"Kırk
Ambar 2. Cilt, Lehçe-t-ül Hakayık Iletişim yayınlarından
çıktı. Iletişim yayınlarından basılan diğer eserlerde olduğu
gibi Kırk Ambar 2. Ciltte de Cemil Meriç`in yerine oğlu Mahmut
Ali Meriç konuşuyor. Cemil Meriç`in belli bir cenaha mal edilmemesi
için yapılan bu tahribatın başka bir cenahı sevindirecek surette
gerçekleştirilmesi düşündürücüdür.
Kırk Ambar (Cilt
2) Kitabından Bir Örnek
KADIN RUHU, Cemil Meriç
[ Cemil Meriç, Kırk Ambar, Ötüken, İstanbul 1980
]
Kadının kişiliğini yaratan ne terbiye, ne
baskı. Ona özellik veren aşk ve omuzlarına yüklendiği misyon.
Çağdaş toplum kadını erkekleştirme yolunda. Cemiyeti değerli bir
yardımcıdan mahrum eden bir yöneliş bu. Üstelik kadına mutluluk
da getirmiyor. Mutluluk vaadi laf.
Kadının içinde bulunduğu şartlar... bundan daha büyük adaletsizlik
olur mu? Neden kadın erkeğe boyun eğmek zorunda kalsın? Erkeğe,
yani yaratılışı bakımından, hatta ahlâk ve zekâ bakımından kendisinden
daha aşağı bir varlığa. Neden herkesten küçük görülsün? Niçin
en büyük sayılan zevklerin dışında bırakılsın? Neden erkek kadar
hakları yok? Neden erkek için şeref sayılan, kadın için yüz karası?
Erkekten daha ahlâklı olması neden istenir? Neden çok daha büyük
fedakârlıklara zorlanır?
Bütün bu haksızlıklar erkeğin eseriydi bana göre. O, hayatta aslan
payını kendine ayırmıştı. Kısacası, bir adaletsizlikti bu. Ve
kolayca ortadan kaldırılabilirdi.. Bu sözde haksızlıklar kadının
misyonundan, bu misyonun bizde yarattığı eğilimden doğuyordu.
Bizde, yani bütün kadınlarda. Kadın bu misyonu başarabilsin veya
başaramasın.. Eşitsizliğin kaynağı, toplumdaki âhenk. Orgdaki
ses âhengi çeşitli boylardaki borulardan gelir. Toplumdaki âhenk
de ayrı ayrı misyonları, ayrı ayrı özellikleri olan kadınla erkekten.
Kadın Ruhunun Anahtarı, Merkezinin Kendi Dışında Oluşu
Ne lüzum var inkâra: Erkek başka, kadın başka.. Herkesin bildiği
vücut ve ruh farkları bir yana, kadını erkekten ayıran önemli
bir fark var.. Aşağı yukarı ötekilerin temeli bu fark. Kadın
özgecidir (diğergam), merkezi kendi dışındadır. Yani, hazlarının
da kaygılarının da bir başkasıdır kaynağı: Sevdiği ve sevilmek
istediği biri: Koca, çocuklar, baba, dost, vs... Çevresindekilerin
ne sevinçlerine yabancı kalabilir, ne acılarına; kadın onlarsız
kâm alamaz hayattan. Onlara beğendirmek için yaratır, onlar beğenmiyor
diye yıkar. Onların hoşuna gitmeye çalışır. Damak zevkleri de
kulak, göz, kafa zevkleri de vız gelir kadına.
Düşündüğü ve kendisinin düşünen biri yoksa, kendisiyle beraber
kâm alacağı, kendisiyle beraber hareket edeceği biri yoksa zevk
alamaz hayattan, yaratamaz, iş göremez. Başkaları için yaşamaya
can atan kadın, kendisini başkalarına feda etmeye hazır olan kadın,
başkalarından gördüğü iyiliklere sonsuz bir minnettarlık duyan
kadın, başkalarından minnettarlık görmeyince, başkaları kendisiyle
ilgilenmeyince, kendisi için yaşayacağı, kendisi için hayatını
fedadan çekinmeyeceği biri olmayınca mahvolur. Böyle birine kavuşunca
coşar, üzülüyorsa böyle birinden mahrum olduğu içindir. Yani,
aydınlatacağı biri yoksa alevi söner kadının.
Erkek öyle mi? Ne egoisttir o. Daha doğrusu merkezi kendi içindedir.
Yani, yaşadığı dünyanın merkezi kendi şahsı, kendi çıkarı, kendi
hazları, kendi meşgaleleridir. Tek başına yaşayabilir erkek,
hayatın tadını çıkarabilir. Çevresindekiler sevinçliymiş, üzüntülüymüş
ona ne! İlgilenmez başkalarıyla. Onlar da kendisiyle ilgilenmeyince
fazla üzüntü duymaz. Kendi rahatını düşündüğü için her heyecandan
kaçmak ister. Aşksız da yaşayabilir, kinsiz de. Sevinçli olmuş
veya olamış aldırmaz. Başkaları beğenmiş veya beğenmemiş umurunda
mı? Çizdiği yolda yürür gider. Damak, göz, kulak zevklerine
bayılır. Zengin olacak, hükmedecek herkese, kafasını geliştirecek.
Hazlarının merkezi kendisi.
Çocuklara bakın: Kız, bebeklere düşkündür. Erkek, tüfeğe. Kız,
anne olmak ister, öğretmen, hastabakıcı olmak ister. Küçüklerle
oynamaktan, onları okşamaktan, okşanmaktan hoşlanır. Kendisini
annesine veya hocasına beğendirmek için deli divane olur. Erkek
kendinden büyüklerini arar. Ya arabacı olmak ister, ya general.
Kumanda edecek, herkes boyun eğecek ona. Durup dururken yardım
etmez annesine, ya korktuğu için yardım eder ya mükâfat beklediği
için.
İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur. Yaşlanan erkek kavgadan
çekilir. Başkasının kendisiyle ilgilenmesini ister, ama kendisi
hiç kimseyle ilgilenmek istemez. Fakat, yaşlanan kadın hayat kavgasından
çekilmek şöyle dursun, çalışma sahasının daraldığını gördükçe
kendini yer. Daha çok çalışmak ister, daha hassaslaşır. Kendini
başkalarına feda edemeyince, ister ki başkaları doğruluğuna inandığı
davaları için fedakârlık yapsınlar. Tapar torunlarına. Yavrular
onun için hem büyük bir dert, hem büyük bir hazdır. Çocuklarından
çok torunları için çırpınır. Kimsenin yaptıklarını beğenmez. Hep
iş arar kendine. Hep kaygı arar. Arkada kalan yılların yalnız
üzüntülerini hatırlar. Hayatın tadını çıkaracağı yıllarda eskisinden
bin kat beter üzülür.
Kadının hayatında en baytiyar çağ, bütün varlığını ailesine,
bütün varlığını cemiyete verebildiği çağdır. Gerçek ve tabii bir
heyecan. Kendi başkaları için çırpınır, başkaları onun için.
Kadın, çocuğu için hem süt anne hem terbiyeci, hem sevgili olduğu
yıllarda bahtiyardır.
Uğrunda didineceği kimsesi yoksa, kendine bağlanacağı kimse yoksa
ölür gider kadın. Evlenmemiş bir kız düşünün. Ne kardeşi var ne
yeğeni. Sevmiyor ve sevilmiyor. Acılarını dindirecek kimsesi yok,
fedakârlık edemiyor. Duyguları hiç kimsenin işine yaramıyor, ne
öğretmen ne hemşire. Canlı bir hedefi yok. Ne olur bu kızcağız?
Solar ve kurur.
İşsizlik, ilgisizlik, en büyük felâket kadın için. Heyecansız
bir hayat, bağlanamamak, kendine bağlayamamak. Ölümden beter.
Kadın Neden Başkası İçin Yaşar?
Yalnız kadın mı? Dişi hayvanlar da, bitkiler de başkası için yaşar.
Çiçekler taç yapraklarını feda ederler aşka.Dişi, kendine etmese
hayat bir hamlede sona ererdi. Kadının bu fedakarlığı daha derin
bir iç güdüden geliyor.Erkekde de kadında da hep aynı iç güdü.Büsbütün
ölmemek kaygısı. Ölünceye kadar bunun için didinmiyor muyuz?Bir
gönülde, bir kitapta bir mermerde yaşamak.Tabiat bu kubbede hoş
bir seda bırakmamız için yaratmış aşkı. Aşkı ve ihtirası.İstikbale
taşmak, adımızı bizden sonra yaşatmak, bir vücutta yeniden gençleşmek
veya kafamızdan bir dünya yaratmak. Sonsuza damgamızı vurmak.
Bu amaca varmak için hangi acıya katlanılmaz? Ebedîleşmek için
ölmek. Anne çocuğu için her fadkârlığa katlanır. Erkek, eseri
için. Acı, bir şehvet olur onlar için. Batan gemiden çocuklarını
kurtaran kadın gülerek can verir..
İhtiras, yani bir eserde gerçekleşmek, bir eserde yaşamak arzusu
hem bir erkeği kanatlandırabilir hem kadını. Ama aşkta ebedîleşmek
yalnız kadının imtiyazı. Ancak anne ölümsüzlüğünü bütün genişliği
ile duyabilir. Varlığından bir parça gelişecek, istikbali fethedecek,
yaşayacaktır. Ağaç meyve vermiştir artık. Kadın bunun için aşka
susuzdur. Kendini sevgiye ve sevgiliye adayışı bundan. Başka biri
için yaşayan onu sezmek, anlamak ihtiyacındadır. Kadın, bunun
için daha çok sezgi, daha çok duygu. Hayatı yaratmak, yani başkasında
yaşamak. Onu yarınlara götürecek olan: Çocuğu.
Erke için öyle mi? Onu ebediyete götüren köprü, çocuğu değildir.
Vücudundan bir vücut çıkaramaz. O, kafasıyla, kalbiyle veya eliyle
yaratmak zorundadır ebediyetini. Bunun için de varlığının merkezi
kendisi. Klavuzu, aklı ve menfaatleri. Erkek, hayatını feda
eder de ihtiraslarından vazgeçemez.. Cinslerin ruh dünyasını
kesin çizgilerle birbirinden ayırmak imkansız. Ama kadının kaderine
hükmeden bu alterocentrisme, erkeğin kişiliğini biçimlendiren
ise egocentrisme.
Çevresindeki insanlarla yürekten ilgilenmek kadının kadınlığından
geliyor. Ama, çektiği acıların kaynağı da bu. İşte davanın can
alacak noktası. Egoizmle zırhlanmayan için en âsûde hayat korkunçlaşır.
Hayatın belkemiği: Egoizm. Kendi yolunu aydınlatan bir fenerdir
egoizm. Egoistin, hedefine varmak için kimsenin yardımına ihtiyacı
yoktur. Nereye gittiğini bilir ve tek başına yürüyebilir. Özgeci
(diğergam kimse/kadın) yapamaz bunu. O, yalnız sevmek ve sevilmek
için değil, yürümek için de başkalarına muhtaçtır. Bir sarmaşıktır
özgeci. Kuru bir dalı, soğuk sert bir duvarı çiçeklerle, yapraklarla
donatmak isteyen bir sarmaşık. Dayanacağı, kucaklayacağı kuru
bir gövde yoksa solar. Cansız bir duvar yaşatır onu.
Kadın egoizmden mahrum, yani belkemiksiz. Bunun için erkeğe muhtaç.
Sabit bir noktaya ihtiyacı var. Yoksa rüzgârın önünde bocalar
durur. Belli bir hedefe yöneltilmek zorundadır. Bu susuzluk zekâ
noksanlığından doğuyormuş. Kötü bir terbiyenin eseriymiş. Yalan.
En iyi terbiye bile kadının bu başkasına dayanma hasletini yok
edemez. Bilakis zekâsı geliştikçe bu ihtiyaç da büyür. Kendini
bir kasırgaya tutulmuş hisseder kadın: Düşünceler, düşünceler.
Hangisini seçecek? Değeri ne bunların? Ne işe yararlar?
Kadının zekâsı: seziştir, muhakemeye dayanmaz. Bu zekâ uçarak
varır hedefe. Adım adım değil. Ama neden varır? Nasıl varır? Bulduğu,
gerçeğin kendisi midir? Bu sualler mahveder onu. Demek, kadın
zeki olduğu ölçüde kendisine destek olacak bir başka zekâya muhtaç.
Kendisininkinden farklı bir zekâya. Zekâsını tamamlayacak bu zekâ,
aydınlatacak, sezişlerini değerlendirecek. Yoksa, limonlukta yetiştirilen
çiçekler gibi yaprak yaprak dökülür bu zekâ. Kır çiçekleri kadar
olsun yaşayamaz.
Ancak erkekleşen kadın böyle bir yardıma ihtiyaç duymaz. Kadın,
kadın kaldıkça desteksiz edemez.. Arzular da kâh büyük, kâh küçük.
Hep aynı değiller ki.. Yani minnacık bir arzu için büyük dertler
hazırlamıyor muyuz kendimize? Kadın, işine gelenle gelmeyeni
birbirinden ayıracak ölçülerden mahrum. Hedefini bir başkasının
göstermesi lazım. Yoksa kâh sezişlerine tekeder kendini, kâh zaaflarına.
Saatten saate, dakikadan dakikaya değişir. Sevdikleri kendi dışında.
Sırf kendi zekâsı, kendi gücü, kendi imkânlarıyla nasıl varsın
onlara? Bu meş'um aşk onu ister istemez başkalarına bağlar.
Erkekler her istediğini elde edebilir. Sabretmesi, çalışması yeter.
Zengin de olur, yükselir de. Hedefe bir başına erişebilir. Kadının
değişmeyen, elle tutulur bir hedefi yok ki. Sevgi kaderin kaprisi.
Erken veya geç doğmak, falan ülkeden, falan tabakadan olmak,
sevimli olmak, rüyasındaki erkekle beş yıl evvel, beş yıl sonra
karşılaşmak. Hayatı tesadüfün elinde. Çevresindekiler onu sevmiyorsa
ne yapabilir? İrâdesiyle, zekâsıyla, gayretiyle sevdirebilir mi
kendini? Aşk satın alınamaz, menfaatle ilgisi yok. Aşk, kadının
bütün hayatı. Ve aşk baştan başa kapris. Ne facia! Facia bu
kadarla da bitmiyor. Başkalarında yaşayan kadın, başkalarının
gönlüne, başkalarının zevklerine ferman dinletemeyeceği için ıstırap
içindedir. Duygularıyla menfaatlerini bağdaştıramadığı için ıstırap
içindedir.. Kadının saadeti ne kazanacağı şöhrette, ne yükseleceği
mevkidedir. O sevmek ve sevilmek ister. Hayatı yaratmak, gözyaşlarını
kurutmak, çevresindeki bütün canlıları mutluluğa kavuşturmak ister.
Bütün sevinçlerinin, bütün kaygılarının kaynağı budur. Ama arzularıyla
menfaatleri boyuna çatışmaktadır.
Çocukları olacak, geceleri uykularını feda edecek. Ömür boyu kahırlarını
çekecek. Bunda ne çıkarı var kadının? Çocuk yapınca daha mı sıhhatli
olacak? Şöhreti mi artacak, itibarı mı? Genç kız baba ocağının
sevgilisi, göz bebeğidir çok defa. Dilediği gibi yaşar, dilediği
gibi harcar. Hürrüyetini, rahatını, içtimai mevkiini, hatta
bazen şöhretini bırakıp bir erkeğin peşine düşmek. Hem de çok
defa feda ettiklerine karşılık kendisine ıstıraptan başka hiç
bir şey vermeyecek olan bir erkeğin peşine. Bu mu menfaat?
"Evet eskiden kadın sevgiye atıyordu kendini, başkaları için yaşıyordu;
bugün de, çekinerek başkaları için yaşayanlar var. Ahmakça bir
soyaçekiş, alışkanlık. Bu gerici yönelişleri ayaklar altına alacağız,
biz yeni kuşaklar baştan başa değiştireceğiz." İhtiyar tarih,
ilk defa duymuyor bu lakırtıları. Mâziyi yıkmak isteyen ilk nesil
siz değilsiniz. Ama zavallı dostlarım, kadın oldukça uzun bir
zaman güya çıkarı peşinde koştuktan, bağımsızlığına kavuştuktan,
şöhret servet kazandıktan sonra sahneden çekildi, bir de baktık
ki bir hayale kaptırmış kendini. Dimyata pirince giderken.. İkbal
avutamamış onu, alış doyuramamış. Gerçek sevinci ferâgatte
bulmuş kadın. Annelikte bulmuş. Kendini çevresindekilere adamakta
bulmuş. Ve tarih boyunca menfaatleriyle gönlü arasında sallanmış
durmuş kadın, rakkas gibi. Menfaatlerini feminizm bayraklaştırmış,
gönlünü annelik doyurmuş.
Erkeğin tatmadığı bir acı bu. İstediği, irâdesine tâbi onun. Menfaatleri
çok defa arzularıyla âhenk halinde..
Bitmedi. Kadının sevdikleri hep aynı kalmazlar. Boyuna değişir
arzuları, değer ölçüleri değişir. Delikanlı, nişanlısından şiir
ister, zerâfet, tabiilik, toyluk ister. Aynı delikanlı, koca oldu
mu kadından sadece evini idare etmesini, tecrübeli olmasını, hesaplı
kitaplı olmasını ister. Hakkı var. Erkek için hayatın gayesi
aşk değildir. Sittin sene aşkla uğraşamaz. Ama kadın bu yeni
isteklere nasıl uydursun kendisini? Nasıl acı çekmesin?
Çocuk annesinin bir dakika yanından ayrılmasını istemez. Her an
bakım bekler. Teselli bekler. Yıllar geçer çocuk delikanlı olur.
Annesinin kendisini rahat bırakmasını ister. Öğütleri, tecrübeleri
öfkelendirir onu. Kendi başına buyruk yaşamak ister. Haklıdır
da. Kendisi tecrübe edecek hayatı. Başkasının tecrübesi işine
yaramaz ki. Ama anne buna nasıl katlansın? Ömür boyu başlıca vazifesinin
çocuğuna yardım etmek, onunla ilgilenmek olduğuna inanmış. Bu
alışkanlıktan vazgeçebilir mi bir anda? İşte yeni çatışmalar,
yeni trajediler... Erkek bütün bunların dışındadır. Onun sevgilileri
zamanla değişmez. Birbirleriyle çatışmazlar. Erkek zafere ve şöhrete
erişmek için boyuna yolunu değiştirmek zorunda değildir. Hatta
hep aynı yönde ilerlediği ölçüde başarıya ulaşır..
Demek ki kadının kurbanı olduğu trajedilerin kaynağı ne aksi tesadüfler,
ne beşeri kanunlar, ne erkeklerin kötü oluşudur. Bu facianın kaynağı,
kadının misyonu. Başkalarına ihtiyacı oluşu, başkalarını sevişi.
Başkaları tarafından sevilmek isteyişi. Kanuni durumunu düzeltmişiz,
mesut olacak değil ki. Kadını mesut etmek için erkeği terbiye
etmek lazım. Erkek kadını daha iyi anlamalı, ona daha iyi yardım
edebişmeli ki, acıları dinsin kadının.
Kadının arzularını tanımadan onu nasıl mutluluğa eriştirebiliriz,
onu ve onunla birlikte erkeği yani cemiyeti. Bunun için hem erkeği,
hem kadını aydınlatmak, ikisini de faydasız anlaşmazlıklardan
kurtarmak lazım.