|
KÜLTÜR
VE ÖTESİ
Cemil MERİÇ
HİSAR Dergisi
Sayı
93, Eylül 1971
Kelime de maskelidir,
insan gibi; ülkeden ülkeye değişir kimliği, çağdan çağa değişir.
Kaynağında yakalayacaksın kelimeyi, akışını izleyeceksin;
tanıyamazsın yoksa. Ömrün yetecek mi bu yolculuğa, sabrın
yetecek mi?
Kültür yabancı
bir kelime; yabancı, karanlık, ama sevimli. Cazibesi biraz
da müphemiyetinden geliyor. Adını nasıl türkçeleştirsek: irfan
desek olmaz, hars desek değil.
“Toplumsal ilimlerin
en kaypak ve anlaşılması en zor kavramlarından biri kültürdür,
diyor Şerif Mardin. Teknik anlamda kullanılmadığı zaman beraberinde
getirdiği çağrışımlar Picasso, Mozart, Beethoven, tiyatro,
edebiyat ve sanatla ilgilidir.” (Din ve İdeoloji S.38) Neden
Picasso, Mozart ve Beethoven de Farabî, Itrî veya Tagor değil?
Bu garip takdimde şuurlu bir Türk aydını yerine bir amerikan
misyoneri konuşuyor. Asya'yı, Afrika'yı kültür mabedinden
koğan hasta bir Batı hayranlığı.
Oysa, Ziya Gökalp'e
göre “Medeniyet, müteaddit milletlerin müşterek malıdır...
yani beynelmileldir. Kültür, bir medeniyetin her millette
aldığı hususi şekildir... yani millîdir... Garp medeniyeti,
fakat fransız kültürü, ingiliz kültürü. Medeniyet sunidir,
kültür tabi.” (Türkçülüğün Esasları).
Kültür, tamamlayıcı
bir isimle veya fiil olarak XVI. asırda kullanılmağa başlamış;
tek başına XVIII. asrın sonlarında fethetmiş batı dillerini.
Lalande anlamlarını şöyle sıralıyor:
A- En dar ve en
maddî manada, uygun temrinlerle bazı beden ve zihin melekelerinin
geliştirilmesi (veya gelişmiş olması): “Kültür fizik, matematik
kültürü.”
B- Daha genel
olarak ve gündelik dilde: 1) Okumuş ve bu sayede zevkini,
tenkit kabiliyetini, muhakemesini geliştirmiş insanın özelliği.
2) Bu özelliği sağlayan eğitim.
“Bilgi, kültürün
vazgeçilmez şartıdır, fakat yeter şartı değildir. Kültür denince
daha çok zekânın, muhakemenin ve duyarlığın niteliği akla
gelir” (D. Roustan) (Bu manada daha çok “genel kültür” tabiri
kullanılır.)
C- Medeniyet.
(Vocabulaire technique et critique de la Philosophie, S. 199,
200.)
Foulqué ise, almanca
kultur civilisation karşılığıdır, fransızcadaki kültürün almancası
bildung diyor. (Dictionnaire de la langue philosophique.)
Ne kadar çabuk
eskiyor sözlükler. Şimdi de bir mütercimi dinleyelim: “Darwin'in
şakirdi olan ilk evrimciler, toplumun adeta üst-yapısını meydana
getiren davranışların, moral değerlerin, alışkanlıkların topuna
birden “kültür” adını verdiler. Bu tanımın fransızcadaki “kültür”
ile pek münasebeti yok ama anglo-sakson antropolog ve sosyologların
çoğunca benimsenmiş bir tarif bu. Hatta bu sosyologlar, kelimenin
manasını öyle genişlettiler ki, kültür, bu eserde olduğu gibi,
zaman zaman toplum yerine kullanılmaktadır.” (Kardiner-Preble,
Introduction a l'ethnologie, S.9)
Vuzuha kavuştunuz
mu? Araştırmalarımıza devam edelim: Krober'le Kluckhohn koca
bir kitap yazmışlar bu kelime için: Culture, a critical review
of concept and definitions. Çeşitli yazarları taramışlar,
160 tarifini bulmuşlar kültürün. Bu tariflerin kimi tasvirî,
kimi tarihî, kimi normatif, kimi psikolojik, kimi “yapısal”,
kimi jenetik veya yetersiz.
Kültür fikri,
başlangıçta insanlığın umumî gelişmesine bağlı; insanlığın
topyekûn ilerleyişinde bir merhale. Aşağı yukarı medeniyetin
kendisi, medeniyet ise barbarlığın zıddı. Kültür ileri bir
toplum durumu, daha doğrusu kuşaktan kuşağa aktarılan sosyal
miras.
Bazı yazarlara
göre, kültürle doğa iki zıt kavram. “İnsanı hayvandan ayıran
şey kültür olduğuna göre, insanın bu amaca varmak için yarattığı
araçlara kültür araçları veya daha genel olarak kültür değerleri
diyebiliriz,” diyor Fisher. Albert Schweitzer de aynı fikirde:
“kültür, -ferdin ruhî olgunlaşmasına hizmet ettikleri ölçüde-
insanın ve insanlığın, her alanda ve her bakımdan kaydettiği
gelişmelerin bütünü”.
Bunlar ahlakçı
veya filozof görüşleri. Antropologlar bu arka-plandan kopmamakla
beraber, kültürden çok, kültürlerden söz ediyorlar. Franz
Boas kültür alanlarıyla, yani her birinin kendine özgü bir
kültürü olan bölgelerle, kültürler arasındaki alışverişlerle
uğraşan ilk antropolog. Kültürlerin özellikleri ve tarihleri
Boas'dan sonra incelenmeğe başlanır.
Antropologları
birbirne düşüren bir anlaşmazlık da şu: daha çok toplum yapıları
-yani bir grubun içindeki ilişkiler- üzerinde mi durmalı,
kültürler üzerinde mi? Bu tartışma iki okula ayırdı antropologları:
Malinowski'den ilham alan yapısalcı yahut yapısalcı-görevci
eğilim. (Malinowski'nin fikirleri için bak: Culture in Encyclopedia
of the social sicences, cilt IV, S. 621-645) Her kültürün,
müesseseleri, eğitim sistemleri, teklif ettiği veya zorla
kabul ettirdiği modellerle, fert kişiliğini, şuurlu veya şuursuz
olarak, nasıl biçimlendirdiğini araştıran kültüralist mektep.
Konusu arkaik
toplumlar olan bu tartışmaları bir yana bırakalım. Sosyologlar
teknik ilerlemelerin sebeb olduğu büyük değişiklikleri değerlendirmekte
de birleşemiyorlar.
Yığın haberleşmeleriyle
(mass media) uğraşanlar bu meseleye yeni bir boyut kazandırmakta;
doğrudan doğruya mass media'nın, bilhassa televizyonun, radyonun,
sinemanın, magazinlerin, reklâmın eseri olduğunu iddia ettikleri
halk kültürü, yığın kültürü gibi bir takım kavramlar üzerinde
durmaktadırlar. Yığın kültürü, yayın organ ve araçlarıyla
genelleşen mitler, kavramlar, tasavvurlar, yani oldukça ilkel
bir kültür modelleri bütünüdür. Bazı sosyologlara göre, tüketim
toplumunun işine yaramaktadır bu kültür, konformizm yaratmakta,
halka birşeyler bildiğini vehmettirmekte, mutluluk hakkında
maddeci ve çocuksu imajlar telkin etmektedir. Bazı yazarlara
göreyse, yığın kültürü halk sınıfının yaşayış ve düşünüş alışkanlıklarını
yükseltmektedir. (Kısa bir özet için bak. La Sociologie, Caseneuve
et victoroff, 1970).
Bu ele avuca sığmayan
kavramın kimliğini, daha doğrusu kimliklerini belirtebildik
mi? Hayır. Kültür, her gün yeni bir macera ile sevgililerini
hayretten hayrete sürükleyen bir nazenin. "Çağdaş uygarlık"
garip bir Sysiphos. Zirveye tırmandıktan sonra, hasretle bakıyor
ovaya ve kendini uçurumların cazibesine bırakıyor. Kültürün
en yüksek merhaleye ulaştığı ülkede,kültür yok artık: karşı-kültür,
anti-kültür, hip-kültür, kültür-sonrası, devrimci-kültür var.
Bunlar, can çekişen bir medeniyetin ölüm hırıltıları mı? Bâkir
ve dilber bir dünyanın müjdeleri mi? Bilemiyoruz. Avrupalı
sosyologlar, nazenini son kostümü, son hüviyeti içinde yakalamak
ümidi ile, yeni dünyaya koşuyorlar. Bir de bakıyorlar ki,
bitnik'ler hipi olmuş, "free jazz" "rock"la "pop"u tahtından
indirmek üzere. Hareketin akıl hocaları bir yıl geçmeden unutuluveriyor,
MacLuhan'ın yerini "teknoloji peygamberi" Fuller alıyor, uyuşturucu
maddeler havarisi Tim Leary, Zen yayıcısı Suzuki'yi itibardan
düşürüyor.
Amerika'dan gelen
bu moda, Avrupa'nın resmi veya gizli festivallerinde baş tacı.
Kendini herkese kabul ettirmek iddiasında. Belli geleneklere
değil, bütün geleneklere düşman, bütün üslûplara asî. Hayata
birşey eklemek istemiyor, hayatı değiştirmek amacında. Maziden
gelen tüm sınırları, tüm yapıları, tüm değerleri yok etmek:
kültür kavramını çatlatan bir davranış bu. Artık kazanılmış
bir bilgiler bütünü veya herşeyi okuyup, herşeyi unuttuktan
sonra kalan" değil kültür, bir oluşum, bir tutum, "bir hayatı
anlama ve yaşama tarzı." (Arthaud)
Hayalin akıl,
tecrübenin bilgi üzerindeki zaferi. İdrâkin tepe taklak edilişi.
Keşfedilmesi, yaratılması gereken başka bir realite özlemi;
eski yasaların ve ölçülerin yıkılışı. İyiyi kötüden, sürekliyi
geçiciden nasıl ayıracağız? Eserin kendisi yok ki ortada,
şu eser daha önemli, öteki daha değersiz diyebilelim. Ama
kimse anlamıyor bu yeni kültürü, havariler şikayetçi. "Kelime
hazinemizde, düşüncemiz gibi, daha önce var olan bir dünyadan
geldiği için kalleşlik ediyor bize." (MacLuhan) "İnsanlığın
korosu" olan istikbal, henüz bir curcuna. Bu devler veya cüceler
ülkesinin bir çok Gulliver'leri var, en tanınmışı Edgar Morin'le,
Jean Jacques Lebel.
İdeoloji ile teknik
bu yeni kuşaklara güvensizlik veriyor sadece. Ütopyalar istiyorlar,
sıcak, tabiî ütopyalar. Gençler için istikbâl yaşanan andır.
Gelenek paramparça ama yerine geçecek bir değer de yok. Çağdaş
medeniyet kendini inkâr eden bu isyan hamlelerini de bünyesine
katabilecek mi?
Bazı yazarlar
hareketi Reform'a benzetiyorlar. Onaltıncı asırda da bütün
bir nesil, kurulu düzene karşı ayaklanmış, babalarla çocuklar
arasında uçurum açılmıştı. Luther tezlerini haykırdığı zaman
otuz yaşındaydı, Melanchton yirmi. Elebaşılar, genç üniversitelilerdi
diyor Goodman.
Evet, kültürün
kendi kendine savaş açışı bu. Eski bir şarkının akordsuz tekrarı:
dadaizm, sürrealizm. Hem aynı, hem bambaşka. (Karşılaştırmak
için bak Nadaud, Historie du surréalizme) Medeniyetin şımarttığı
bu Amerikan veletleri için "kültür, bir uyutma endüstrisi,
arzuyu susturuş. Oysa tabandan gelen devrim, Dionysos'tur,
bayramdır, yığın arzularının vahşice doyuruluşudur" (Lebel).
Dürüst ve erkekçe
bir kavgadan kaçan bu hayal hastalarını biolojileri ile başbaşa
bırakalım. (Konunun iyi bir özeti için bak Le Monde, 11 Eylül
1970 L'autre culture)
------------------------------------------------------------------------------------------------
Not: http://fildisikule.8m.com/
`a tesekkür ediyoruz...
www.cemilmeric.net
|