"Mağaradakiler
Türk aydınının ve genel olarak aydının
dramını sergiler. Bu sahnede dünle yarın, kavramlarla
insanlar yanyana..." "... Mağaradakiler yaşadığımız
bir dramın hikayesi, Heyhat! Beşeriyet bütünüyle aynı
dramın kahramanı değil mi? Acı arada bir,
sesimi çığlıklaştırıyor, şarkım,
zaman zaman akortsuz..."
Entelektüel, Intelijansiya, Anarşizm ve Hürriyet
gibi çok kullandığı sözcüklerin lugat
anlamlarıyla birlikte, tarihlerine ve istikballerine
de ışık tutuyor Cemil Meriç. Sarıklı
Ihtilalci Suavi, fikir donjuanı Hilmi Ziya Ülken,
akıncı zeka Dündar Taşer`in mağaradan
bu kitaptan yükselen yanık çığlıklarını
dinleyip ürpermemek mümkün değil...
Cemil Meriç; Bu Ülke`nin yetiştirdiği en nadide
fikir adamı, kitabın sonunda kendi dramına da yer
veriyor.
Kitaptan
Örnekler
DOSTO
VE BİZ
Suç
ve Cezayı
kim tiyatrolaştırmış, hatırlamıyorum.
Dostodan okuduğum ilk eser, o küçücük tiyatro; okuduğum
ve sökmeye çalıştığım. Fransızcanın
namahremler için tehlikeler ve karanlıklarla dolu dünyasına,
ilk defa olarak, denize atlar gibi giriyordum. O karanlık
dehlizde, ışığına güvendiğim tek
fener: Şemsettin Saminin Kamusu idi (C harfinde başlayan,
Mde sona eren, dağınık, yırtık ve noksan
bir Şemsettin Sami). Suç
ve Cezayı ne kadar anlamıştım, bilir
miyim? Marmeledovun meyhanede söyledikleri, bugün okumuşum
gibi aklımda: Yoksulluk ayıp değil mösyö, ama sefalet
Suç ve Ceza, baştan sonuna kadar okuduğum, büyük bir kısmını
çevirdiğim, daha doğrusu çevirdiğimi sandığım
ilk yabancı kitap.
Bu bir keşifti. Kristof Kolombun önüne Amerikayı çıkaran
kader, benim karşıma da Dostoyu çıkarmıştı,
Dostoyu yani sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında,
tek başıma dolaşacak yaşta değildim.
Kıyıdan seyrettim ummanı.
Aylarca Raskolnikofu yaşadım. Sonyayı sayıkladım
aylarca. Kaç gece tefeci kadınla karşı karşıya
geldik. Bakışları, bir hayvanınkiler gibi
manasız ve soğuktu. Bir ölüyü öldürmüştü Raskolnikov,
bir abesi yok etmişti. Kitapta havsalamın almadığı
tek taraf, kahramanların, daha doğrusu kahramanın
Hıristiyanca nedameti olmuştu. Anlayamazdım Dostoyu.
İnsanın kendi kendisi ile kavgasını anlayamıyordum.
Dünyada iyiler ve kötüler vardı. Raskolnikov, gençti ve acı
çekiyordu. Niçin yaşadığı belli olmayan bir
tecritti tefeci kadın. Elbette izale edilecekti, hayatın
kanunuydu bu.
Dünyam, romanların dünyasıydı. Ekmekçi
Kadınların, Tunçtan
Kızların, Simon ve Marilerin dünyası. Kuklalarla dolu bir dünya.
Sonra Kumarbaz, Beyaz Geceler
ve Budala. Hiçbirinde
aradığımı bulamadım. Zira, Balzacı
keşfetmiştim arada ve Ona aşıktım. Hıristiyan
Dosto, beni rahatsız ediyordu. Büchner, Nordau ve Marx beni
mistisizmden öylesine soğutmuştulardı ki vaaza
benzeyen her düşünceye kulaklarımı tıkıyordum.
Zolayı seviyordum, çünkü dinsizdi. İlimciydim, Beşir
Fuatvari bir ilimcilik. Dostonun jurnali, beni büsbütün hayal
kırıklığına uğrattı. Karşımda,
geniş düşünceli bir fikir adamı değil, lâbis-i
libâs-ı katranî
bir keşiş vardı. 1936lardan sonra bir daha aramadım
Dostoyu. İkinci sınıf bir Amerikan romancısının,
sığ, sahte, hantal bir kitabı, beni büsbütün soğuttu
Dostodan. Filhakika, Altın
Zincir, bütün bir nesille beraber benim de başucu kitabım
oldu bir zamanlar. Bu murdar kitaba, anlamadığımız
için hayrandık; anlamadığımız ve mukaddeslerimize
savaş açtığı için. Sinclair,
göğsünü gere gere, Dostodan tek kitap okumadığını
söylüyordu. Karamazofları, Papaz Zossimanın ölümü
sahnesine kadar karıştırmış; arkasını
merak eden varsa, zahmet edip kendi okusun buyuruyordu. Bu garip
sanat tarihçisine göre, Dosto Ortodoks doğulu ya da Bizanslı
bir Hıristiyandır; ayrıca Rus ruhunun harikulade
ve bambaşka bir şey olduğunu sanan bir Slavperest
yahut mistik bir vatanperveri.
Sonra, egzistansiyalizm
Camus, Kafka, Sartre. Ve Avrupayı
saran Dosto aşkı. Ben yine de ısınamıyorum
Dostoya. Delilerle uğraşan bir deliydi hazret. Belki
derin. Ama karanlık ve miasmelarla
dolu bir derinlik, bir kuyu derinliği. Dosto düşkünlüğü,
hasta bir sevginin belirtisiydi bence.
Ama, çağdaş kültürün Batı kültürünün demek
istiyorum- temel direklerinden biriydi Karamazof yazarı.
Ummadığımız bir anda karşımıza
büyük enkizitör
çıkıyordu. Üstada yeniden döndüm ve anladım ki,
gözleri bağlı dolaşmışım o ülkede.
Dostonun dünyası, uçakla üzerinden geçilebilecek herhangi
bir harita parçası değil. Dosto, insanlığın
ezeli davalarını mihraklaştıran bir romancı.
Balzacın kahramanları onunkiler yanında tek buutlu;
birer komedi kahramanı hepsi de, terbiyeli ve uslu birer
kahraman. Fransız romancısının delileri bile
akıllı. Mükemmelin romancısı Balzac, mütekamilin
romancısı. Kucağında yaşadığı
toplum da sıhhatli, kendisi gibi. Sıhhatli yani bir
tarafı noksan. Biz, Balzactan fazla Dostoya yakınız.
Acılarımızla, zilletlerimizle, hayal kırıklıklarımızla.
Dostoyu
anlayabilir miyiz? Evet. Hem de Batının bütün romancılarından
çok. 1968den beri kurbanı veya seyircisi olduğumuz
trajediyi, bütün çıplaklığı, bütün eziciliği
ile Ecinnilerde yaşıyoruz. Sosyalizm, anarşizm, batıcılık.
Dosto, bütün dertlerimiz üstünde düşünmüş, tabii bir
Rus milliyetçisi olarak.
Pierre
Pascal
doğru söylüyor: Karamazof, Dostonun bütünü. Hem hayat,
hem hayal tecrübelerini kucaklıyor. Sanki daha önce yazdığı
romanlar, yeni doğan bu prensesin beşiğine koşmuş,
her biri kendinden bir parça armağan etmiş ona; masaldaki
periler gibi. Karamazof, Dostonun, fikri vasiyetnamesi. Bir yanda
İvan
Tanrıyı, Tanrının eserini topyekûn
inkar eden ve şerri, işte eserin diye inanmadığı
kadir-i mutlakın suratına tüküren Avrupalılaşmış
deli. Ötede Alyoşa.. İnsan ruhu, iblisle Rabbin cenk
alanı; şer, varlığımıza sülük gibi
yapışan yabancı bir nesne; aslında en büyük
caniler bile en az bizim kadar masum ve zavallı; Rusyayı
hatta bütün insanlığı mahveden, babalarla oğullar
arasındaki uçurum; bir ilerleyiş yok, bir kopuş,
bir sarsılış, bir kendini kaybediş, bir dengesizlik
var; nesiller arasındaki anlaşmazlık ilerleyiş
değil. Rusyanın Avrupalılaşması bir
tehlike Dostoya göre. Bir ülke mazisinden kopamaz, kopmamalıdır.
Aydın sınırların ötesinden basmakalıp
ıslahat projeleri dileneceğine, halkın içine inmeli.
Rusyayı ancak din kurtarabilir, din yani Alyoşa.
Tanrıya
inanan bir sosyalizm, garip bir Hıristiyanlık. Davayı
reddetmek kolay şey. Din problemi, şer problemi, Avrupalılaşma
problemi
bizim de gevelediğimiz mefhumlar. Ama, kimsenin
bu problemler üzerinde kafa yorduğu yok. Sağ, kovuğuna
çekilmiş; münzevi, mazlum, muzdarip. Sol, eline tutuşturulan
reçeteyi kekeliyor, manasını anlamadığı
reçeteyi. Tek ortak duygu: düşmanlık. Diyalog yok. Tanzimattan
beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye
ve hazır medeniyete. Tefekkür kılıçla fethedilmez.
Sefillerdeki
Mabeuf babaya bayılırım. İnsanların
anayasa gibi, kralcılık gibi, meşrutiyet gibi,
cumhuriyet gibi, ham hayaller yüzünden birbirlerine düşman
kesilmelerini anlayamaz. Dünyada seyredilecek o kadar yosun,
o kadar çiçek, o kadar ağaç var. Hele o canım kitaplar.
Bütün siyasi düşünceleri tasvip edermiş Mabeuf. Zira
hiçbiri umurunda değilmiş. Politikacılardan tek
istediği: kendini rahatsız etmemeleri.
Hepimiz
birer Maneufüz. Ama ihtiyar Mabeuf, gafletinin cezasını
göğsünden yediği kurşunla öder; daha doğrusu
kefaretini verir şaşkınlığının.
Bizim, ne nebatlara karşı sevgimiz, ne kitap düşkünlüğümüz
var. ama, insanlığı ilgilendiren en büyük, en hayati
davalar karşısında ondan çok daha sağır,
ondan çok daha körüz. Tabular, tabular.. Her adımda, şuura
dur emrini veren bir jandarma neferi. Her kapının arkasında,
elinde bıçak, bekleyen bir harem ağası. Düşünme!
Düşüneni iftiranın ve sefaletin lağımında
boğduktan sonra, ellerimizi yıkayıp, efendim bizde
filozof yetişmiyor diye ah-u vahlar.
Hem
imtiyazlıların, yani iktidarın, hem de liberal
gençliğin en büyük Rus yazarı olarak kabul ettiği
Dosto, ölünceye kadar polis esareti altında imiş. Çarlık
Rusyasına ne kadar benziyoruz. Yalnız bizde Dosto çıkmıyor.
Zira Dostoyu okuyacak saray yok. Saray mı? Kulübe var mı
ki? Kaç kişi, Puşkin
Üzerine Konuşmalardan haberli? Batı
Batı Dedikleri, hangi dikkatleri Avrupanın hakiki
çehresine çevirebildi? Evet, kelimelere esiriz, kelimelerden korkuyoruz.
Düşmanımız: kelimeler. Dosto, büyük kılavuzlarımızdan
biri. Doğu ile Batının muhasebesini yaparken,
insanı, bütün azamet ve sefaleti daha çok sefaleti- ile
teşrih masasına yatıran o büyük romancıdan
cesaret aldım.
(Cemil Meriç, Mağaradakiler,
İletişim Yayınları, İstanbul. 5. baskı,
2000. 271-5.)