Cemil Meriç Röportajı
"Nesillerin Mirası" Türkiye
Kültür ve Sanat Yıllığı, Türkiye Yazarlar
Birliği Yayını, Ankara 1986, s.586-594.
Röporter: Hüsamettin
Aslan
1986, Hüsamettin Aslan'ın,
ünlü mütefekkir ve edebiyat tarihçisi-eleştirmeni Cemil Meriç
(1917-1987) ile yaptığı röportaj.
H.Aslan: Üstadım,
izninizle, sorularıma, hayat konusundaki görüşlerinizi
alarak başlamak istiyorum. Şimdi hatırlayamadığım
bir yerde "Hayat" der Levi Strauss, "bir bunalımlar serisidir".
Onu, yani hayatı, Allah katında bir imtihan olarak niteleyenler
de var, tabiî ayıklama kanunuyla açıklayanlar da. Sizce
nedir hayatın anlamı?
Cemil Meriç: Hugo'nun bir sözünü not etmiştim. "Hayat mezarların
çözdüğü dolaşık bir yumaktır" diyordu. Buna
mukabil şöyle söyler Neyzen Tevfik: "Çözemez kimse bu dünya
denilen kördüğümü/ Yaratan ..... bilir ancak onun içyüzünü/
Bir delikten çıkarak bir deliğe girmekteyiz/ Önü zulmet,
sonu zulmet, ..mişim gündüzünü." Bu sözlerin hiçbiri mutlak
olarak ele alınmamalı elbette. Hayyam, "Efsane söylediler
uykuya daldılar" diyor. Hepimizin söylediği bir efsane
var. Hepimiz bir efsane söyleyip uykuya dalıyoruz. Bu, suale
sualle cevap vermek. Bu suale cevap verilmez. Zor sualler bunlar.
Münker Nekir sualleri gibi. Bir şairde mutlak hakikat aramak
yanlış. Şair sözü... İlham var. Sokrat, bütün
düşüncelerinin demon'dan geldiğini söyler. "Benim bir
demon'um var, beni o konuşturuyor" derdi. Herkesin bir demon'u
var. Yukarıdaki mısraları böyle anlamalıyız.
Belli anlarda doğar şairin içine bunlar, bazen bir şimşek
pırıltısı gelir, aydınlatır insanı.
İnsan aydınlandığını zanneder. Şimşek
pırıltısı geçtiğinde daha koyu bir karanlığın
içinde kalır insan.
H.Aslan: Ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Ölümün sizdeki
tedaileri nedir? Benim aklıma Camus geliyor. O, "Bu dünyada
her şeyden ölüm akıyor; duvarlardan, gazetelerden ve
insanların yüzlerinden" diyordu Başkaldıran İnsan
adlı kitabında. İslamiyet, 'Ölüm, insanın
canını Rabbi'ne emanet etmesidir' diyor.
Cemil Meriç: Ölüm, ister istemez karşılaşacağımız
bir sual işareti! Ziya Paşa'nın dediği gibi
"Halledemedi bu lügazın sırrını / Bin kafile
geçti ulemâdan, füzelâdan."
H.Aslan: Ölümden korkar mısınız?
Cemil Meriç: Aksini söyleyemem. Somutlaştırarak anlatmak
mümkün değil. Mahiyeti meçhul bir korku. Aslında bu
sorular, benim bütün hayatım boyunca kendime sorduğum
sorular. Hiç bir zaman cevap veremedim. Kimse verememiş.
H.Aslan: Ebediyet neden sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı
olsun? "Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını
kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyet.
Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki, ebediyet sümüklü böceğin
izleri kadar aldatıcı."(Bu Ülke, syf.182) diyorsunuz.
İnanmıyor musunuz ebediyete?
Cemil Meriç: Ebediyet diye bir şey yok yeryüzünde. Burada
şöhret söz konusu. Bütün şöhretler yalandır! Ebediyeti
şöhret manasına kullanıyorum. Napolyon mu, Marks
mı?
H.Aslan: Kültürler, genellikle içlerinde yaşadıkları
insanların bunalımlarını çözen kurumlar yaratmışlar.
Gazali böyle bir meseleyle karşılaştığında
tekkeye koşar; oysa Gökalp bunalımlarını çözmek
için intihara başvurur. Mesele bir tercih meselesi. İnsanın
fikrî ölçülerini değiştirmesi bence bu. Gökalp, Durkheim'ı
yani modern düşünceyi tercih etti. Ben, sizin de aynı
tercih problemiyle zaman zaman karşı karşıya
olabileceğinizi düşünüyorum. Bu konuda bizi biraz aydınlatır
mısınız? Aklıma gelmişken söyleyeyim,
meselenin çağrışımları beni Tanpınar'a
götürüyor. Ölmeden onbeş gün önce günlüğünde şu
soruyu soruyor kendisine: "Tanrı'ya inanıyor muyum?
Evet..."
Cemil Meriç: Ziya Gökalp, Gazali değildir. Gökalp minnacık
bir adamdır. Elindeki imkanlarla başka çaresi yoktu.
İster istemez intihar edecekti. İntihar kapıyı
açmıyor. O da Mavi Sakal'ın Kırkıncı
Odası'nı açıyor. Sık sık bu meseleyle
ben de karşı karşıya geldim ama korkak olduğum
için intihar edemedim. Bu büyük meçhul beni ürküttü. Ben düşünceyi
bir bütün olarak ele alırım. Memleketten memlekete değişmez.
Ziya Gökalp'le Gazali arasında mahiyet farkı var. Ziya
Gökalp, Batı'nın sofra artıklarıyla geçinen
bir zattır; onları atıştırır, zaman
zaman da kusar. Peyami Safa'nın çektiği ruh çilesini
çekmemiştir. Sahtekârdır. Her devirde dalkavukluk yapmıştır.
Talat Paşa'ya ve İttihat Terakki'ye mesela. Tarihin
şımarttığı bir adamdı.
Ben daima intihar düşüncesi içinde yaşadım. İntihar
beni dâûssıla gibi takip etmiştir. Şimdiyse intihar
bile edemeyecek haldeyim. Hayyam'ın dediği gibi, bir
masal anlattık çağdaşlarımıza ve geçip
gideceğiz. Noktalayacağız bir gün.
Tanrı sorusuna cevap veremem. Tanpınar bahtiyar bir
adamdı. Bu soruya cevap vermiş. İnanıyorum
da inanmıyorum da. Bunlar matematik birer realite değil
ki. Zaman zaman inandım. Ama ne kadar inanıyorum, bilemiyorum.
Eğer Tanrı olmazsa, hayat bir curcuna oluyor. İntihar
tam bir hal çaresi oluyor o zaman. Camus'nun yaptığı
da bu.(1) Sisyphos Efsanesi'nde söylediği gibi, ya inanacaksın
ya intihar edeceksin. Üçüncü bir hal çaresi yok. Bunlar kaypak
kavramlar. Kim ne kadar inanır bilinmez. Tanpınar benden
aydınlık görüyor ve 'Evet' diyor. İnanıp inanmadığımı
bilemiyorum. Müslümanım, müslüman bir çevrede doğdum.
Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını
mahşer günü bilebileceğim.
H.Aslan: Cemil Meriç külliyatında el atılmayan düşünce
devi yok gibi. İbn Haldun'la Marks; Cevdet Paşa'yla
Weber; Cemalettin Efgani ile Ali Şeriati iç içe bu külliyatta.
Yani idealizmle materyalizm, laiklikle din, doğu ile batı.
Bence zorlu ve çetin bir yürüyüş bu. Eklektik bir düşünür;
kendini parçalanmış, çatlamış aynalarda seyreden
ve bunun verdiği acıyla kıvranan bir aydın
diyebilir miyiz sizin için? Arkasından sözkonusu parçalanışınızın
ülkemizle ilgili yanları sökün ediyor. "Benim trajedim şu
birkaç satırda; sevebileceklerim(yani sosyalistler) dilsiz,
dilimi konuşanlarla(yani sağcılarla) konuşacak
lakırdım yok" -parantez içleri soruyu soranın-
"Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol
diyalogdan kaçıyor." Nasıl oluyor da hem Büyük Doğu
kadrosundan hem de Yön kadrosundan olabiliyorsunuz? Neden buna
mecbur hissediyorsunuz kendinizi?
Cemil Meriç: Bu kelimeleri tarif etmeden kullanmak hata. Ben Türkiye'de
gerçekten sosyalist olabileceğini sanmıyorum. Bir parça
eklektiğim.(2) Her aydın bir parça eklektik olmak zorundadır.
İnsan bütündür. Evet derseniz biter. Halbuki aydın olmak
başka şey. Aydın olmanın insana yüklediği
büyük sorumluluklar var. Bu sorumluluğun idraki başka,
uygulama imkanı başka. Belki ben aydın olmanın
sorumluluğunu idrak ediyorum ama icaplarına ne kadar
uyuyorum bilemem.
İnsan çok meçhullü bir problemdir. Mesela dilimle Büyük Doğu'ya
mensubum. İnançlarımın bir kısmıyla da
öyle. Yön de bir tarafım benim.
H.Aslan: Yön'le paylaştıklarınız?
Cemil Meriç: Önce pozitivizm. Akla fazla önem verişim. Mesela
Rıza Tevfik, Tevfik Fikret zaman zaman bir anlamda Yön'cüdürler.
Bu problemde o kadar meçhul var ki... İnsanla ilgili hiç
bir problem basit değil. Mesela Necip Fazıl'ı severim
ama Doğan Avcıoğlu'nu sevmem.
H.Aslan: Geçmişte sosyalist olmanızla Yön arasında
bir bağ kurulabilir mi?
Cemil Meriç: Ben hiç bir zaman sosyalist olmadım. Bilhassa
materyalist hiç olmadım.
H.Aslan: "Kimim ben?" diye soruyorsunuz günlüğünüzde kendinize
ve insanı kanser edecek ağırlıktaki bu soruyu
şöyle cevaplandırıyorsunuz: "Hayatını
Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi."
Sene 1974. Türkiye gibi Ortadoğu'nun göbeğindeki bir
ülkede, bu yamalı bohçada, bir düşünür için yukarıdaki
cevabınız yeterli mi? Kimsiniz siz? Kimlik söz konusu
olduğunda sorulacak bütün sorulara cevap verebilecek bir
düşünür mü yoksa arafta bir yalnız mı?
Cemil Meriç: Arafta bir yalnızım.
H.Aslan: Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızdaki
müthiş makalenizi; Ruşen Eşref'in 'Diyorlar ki'
adlı kitabını esas alarak yazdığınız
'Diyorlar ki' başlığını taşıyan
yazınızı düşünüyorum. Elimden gelse herkese
okurdum bu yazıyı. Benim çağdaşlarım,
Gökalp'in bir Delf kâhinine benzediğini sizden öğrendiler.
Peki ama hocam, orada sözünü ettiğiniz Türk aydınlarıyla
sizin aranızdaki fark nedir? Bu ülkede Peygamber'den 'Muhammed'
diye söz etmiyor musunuz? Bir batılının konuşma
veya yazma biçimi bu. Hemen arkasından, İslamiyetle
ilgili olarak yazdığınız hepsi birer manifesto
niteliğindeki yazılarınız geliyor aklıma.
Çelişki bu. Büchner'in "Madde ve Kuvvet" adlı kitabının
düşünce dünyanızı, bir anlamda kişiliğinizi
en çok etkileyen kitaplardan biri olduğunu söylüyorsunuz.
İslamiyet'in size açıklamadığı şey
neydi de bu kitaba dört elle sarıldınız? Kaderiniz
bence, kimlik bunalımlarını okudukları kitaplarda
çözümleyen binlerce insanın -sağcı, solcu, idealist
veya materyalist olmaları bir şey değiştirmez-
kaderleriyle aynileşiyor. Okumakla olmak neden aynileşsin?
Bir düşünceyi öğrenmek aynı zamanda bir yaşama
biçimini öğrenmektir. Doğru. Ancak, o yaşama biçimini
icra etmek değil. Pratik hayatta kendilerini yaşayabilmek
imkanını sağlamıyor bize, okuduklarımız.
Cemil Meriç: Biraz fazla altını çizmişim "Madde
ve Kuvvet"in. Sözün gelişi öyle yazmışım.
Onsekiz yaşında bir insanı çarpar elbette. Bütün
hayatımı etkileyen bir tesiri olmamıştır.
Belli bir çağda etkilemiştir beni. Hayatıma şâmil
değildir. Bulûğ çağında, ilk defa rastlanan
güzel bir kadının insan üzerindeki etkisi bu. Ama babam
için aynı şeyi söyleyemem. Babama okuttum, ruh dünyasında
kötü akisler yaptı. Babam hacıydı ve mûtekit bir
insandı. Üzerinde resim var diye eve gelen kibritlerin resimli
kapaklarını yırtardı. Onun üzerinde tesirli
oldu bu kitap, benim üzerimde değil. Evladım, kelimeler
hiç bir şey ifade etmiyor, görüyorsunuz, yani hem yalan hem
doğru bunlar.
H.Aslan: Günlüğünüzde yazdıklarınızla kitaplarınızda
yer alan düşünceler arasında çelişkiler var. Russell,
"Bir düşünce sistemi" der, "Eğer yüzde yüz tutarlıysa,
o düşünce sistemi toptan tutarsızdır ya da ilmî
değildir." Bu tespit, "Batı Felsefesi Tarihi"ndeydi.
Sanırım. Çelişkileriniz son tahlilde normal olarak
da kabul edilebilir. Kitaplarınızdan birinde, "Yobaza
düşmanlık tarihe düşmanlık. Yobaz en güzel
taraflarımızla biziz, biz." diyorsunuz. Eserlerinizde
bu türden yüzlerce ifade gösterebilirim. Oysa günlüğünüzde,
"Solun kadir na-şinas davranışı beni ister
istemez gericilerin kucağına değil, yanına
itti" şeklinde beyanlarınız var. Gericilik nedir,
sağ nedir? Yeni Devir gazetesi hangi çizgidedir? Müslümanlık
nedir ki böyle söylüyorsunuz?
Cemil Meriç: Yeni Devir pek ciddi bir intiba bırakmamıştır
üzerimde. Mesela Cumhuriyet'te yazmayı tercih ederdim. Gerici
benim. Sağ'a antipatim yok. Sağ mezarlık bekçisi.
Eskinin devamını ister sağ. Halbuki hayatın
kendisi daima yeniye müteveccihtir.
H.Aslan: Marksizme yaklaşımınız oldukça farklı,
sizce yalnızca bir düşünme biçimi. Ortodoks marksizme
ateş püskürüyor yazılarınız. Ortodoks olmayan
marksist düşünürler ise daima tam not alıyor sizden;
Rodinson, Schumpeter ve diğerleri... Ancak, yine de marksist
düşünceyle bir çok şeyi paylaşıyorsunuz. Bunların
başında düşünme biçiminiz var bence. Genç Cemil
Meriç'ten olgun Cemil Meriç'e uzanan, çizgide değişmeden
kalan tek unsur düşünme biçiminiz yani diyalektik yöntem.
Bilgi problemine bakış açınız marksizmden
izler taşıyor. Meraklı okuyucular, Mağaradakiler
adlı kitabınızın 391., Umrandan Uygarlığa
adlı kitabınızın 231-261. sayfalarına
bakabilirler. Ayrıca, Kırk Ambar adlı eserinizde,
Proudhon'u yazarken yaşadığınız iç hazzı
geliyor aklıma.(3) Düşünürken ve yazarken, "Önce eylem
vardı" diyorsunuz, diğer sosyalistler gibi. Önce eylem
vardı; yani hayat vardı, maddi gerçeklik vardı.
Bilginin kaynağının materyalist açıklaması
bu. Modern bilimin bu ilkeye dayandığını kabul
ediyorum. Doğru, bilimin nesnesi, araştırma nesnesi
maddedir. Ama bu düşünce biçimi, İslamiyet, evet, kitaplarınızda
sıkça vurguladığınız İslamiyet sözkonusu
olduğunda çelişkilerden birini doğuruyor. Tehlikeli
bu, İslamiyet açısından. Tehlikeli, çünkü vahyi
dışarda bırakıyor. Bir şey daha var:
'Umrandan Uygarlığa'da(sf.366, dipnot), Marks'ı,
Şerif Mardin'e karşı savunabiliyorsunuz.
Cemil Meriç: Hayır, bende değişmeden kalan diyalektik
değildir; insan düşüncesine saygıdır. Ben
insan düşüncesini İbn Haldun gibi ikiye ayırıyorum:
İnşa ve haber. Haber'e olduğu gibi inanılır.
İnşa ise yorum demektir ve tartışmaya açıktır.
Marks da İbn Haldun ve Farabi gibi büyük düşünce adamlarından
biridir. İmtiyazlı bir mevkii yoktur. O da bir insandır
ve hataları vardır. Düşünen bir adamdır. Bilhassa
polemik içinde ve düşmanlarıyla savaşarak düşünen
bir adamdır. Düşünen hiç bir insan tarafsız olamaz.
Marks'ın da hataları vardır. Proudhon'u, Saint-Simon'u,
Marks'tan daha çok severim. Sert, dövüşken, haşin bir
adamdır Marks. Musevi asıllıdır ve bunun düşüncelerine
büyük etkisi vardır.
H.Aslan: "Otobiyografileri hep şüpheyle karşılarım.
En masumları, ihtiyar nazeninler gibi aşırı
bir tuvaletle çıkar tarih karşısına. Talleyrand
doğru söylüyor galiba: Dilin görevi hakikati gizlemektir."(Bu
Ülke, syf.197) Sizin otobiyografiniz için de geçerli mi aynı
şey?
Cemil Meriç: Benimki için geçerli değil. Çünkü hiç bir siyasi
hareket içinde bulunmadım. Ailem ve çocuklarım için
de öyle. İlmî namusumu az çok muhafaza etmişimdir. Talleyrand
bir politikacıydı. Tarihin en namussuz, en zeki adamlarından
biridir. Talleyrand yükselmek istiyordu. Politikanın dili
gizliliktir. Benim yükselmek gibi bir amacım olmadı.
H.Aslan: Mülkiyet karşısındaki tavrınız
nedir? Daha önceki bir konuşmanızda, "Ben Müslüman sosyalistim"
demiştiniz. Bu sözünüz bana gençliğinizin Tarık
Mümtaz'ını hatırlatıyor. Onun 'İslamî
Sosyalizme Doğru' adlı bir risalesini okuduğunuzu
belirtiyorsunuz.(Bu Ülke, Beşinci Baskı, sf.29) Müslüman
sosyalizmi pek itibar görmüyor bugün Türkiye'de.
Cemil Meriç: Sosyalizm Türkiye'de yaşamak için İslamî
bir veçheye bürünmek zorundadır. Mülkiyet konusunda Saint-Simon
gibi düşünüyorum. Mülkiyet daima tahdit edilmelidir. Topluma
faydalı olduğu sürece yararlıdır. Yani herkes
kendi zevki için tüketim yapamaz. Mülkiyet toplumundur. Onda,
bizden önce gelenlerin de, bizden sonra geleceklerin de hakkı
vardır.(4) İslamiyet de sosyalizm gibi düşüncede
bir devrimdir.
H.Aslan: Stendhal eline kalemi alır, ilham gelmesini beklermiş
yazarken. Siz nasıl yazarsınız?
Cemil Meriç: Özel bir merasime tâbi değildir. İlham
da beklemem.
H.Aslan: En belirgin özelliklerinizden biri, dil konusundaki hassasiyetiniz
değil mi?
Cemil Meriç: Bir yazar olarak dili muhafaza etmeye çalışırım.
Bu konuda titizim. Hayatımın manası bu.
H.Aslan: Türk Sağ'ına ve Türk Sol'una tavsiyeleriniz
nelerdir?
Cemil Meriç: Türkiye'de sol'un sağlaşması, sağ'ın
sollaşması gerekir. Sağla sol arasında büyük
bir fark yoktur. Gurur dargınlıkları ve benzeri
şeylerden doğan ayrılıklar. Birbirlerine yaklaşmalıdırlar.
H.Aslan: Ama bugün bunun tam tersi ortaya çıkıyor.
Cemil Meriç: Ben bu kutuplaşmaya karşıyım.
Kutuplaşma yobazlıktır.
H.Aslan: Üslubunuz efendim?
Cemil Meriç: Üslubum kendimdir. Benliğim, bütün hüviyetimdir.
Yazdıklarım kadar yazış biçimim de önemlidir.
H.Aslan: Şiirin tornasından geçmiş bir düşünürün
üslubu diyebilir miyiz?
Cemil Meriç: Yıllarca şiir yazdım.
H.Aslan: Cemil Meriç, Türk nesrine Fransız sentaksını
getirdi, deniyor, doğru mu bu sizce?
Cemil Meriç: Olabilir. Fransızca'yla o kadar çok temasım
oldu ki... Ben farkına varmadan bir etkisi olmuş olabilir
Fransızca'nın. Edebiyata tercümeyle geçtim. Bir şuuraltı
tesir.
H.Aslan: Yazılarınızı başka birine dikte
ettiriyorsunuz. Konuşuyorsunuz, yazılıyor. Yazılarınızda
konuşma cümleleri ağırlıkta. Dikte ettirmenizden
mi geliyor bu özellik?
Cemil Meriç: Üslubum, kendim yazıyorken de, yani gözlerimin
kapanmasından önce de böyleydi. Sanmıyorum.
H.Aslan: Üstadım, şiiri neden bıraktınız?
Cemil Meriç: Sevdiğim şairler vardı. Pınarbaşları
tutulmuştu. Onlardan daha büyük olamayacağımı
hissettim. Nazım, Yahya Kemal, Necip Fazıl. Halbuki,
nesirde bana rakip olabilecek bir zirve yoktu.
H.Aslan: Aşka inanıyor musunuz?
Cemil Meriç: Elbette. İnsanlar arasındaki biricik insani
his, aşk. İnsanı insan yapan aşktır.
H.Aslan: Kadınlara bakış açınız nedir?
Cemil Meriç: Büyük bir saygı ve sonsuz bir sevgi. Kadın
erkekten daha yüksektir bana göre. Erkek kadın eşitliği
yoktur. Vazife taksimi vardır. Kadın vazifeleriyle üstündür.
Fedakârlığıyla, sadakatiyle. Hayatımdaki önemli
varlıklardan biri kadın, diğeri kitap.
H.Aslan: "Bir kadınla yemeğe mi çıkıyorsunuz"
der Nietsche, "Sakın kırbacınızı yanınıza
almayı ihmal etmeyin."
Cemil Meriç: Budala. "İnsanın tanrı olmadığının
tek belgesi göbekaltıdır" diyor bir yerde de. Küçüklük
duygusundan ileri geliyor onun bu özelliği. Kadın bahsinde
hiç bir zaman tatmin olmamıştır. Davet edildiği
düğünde, geline evlenme teklif eder. Salaktı hazret.
Dâhi bir salak. Tam bir erkek değildi çünkü tam bir insan
değildi. Farkında olmadığı bir zaafı
vardı kadına. Delirdi zaten.
H.Aslan: Kadınlar bahsinde hayatınızdaki en büyük
yeri işgal eden kadın kimdir efendim?
Cemil Meriç: Ölenlerden karım Fevziye, yaşayanlardan
Lamia. Karımı çok severim. Kırk yılın
üzerinde bir beraberliğimiz oldu onunla. Fevziye tam bir
aile kadını, mükemmel bir anneydi. Daima rahmetle anarım.
Sakin bir zevceydi. Roma'yı Roma yapan asil ve büyük kadınlardan
biriydi. Menteşoğulları boyundandı.
H.Aslan: Lamia Hanım'dan sözeder misiniz?
Cemil Meriç: Son derece sevdiğim ve son derece saydığım
müstesna bir insandır. İnsanlar arasındaki yerini
bulamamıştır. Talihsiz bir izdivaç yaptı.
Hz.Ebubekir soyundan geliyor. Son derece fedakârdır. Hastalığımda
bana gösterdiği şefkat emsalsizdir. İnsanlığın
yüzünü ağartan bir fedakârlık. Mükemmel bir hocadır.
Hayatımın en mükemmel arkadaşı. Talihim benim.
Karım öldükten sonra onun yerini ancak Lamia Hanım doldurabilirdi.
İngilizce öğrenimine dört yaşında başlamıştır.
Ana mektebini ve Arnavutköy Kız Koleji'ni birincilikle bitirmiştir.
Hasan Âli Yücel döneminde başarılı öğrencilerin
diplomalarını Roosevelt imzalardı. Diplomasında
Roosevelt ve Hasan Âli'nin imzaları var. Çok mükemmel bir
İngilizce hocasıdır Lamia. Tanpınar'ın
öğrencisidir. Reşat Nuri ile akrabadırlar.
H.Aslan: Kızınız efendim?
Cemil Meriç: Kızım mükemmel ve emsalsiz bir evlattır.
Talihim bu. Bedbahtlık içinde bahtiyarım.
H.Aslan: Ne tür müzikten hoşlanıyorsunuz?
Cemil Meriç: Umumiyetle alaturkayı severim. Sevdiğim
bir insanla dinlemeliyim müziği. Sevdiğim insanla birlikte
dinlediğim müziği severim. İster otobüs müziği
olsun ister klasik. Farketmez. Türkülere özel bir zaafım
yok. Ama sevdiğim türküler de var.
H.Aslan: Hangileri mesela?
Cemil Meriç: Şu anda sıralayamam.
H.Aslan: Şiiri bırakışınızın
tarihini hatırlıyor musunuz?
Cemil Meriç: Acaba bıraktım mı? Söyleyemem ki bunu.
Nesri şiir haline getirmeye çalıştım.
H.Aslan: Büyük yazar olmak için sizin hayat çizginize benzer bir
yolu katetmek gerekir mi?
Cemil Meriç: Gerekir. Acılar insan ruhunu biliyor. Acı
çekmeyen, insan olamaz.
H.Aslan: Sizin için demokrat diyebilir miyiz?
Cemil Meriç: Elbette evladım. Gerçek bir demokratım.
Liberal ve demokratım.
H.Aslan: Yazılarınızdan birinde "Düşüncenin
kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede" yaşadığımızdan
söz ediyorsunuz.
Cemil Meriç: Evet. En kötü yanımız müsamahakâr olamayışımız.
Herhalde Moğollar'dan kalma bize.
H.Aslan: Liberal terimini hürriyet anlamında mı kullanıyorsunuz?
Cemil Meriç: Evet.
H.Aslan: Aydınlarımız konusunda söyleyecekleriniz
var mı efendim?
Cemil Meriç: Bu konuda söyleyeceğimi söyledim galiba. Türkiye'de
aydın yoktur. Çünkü mesuliyet yoktur. Taşıma suyla
değirmen döndürüyoruz.
H.Aslan: Bir denemenizde kitapları kadınlara benzetiyorsunuz.
Neden başka bir varlığa değil de kadına?
Cemil Meriç: Hayatımda iki önemli varlık var: Kadın
ve kitap. İkisi de insan. Yani bunları teke irca edebiliriz.
Kadın da insan kitap da insan.
H.Aslan: "Her kitapta kendimizi okuruz, kendimizle yatarız
her kadında" diyorsunuz. Neden kendimizle yatarız her
kadında?
Cemil Meriç: Kadınla bir parça bize yakın olduğu
ve bizi sevdiği için yatarız. Hayvanlar çiftleşir;
insanlar birleşir, tekleşir. Her insanda binlerce insan
vardır. Kadın ve erkeğin bir araya gelmesinde,
bu binlerce insandan yalnızca birer tanesi birbiriyle kaynaşır
ve anlaşır. Aynileşirler.
H.Aslan: Kitabı kadına benzeten başka bir düşünür
hatırlıyor musunuz?
Cemil Meriç: Hatırlamıyorum.
H.Aslan: "Bana okuduğunuz kitapların en güzelinin hangisi
olduğunu soruyorsunuz, söyleyeyim: Annemdir" der Abraham
Lincoln. Annenizden hatırınızda kalanlar neler?
Cemil Meriç: Muhterem bir hanımdı annem. Babamla akrabaydılar.
Babamın dedesi Dimetoka müftüsüydü. Benim soyadım aslında
Hocazâde'dir. Soyadı Kanunu'yla değiştirildi. Bu
soyadı Hafız İdris Efendi'den geliyor. İlk
mektebi bitirmişti annem. Çok zengin bir masal dünyası
vardı ve masallar anlatırdı bana. Hassas bir kadındı.
Bende de var aynı hassasiyet ve bu, annemin bendeki etkisidir.
H.Aslan: Zaaflarım diyebileceğiniz özellikleriniz neler
efendim?
Cemil Meriç: Çok. Baştan aşağı zaafım.
Lüzumundan fazla hassasım. Çabuk kızarım, çabuk
darılırım, çabuk sevinirim. Okumaya düşkünüm.
Her insan gibi, belli bir ölçü içinde kadınlara zaafım
var. Beş kardeşiz. Ailenin yaşayan tek erkek evladı
benim. Bu yüzden biraz şımarık büyümüşüm.
H.Aslan: Sevdiğiniz yemekler neler?
Cemil Meriç: Lamia'nın pişirdiği yemeklerin hepsini
severim. Bilhassa bulgur ve etle yapılan yemekleri. Bütün
yemeklerini severim Lamia'nın. Ümit'in pişirdiklerini
de severim.
H.Aslan: Sigarayla aranız nasıl?
Cemil Meriç: On yedi yaşımdan bu yana sigara içerdim.
Günde üç paket. Sonra bıraktım. Lamia'nın yüzünden
tekrar başladım. En son olarak da hastalanınca
bıraktım. Şimdi içmiyorum.
H.Aslan: Lamia Hanım yüzünden?
Cemil Meriç: O içiyordu çünkü.
H.Aslan: Şu anda seyahat etme imkanınız olsaydı
hangi ülkede olmak isterdiniz?
Cemil Meriç: Fransa'da.
H.Aslan: Neden Fransa'da?
Cemil Meriç: En çok Fransız kültürüyle temas halinde oldum.
İnsanlarını severim. Altmış küsur yıldır
Fransızca'yla uğraşıyorum. Lamia'yla O'nun
memleketi olan Şam'a da gitmek isterdim mesela.
H.Aslan: Kitaplarınıza çocuklarınız hissiyle
baktığınız oluyor mu?
Cemil Meriç: Fazlasıyla elbette. Onlar da çocuğum. Kafamın
gönlümün çocukları.
H.Aslan: Kitaplarınız arasında tercih yapabilir
misiniz?
Cemil Meriç: Yapamam. Ancak "Hind Edebiyatı"nı çok severim.
Sonradan "Bir Dünyanın Eşiğinde" adıyla basıldı.
"Bu Ülke"yi de severim. Düşüncelerim tohum halinde "Bu Ülke"dedir.
Hayatımın bütün tecrübesi...
H.Aslan: Yeni bir çalışmanız var mı?
Cemil Meriç: Evet. Yeni bir kitap hazırlıyorum. "Umrandan
Uygarlığa"nın tersi, "Kültürden Irfana" olacak
adı. "Umrandan Uygarlığa", geçmişten bugüne
idi, yeni kitabım bugünden geçmişe. İrfan biziz,
kültür Avrupa. Batı'dan Doğu'ya gibi bir şey.
H.Aslan: Benim sormadığım, sizin söylemek istediğiniz
bir şey var mı?
Cemil Meriç: Her cevap noksan. Cevaplamak ayıklamaktır.
İnsanlara verebileceğim mesaj bu.
Hakan Ulaş'ın notu:
1- 1960 yılında bir otomobil kazasında ölen Albert
Camus'nun intihar ettiğine inanılır.
2- Eklektizm: Felsefede; uyuşabilir tezleri toplayıp
uyuşamayanlarını bir yana bırakma eğilimini,
edebiyatta ise birbirine aykırı çeşitleri bağdaştıran
geniş sınırlı zevki ifade eder.
3- Cemil Meriç, başka bir yerde "O'nsuz bir sosyalizm hatta
O'nsuz bir Batı düşüncesi tasavvur edilemez" diye andığı
-anarşizmin babası sayılan- Pierre Joseph Proudhon
için "Bir Facianın Hikâyesi" kitabında da şöyle
yazar:
"Proudhon çağımızın en büyük düşünce
adamlarından biri. Ülkemizde sol, bu dürüst ve samimi insana
kulaktan düşmandır. Kiliseleşen sosyalizmin hür
tefekküre tahammülü yoktur. Ülkemizde sağ, önyargıların
kalın duvarları arkasında hep aynı teraneleri
tekrarlar. Oysa Proudhon aydınlığa koşan her
insan için değerli bir kılavuzdur. Proudhon'un temsil
ettiği anarşizm, Batının bütün doktrinleri
içinde İslamiyet'e en yakın olan felsefedir. İslamiyet
de bir nomokrasi(kanun hâkimiyeti) dir, anarşizm de. Yalnız,
anarşizm için nomos(kanun) mâşeri akıldır;
İslamiyet için vahiy yani ilâhi şeriat. Proudhon, emekten
doğmayan her kazancı mahkum eder. Faiz bir sömürü aracıdır,
üstada göre. Gerçek sosyalizmi, gerçek demokrasiyi bütün buutları
ile tanımak isteyenler kilisenin afarozuna uğramış
bu yavuz ve samimi yol göstericiyi tanımak zorundadır."
4- "Mülkiyet Nedir?" kitabıyla ünlenen Proudhon'un bu konudaki
görüşüne bakalım:
"Kölecilik nedir? sorusuna cevap vermek durumunda kalsaydım
ve tek kelimeyle: Cinayettir... deseydim, insandan düşüncesini,
iradesini, kişiliğini çekip alabilme gücünün ölümüne
bir erk olduğunu ve bir insanı köle haline getirmenin
onu öldürmekten farksız olduğunu ispatlamak için uzun
boylu konuşmaya ihtiyaç kalmaksızın anlaşılırdı
düşüncem. Peki ama: Mülkiyet nedir? sorusuna niye aynı
şekilde, yani bu ikinci sorunun aslında birincinin değişik
bir biçiminden başka bir şey olmadığını
hemen anlatabilmekten emin olarak; Hırsızlıktır...
cevabını veremiyorum?... Ne emeğin, ne mülkleştirmenin
ve ne de yasanın mülkiyeti yaratamayacağını;
dolayısıyla da mülkiyetin nedensiz bir sonuç olduğunu
iddia ediyorum. Niçin kınanacakmışım bundan
dolayı?
Mülkiyet hırsızlıktır!... Işte devrimlerin
giriş kapısı..."Not: Yukarıdaki röportajı
Cemil Meric Düşünce platformuna taşıyarak sizlerle
paylaşmamızı sağlayan forum üyelerimizden
Hakan Ulaş Beye şükranlarımızı sunuyoruz...