst,
müeddep bir yazı: "Hilmi Ziya Ülken İçin"
(Erol Güngör, Ortadoğu, 16 Haziran 1974). Hiçbir mezartaşı kitabesi,
doğruyu, salt doğruyu,
yalnız doğruyu söylemez. Acılar taze, hatıralar
canlıdır. Ve hükümler sevgilerin veya kinlerin mensurundan
süzülürken tarafsızlıklarını kaybederler.
İslamiyet, "ölülerinizi hayırla yadedin" der.
Asil bir ihtar. Ölülerinizi yani sizden olanları, aynı mukaddeslere inanan, aynı kavgalara katılan, aynı emel veya hınçları bölüşen insanları. Voltaire'e sorarsanız,
"yaşayanlara
nazikane davranmalıyız; ölülere tek borcumuz kalmıştır:
hakikat".
Eski bir şakirdin
tahassüslerini billurlaştıran "Hilmi Ziya Ülken
İçin", biraz mersiye, biraz hatıra. Bu kadirşinaslık
önünde saygıyla eğiliriz. Ama bize öyle geliyor ki,
bu satırlarda soğukkanlılıkla düşünen
bir ilim adamından çok matemzede bir dostla karşı
karşıyayız. Okuyalım:
"Hilmi
Ziya Ülken'in vefatıyla Türkiye'de bir devir kapandı:
Hasbi tefekkür devri. Bütün eksiklerine rağmen o bizde akademik
haysiyetin dağ gibi bir temsilcisiydi. Günlük politika endişelerinin
hakim olduğu Türk fikir hayatında yeni Hilmi Ziya'lara
çok muhtaç olacağız".
a) Hasbi tefekkür ne demek? Hiçbir tefekkür hasbi değildir.
Hasbi tefekkür, tefekkür için tefekkür, sanat için sanat gibi
bir yalan. Hayat, bir sfenksler ormanı. Her adımda bir
istifham kaldır başını. Yaşamak, çevrenin suallerine doğru cevaplar bulmak demek. Düşünmek,
muammaları çözmek, karanlıkları aydınlatmak..
düşünmek savaşmaktır. Bir nesil uğruna, bir
millet uğruna, bir medeniyet uğruna savaşmak. Mukaddeslerin
emrinde olmayan her düşünce, şuursuz bir debeleniş,
fikri bir istimna.
Düşünce, bir meydan okuyuşa idrakimizin verdiği
cevaptır. Düşman bir tabiat, düşman bir içtimai
sınıf veya düşman bir topluluk. Asırlardır
ihanet ve husumetlerin boy hedefi olan bir milletin çocukları
hasbi düşünceyi ne yapsınlar? Hasbi düşünce ana
tezatlarını halletmiş cemiyetler için bile lüks.
Bu sefil yalanın mucidi de, Eski Yunan. Esir iskeletleri
üzerinde yükselen o korsanlar ülkesinin filozof cübbesine bürünen
aylakları, can sıkıntısından kurtulmak
için hasbi düşünceye iltica ediyorlardı, hasbi düşünceye,
gulamperestlige veya Dionizos ayinlerine iltica ediyor, daha doğrusu
ettiklerini iddia ediyorlardı. Hasbi düşüncenin temsilcisi
kim? "Dairelerime dokunmayın" diye haykıran
Arsimed mi? Siraküza'lının
büyük bir hendeseci olmadan önce kahraman bir savaşçı
olduğunu herkes bilir. Yine herkes bilir ki, Romalı
askerlerin çiğnediği daireler, bir kurtuluş kavgasının
hisarlarını kurmak için çiziliyordu. Durkheim, sosyoloji
insanlığın acılarını dindirmeye
yaramazsa bir saatlik emeğe değmez demiyor muydu? Hasbi
tefekkür bir ütopya, aziz dost. Hasbi düşünce, namussuzlukların
en müraisi, hodbinliklerin en sefili. Hümanizmden daha büyük bir
aldatmaca, daha büyük ve daha rezil. Hümanizm de bir mücerrede
bağlanıştır, ama yasayan bir mücerrede, yasayacak
olan bir mücerrede. Hiç değilse, dünyanın mahdut bir
bölgesi için, belli bir gerçeği aksettirir: Hıristiyan
hümanizmi gibi. Hıristiyan hümanizmi, Hıristiyanların
Hıristiyanlara karsı duydukları yakınlıktır.([1]1)
İstikbalinden emin olmayan, hiçbir meselesini çözemeyen bir
dünyada hasbi düşünce mümkün mü? Hasbi düşünce, istibdat
karşısında diz çöken ersatz bir düşüncedir
(daha doğrusu bir düşünce ersatz'ı). Düşünceyi yok eden düşünce. Her zalimin takdir ve tahsisine mazhar
olan bu sahtekarlığın gerçek düşünceyle münasebeti
ne? Hasbi düşünce, dünyadan elini eteğini çeken, cellatlara
yaltaklanan, şerri gülücüklerle teşvik eden bir düşünce.
Satrançtan daha adi bir oyun, daha adi ve daha tehlikeli. İrfanımızı
felce uğratan sözde mazeret. Aydına cömertçe uzatılan
bir kölelik beratı.
Evet, düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir.
Hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir.
Ama tarihe angajedir, kucağında yaşadığı
topluma angajedir. Yani vatandaş olarak vazifeleri vardır:
Belli savaşları kabul etmesi, belli tehlikeleri göze
alması lazımdır. Bir devrin şuuru olmak zorundadır
o. Başlıca vazifesi: Bütün hakikatleri yoklamak, bütün
yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu
göstermek. Bazan yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır,
bazan engine açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar
boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak
elini kolunu bağlamak, düşünceye ihanettir.
b) "Türkiye'de hasbi tefekkür" devri kapanıyormuş.
Ne büyük, ne sevindirici müjde! "Zulmü alkışlamayan"
bir çağ başlıyor demek ki. Artık şair,
"bırak beni haykırayım, susarsam sen matem
et" diye inlemeyecek. Artık her yıldırımda
"bir gece, bir gölge devrilecek". Ve aydın bütün
namussuzlukların karşısına dur diye dikilecek.
Hilmi
Ziya Bey'in vefatına üzüldüm. Ama, onunla bir şeamet
dönemi sona eriyorsa ne mutlu memlekete! Şüphe yok ki, bu
ölüm hepimize terbiyeli bir dost, kibar bir İstanbul efendisi
ve nesli inkıraza yüz tutan bir İkinci Meşrutiyet,
daha doğrusu mütareke devri aydını kaybettirdi.
Fakat, zavallı üstat, bir fikir adamı olarak gerçekten
yaşıyor muydu? Kaç kişinin şuurunda bir kıvılcım
tutuşturabildi? Bir kıvılcım, bir fecir veya
bir yangın. Hangi büyük düşüncenin -daha doğrusu
hangi düşüncenin- taşıyıcısı veya
yaratıcısı olabildi? Temsil ettiği veya kurduğu
içtimai bir mektep var mi?
Bir kütüphane adamıydı o, bir fikir donjuanıydı.
Ne bir iddianın, ne bir inkarın temsilcisi. Çeşitli
mabetlerin eşiğinde çile doldurmakla geçti ömrü. Pencereden
seyretti içerisini. Hakimane bir teslimiyetti. En zinde mukavemetleri
güve gibi kemiren bir teslimiyet. Reculiyetini kaybeden tefekkürdü.
Ne Marksizme kur yaparken ciddiydi, ne Marksizme reddiye yazdığı
zaman. Kütüphane raflarını çökerten eserlerinde, kendisine
ait tek kanaat bulamazsınız; bulamazsınız,
çünkü o her gün yeni bir kanaatin taşıyıcıydı. Her okuduğu kitapta yeni bir hüviyet kazanan, seyyal bir şahsiyet.
Sayın Güngör, "bugün otuz beş yaşının yukarısında olan ve sosyal ilimlere ilgi duyanlar arasında
Hilmi Ziyayı okumayan, ondan faydalanmayan yoktur"
diyor. Acaba? İçtimai ilimler bir tecessüs mihrakı olmaktan
çok bir "ekmek kapısı". Otuz beş yaşını
dolduranlar
içinde bu ilimleri merak eden kaç kişi var? Sosyoloji, bir
ithal metaı. Tarifi, manası, muhtevası meçhul.
Sıkıcı
bir yalanlar
mecmuası. Belli bir çağın, belli bir medeniyetin
müdafaa vasıtası olan bu sahte disiplinin Türk insanıyla
münasebeti ne? Yasayan düşünce, Hilmi Ziya'dan habersiz gelişti.
Bir Ziya Gökalp'ın, bir Peyami Safa'nın,
hatta bir Mümtaz Turhanın şakirtlerinden söz edebiliyoruz.
Hilmi Ziyanın şakirtleri nerede?
Hilmi Ziya, bir zihniyetin kurbanıdır. Üstadı mahveden,
hasbi düşünce mitosudur, üstadı ve hemen hemen bütün
neslini. İçtimai ilimlerde hasbilik olmaz. Hasbilik, düşmana
hizmet etmektir, kavgadan kaçıştır, yalanların
devamını sağlayıştır. O nesle mabedin
bekçisi olmak düşerdi, mabedin yani tarihin. Hangi değerin
bekçisi oldu o nesil? Hangi haksızlığa dur diye
haykırdı? Zavallı gençliğe, Avrupanın
köhne ve tatsız yalanlarını tekrarlamak başlıca
marifeti oldu. Maziye ihanet etti, istikbali kurmadı. Hilmi
Ziya, olayların pek çabuk fosilleştirdiği o zümrenin
en tipik temsilcisidir. Yetmiş yıllık hayatında
tek kavga yoktur. Hiçbir soyguna katılmadı, doğru.
Ama, kırk haramilerin bahşişleri ve sadakalarıyla
yaşamadığını ileri sürebilir miyiz?
Hilmi Ziya, ülkemizin yangınlar içinde kıvrandığı
bir devirde yaşadı. Mazi tasfiye edilirken, konuşmadı.
İstikbal hazırlanırken, konuşmadı. Daha
doğrusu, sükutuyla kurulu düzeni müdafaa etti. Hayattan kitaplara
kaçarak mesuliyetten kurtulacağını sandı.
Filhakika, onda eksik olan şey kahramanlıktı, kahramanlık
ve mesuliyet duygusu. Müstagripliğin
itibarda olduğu devirde, felsefenin Ahmet Midhat Efendi'si
oldu. Sonra, müsteşrikliğe geçti. Bir Hıristiyan
gözüyle gördü İslamiyeti ve bir Hıristiyan gibi anlattı.
Sayın Güngör, ona "bir başka zaman, bir başka
zemin lazımdı" diyor. Çok doğru. Kumaşı
mükemmeldi.. büyük bir tecessüs, yorulma bilmeyen bir çalışma
aşkı, oldukça kuvvetli bir hafıza. Bir çağın
kurbanı oldu, bir çağın ve kendi zaaflarının.
Erol Güngör'ün su hükmüne de katılamayacağım: "Yeni
nesiller sadece bedeni çalışmadan değil, zihni
çalışmadan da kaçıyorlar; eğitim yerine diploma,
teori yerine reçete, kitap yerine broşür istiyorlar".
Buradaki yeni nesiller tabirini, "efradını cami'
ağyarını mani" bir
tabir olarak kabul etmek güçtür. Sayın dostum, yeni nesiller
derken bütün bir Türk gençliğini mi kastediyor, yoksa onun
belli bir parçasını mı?
Hükmü bu ifadesi içinde fazla mübalağalı, fazla gayri
ilmi buluyorum. Sayın Güngör'e, bir an için hak versek bile
içimizden birtakım sualler yükseliyor; bu zavallı nesiller
meçhul bir diyardan ülkemize sürülen yabancılar mıdır?
Onları kim yetiştirdi? Hilmi Ziya'lar ve şakirtleri
değil mi? Henüz hiçbir ciddi imtihandan geçmeyen bu zavallı
nesil, neden her türlü tefekkür kabiliyetinden mahrum olsun? Ağabeylerinden
devraldıkları miras ne? "Müdahane-i aliman"
değil mi? Tazimattan beri çiğnediğimiz hasbi düşünce
afyonuna iltifat etmiyorlar artık. Hakları yok mu? Onlara,
ecdatlarını hor görmeyi öğrettik, mukaddeslerini
yıktık birer birer. Sığınacakları
kale kalmadı. Tefekkürlere değil, ukalalığa
düşmanlar. Düşünce, heyecandır evvela, bulanıktır,
coşkundur, serseridir. Setler çöktü, insiyaklar köpürerek
akacak elbette. Evet, yeni nesiller şuursuz, bağnaz,
barbar. Ama samimi, ama dürüst, ama fedakar. Bu haşin, bu
serazat tabiat kuvvetini kemale ve fazilete kanatlandırmak,
sizin gibi genç ve imanlı terbiyecilerin eseri olacak, aziz
Güngör. Ben, dumanları hala tüten o bedbaht yangınları,
mesut bir fecrin pırıltıları olarak görmek
istiyorum
[1]
Bkz. Cemil Meriç,
Kırk Ambar, Ötüken Yayınları, İstanbul 1980.
"Çağın Dini: Hümanizm", ss. 55-73.