"Kırk
Ambar bir mefhumlar kamusu. Derbeder ve dağınık
bir ansiklopedi. Başka bir deyişle, kurmak istediğim
büyük abidenin birkaç sutunuyla birkaç odası. Ilk bölüm:
Rumuz-ül Edeb, edebiyatların pek az işlenmiş ana
meselelerine ışık tutmak için kaleme alındı.
1-Edebiyat nedir? Bir dünya edebiyatı varmıdır?
2-Klasik deyince ne anlamak lazım? Dünya klasikten ne anlıyor?
3-Humanizm masalı. 4-Edebiyat tarihinin tarihi. 5-Romanın
romanı. Ikinci bölüm: Lehçe-t-ül Hakayık (Hakikatlerin
Dili). Liberalizm`den kapitülasyonlara, sömürgecilikten kadın
ruhuna, kader muammasından Ali Şeriatiye, Marksizm`den
Islamiyet`e, üçüncü dünyadaki ideoloji kavgalarına kadar
çağımızın belli başlı problemleri..."
(Cemil Meriç, Kırk Ambar, Ötüken Yayınları, 1980,
Arka kapak yazısı).Meriç`in yukarıdaki satırlarda
bahsettiği, Kırk Ambar`ın ilk cildi Rumuz-ül Edeb
sahaf ve kitapçılarda mevcut, ancak 2. Cilt, Lehçe-t-ül Hakayık
henüz piyasaya çıkmadı..Iletişim yayınlarının,
yakında piyasaya sürüleceği müjdesini verdiği Lehçe-t-ül
Hakayık`ı sabırsızlıkla bekliyoruz..
Kırk Ambar (Cilt1)
Kitabından Bir Örnek
"Diyorlar ki"
Tayflar geçidindeyiz. Önce Hamid'i görüyoruz. Ne "pür mest-i
gazab", ne elinde bir cam. Sisler arkasında gülümseyen bir
Zeus da değil. Hiçbir büyük sır ifşa etmiyor. Söyledikleri
bildiklerimiz. İsmail Habip'den bir sayfa okur gibiyiz.
Sonra Musset'nin gecelerinden fırlamışa benzeyen
solgun bir çehre. Kılavuzum: Nigar Hanım diyor. Nigar
Hanım da bir hayalin hayali. Saygı ile selamlayıp
uzaklaşıyoruz.
Sonra, insanlardan çok kuşlarla meşgul, sevimli bir
ihtiyarla karşılaşıyoruz. Asyalı mı,
Avrupalı mı belli değil. Ziyaretimizden sıkılmış
gibi. Kılavuzum fısıldıyor: Sezai Bey. "Şiir
de şafak gibi, bülbülün sesi gibi, bahar gibi, kadın
gibi her zaman taze, her zaman güzeldir. Edebiyat tam bir hürriyet
içinde gelişmeli." Sergüzeşt yazarının söylediklerinden
kulaklarımda kalan bu cümleler.
Kılavuzum; "Simdi de Edebiyat-i Cedide'cileri tanıyalım"
diyor. İste Halit Ziya... Kibar, ihtiyatlı "aşırılığa
kaçmayan bir bedbinliğin hoşa giden havası içinde
ömür geçiren bir Kont". Konuşuyor, dinliyoruz: "Bizde edebiyat,
bizden başka milletlerin edebiyatları gibi normal bir
gelişme yolu takip edememiştir. Kendini besleyip büyüten
imkanları kendi tabii kaynağının dışında
aramıştır. Bu edebiyat aslı ile ilgisini kesmiştir.
İrfanın bütün feyizlerini İrandan ve Arab'dan
almıştır. Osmanlı edebiyatının eski
kaynaklarını Osmanlılık aleminde değil,
o alemin tamamıyla dışında aramak mecburiyetindeyiz...
Alman ve Fransız halk şairleri milli geleneklerle beslenmiş;
bizim edebiyatımızda buna benzer bir hadiseye rastlanmaz."
Peki Yunus, peki Karacaoğlan, peki o kayalardan fışkırırcasına
coşkun halk edebiyatımız, diyecek oluyorum, kılavuzum
susturuyor. Bu garip nesir üstadının eski nesrimizde
tanıdığı başlıca zirveler: Veysi
ile Nergisi. "Bununla beraber, bu günkü edebiyat dil güzelliklerini
bu edebiyata borçludur," diyor. "Edebiyat-i Cedide'ye gelince
onu gayri milli olmakla suçlayanlar aldanıyorlar. Batıyla
Doğunun dışında bir insanlık vardır.
Edebiyat-i Cedide'nin kahramanları da insandırlar. Bir
kelime ile bu edebiyat garbin sanatını, sanat anlayışlarını
alarak tabiatı, insan hayatını daha tabii, daha
insani, daha modern bir his ve anlayışla tasvir etmiştir."
Aşk-i Memnu yazarının yanından ayrılırken
Batı ile Doğunun dışındaki insanı
düşünüyorum. Acaba üstat tayflar geçidindeki gölgelerden
mi söz etmek istiyordu?
Cenab'ın dost çehresi düşüncelerimi yarıda bıraktı.
O da eski edebiyattan şikayetçi: "Asırlarca meydana
getirdiğimiz manzum eserler, Gül ve Bülbül, Sem' ve Pervane,
Mey, Mugbeçe gibi dokuz on mazmun etrafında dağılan
ve belli başlı bir mevzuu islemeyen dağınık
fikirlerden ibaret kaldı... Eski edebiyatımız samimiyetsizdi;
gönülden fazla kalemden çıktı."
Aman Yarabbi... Üstat hafızasını kaybetmiş.
Ne Fuzuli'yi hatırlıyor, ne Nedim'i, ne Naili'yi. Devam
ediyor: "Yenilik devrimiz Batıya yönelmekle baslar. İlk
yönelen de Şinasi oldu. Kemal edebi nesri kurdu."
Kendi kendime soruyorum: Bu büyük kelime virtüözümüz Sinan Paşayı,
Koçi Bey'i, Naima'yı, Hümayunname tercümesini, Evliya Çelebi'yi...
okumamış olabilir mi?
"Sezai, Kemal'in mübalağalarından uzak, daha yontulmuş,
daha edebi ve daha zarif bir nesir yarattı... O, iki devir
arasında bir köprüdür. Bize gelince: edebiyatın manasını,
bizden öncekilerden daha iyi anladık. Nazif'in nesri Kemal'inkine
göre büyük bir ilerleme kaydeder..."
Maziye karşı bu kadar haşin olan Cenab hal karşısında
daha da insafsız: "Son cereyan Genç Kalemler'in Selanik'ten
salıverdiği balondur... Resmi mekteblerin programlarına
zorla sokturuldu. Öğretmenler için bir terfi, bir ilerleme
çaresi oldu. Bir dil bu kadar fakirleşmeye razı olamaz".
Üstadı öfkesiyle bas basa bırakıp Hüseyin Cahil'e
yaklaşıyoruz. Servet-i Fünun'un hararetli kavgacısı
hemen söze başlıyor: "Eski edebiyat hakkında hiç
düşüncem yoktur. Okumadım, bilemem. Fransız edebiyatına
bizim edebiyattan kat kat daha ziyade borçluyum."
"Tanzimat bir Avrupalılaşma hareketidir..." Sonra müdafaaya
geçiyor: "Servet-i Fünun milli hayattan, içtimai hayattan bahsedemiyordu.
Bütün gün sanat sanat içindir diye bağırırdık.
Bu bizim için bir çeşit parola, bir çeşit göstermelikti."
İyi ama diyorum kendi kendime: Meşrutiyetten sonra
ne yaptınız? En acı, en tehlikeli, en yıkıcı
fikirler istibdat çağlarında haykırılmadı
mi?..
O devam ediyor: "Gerçek edebiyat Servet-i Fünun'la baslar. Avrupalı
merak edip de araştıracak olsa kendi aile edebiyatına
en yakın örneği ancak Servet-i Fünun'da bulabilir."
Bu hazin itiraf bana eski bir şairin hiç eskimeyen bir mısraını
hatırlatıyor: "Şecaat arz ederken merd-i kıpti
sirkatin söyler."
Üstadın genç yazarlar hakkında da fikri yoktur: "Yakub
Kadri'yi fırsat bulup okuyamadım. Yahya Kemal'i okumak
istedim ortada bir şey bulamadım. Halid Fahri'nin de
sanatı pek çocukça, hece vezninden hiçbir zevk almıyorum".
Gözleri alev alev, dudaklarında hande muzlim, mağrur,
müstehzi... Styx kıyısında biri dolaşıyordu.
Biraz dikkat edince tanıdım: Nazif'ti bu. Tepeden baktı
kılavuzuma ve gürledi: "Edebiyatı eski ve yeni diye
devirlere ayırmak yanlıştır. Ben hissen eskilere
bağlıyım... Şinasi mektebi mi? Neredeymiş
o mekteb... Şinasi Garb fikirlerini aşılamış
Namık Kemal'e. Keşke aşılasaydı. Rahmetli
Şark tarzında yazdığı zamanlar, bu sahanın
en büyük şairi idi. Hamid'i taklid etmek isteyince düştü.
Keşke tiyatro yazmasa, edebiyat öğretmeye kalkışmasaydı...
Yenilere gelince: Yeni Mahalle, Yeni Kapı, Yeni Köprü adını
taşıyan yerler, daima en harap, en eski mahalleler,
kapılar, köprülerdir. Yeni kim? Yahya Kemal mi? Sultan Üçüncü
Ahmed'in zamanında Türkiye'de doğmuş. Fransanın
üçüncü cumhuriyetinde Quarter Latin'de sanat öğrenimi yapmış
bir şair, Lale devrinin şairi. Ahmed Haşim de yeni
değildir. O'nun Servet-i Fünun'a bağlılığı
yenilere olan bağlılığından daha fazla...
Köprülü'nün kalemi yük taşıyan kira arabalarına
benzer; taşıdığı eşyanın nelerden
ibaret olduğuna değil, alacağı ücretin ne
kadar olduğuna bakar, Köprülü."
Ayrıldık... Kılavuzum "arkasında topuklarına
kadar uzanan, beli kuşaklı kadife bir frenk hırkası,
başında siyah bir kalpak" bize doğru ilerleyen
birini işaret etti, "Azamedi ve haşin bir Çerkez beyine
benzeyen" bu zatı hemen tanıdım: Rıza Tevfik.
Üstat önce sorumuzu anlamadı. Edebiyat-i Cedide'yi Yeni Edebiyat
sanarak tatlı tatlı konuşmaya başladı.
Hatasını anlayınca Hamid'e adadı: "Biz zevk
bakımından da, tasavvur tarzı bakımından
da Hamid'le Avrupalı olduk". Hadimname yazarını
Mülahazat-i Felsefiye'siyle baş başa bırakarak
Mehmet Emin Bey'in muhteşem salonuna yöneldik.
Kılavuzum, "bak, dedi; milli şairimiz purosu ve şişman
vücuduyla Şark eşyasına meraklı bir Polonya
zenginine benzemiyor mu?" Bizi büyük bir nezaketle karşılayan
Türk Sazı şairi bir ithamdan kurtulmak ister gibi söze
başladı: "eski edebiyatı bilmem." Sonra bir Peygamber
cezbesiyle devam etti, "hayatımın ve sanatımın
gayesi memleketimin sefillerinin küçük bir şairi olabilmek,
bütün milletimin hürriyet ve saadetini terennüm edebilmektir".
Daha sonra söylediklerini pek anlayamadım.
Kılavuzum, "Simdi de sanat kraliçesini ziyaret edeceğiz,"
dedi. "Sade ve loş bir Sark dekoru içinde otağ kuran
bu altın saçlı, ince ve uzun kaşlı ve parlak
gözlü, dolgun ve ateşli" melikeyi tanımamak kabil miydi?
Handan yazarı "altın kadar pürüzsüz, nazik, ahenkli
sesiyle anlatmağa başladı: "Üzerimde en çok tesir
yapan Shakspeare ile İngilizce İncildir". "Bunları
daima beraber bulundurur ve okurum. Hareket olarak da en fazla
Prerafaelitleri severim... Hikayeci olarak beğendiklerim
Dickens ile Zola... Kime benzemek isterdin deseler: Zola'ya derdim.
Bütün büyüklüğüne rağmen Balzac'a tahammül edemem...
Namık Kemal'i bir yazar olarak değil, bir idealist olarak
severim."
Halide Hanım daha eskileri sözlük yardımı ile okumuş,
yapmacık bulmuş hepsini. Hamid'e hayran. "Hamid'i bana
Rıza Tevfik Beyaçıklar, tanıtırdı...
Tarıka bayılırım... bazı yerlerinde
hakikaten Hebraique ( İbrani) şeyler var". Türkleri
İngilizlerden sonra okuyan bu "büyük Türkçünün" huzurundan
istemeye istemeye ayrıldık.
Kılavuzum: "Hamdullah Suphi" dedi. Ünlü hatibi selamladık.
Üstat bize değil milyonlara hitap eder gibi konuşuyordu,
görünmeyen milyonlara: "Eski edebiyat biraz da minyatürcülük,
tezhipçilik gibi süsleme sanatlarından biridir... Halk'a
yayılmayan bir edebiyat büyük bir ehemmiyet taşımaz.
"
Halk kim? Edebiyat halka nasıl yayılır? Ronsard'ı
kaç kişi okuyordu? Mallarmeyi kaç kişi okur? diyecek
oluyorum. Dinlemeden devam ediyor: "Tanzimat devlerin yetiştiği
bir devir... Edebiyat-i Cedide Tanzimat'a göre bir cüceler edebiyatı...
Rus ve Leh edebiyatının öyle bir sadeliği, öyle
bir teklifsizliği var ki, kendi edebiyatımız için
de bunu senelerden beri hasret çekerek düşünürüm... Mehmed
Emin Bey büyük bir idealist olduğu kadar büyük bir şairdir
de. İstanbulun üç beş evinde değil, nerede Türk
mektebi ve Türk dili varsa orada okunan, orada Türk birliğini,
Türk vicdanini hazırlayan, eşi bulunmaz bir şair...
Halide Hanım Türkçülüğün ve bu memleketin en büyük kuvvetlerinden
biridir..."
Bu belagat tufanı karşısında sersemlemiştik.
Kılavuzum "simdi de bir filozofla görüşeceğiz"
dedi. Az sonra Ziya Gökalpın huzurundaydık. Bir Türk
hakiminden çok bir Delf kahinine benziyordu üstat. Anlaşılması
güç şeyler söylüyordu: "Bizde klasik bir edebiyatın
meydana gelmesi için bizim de Eski Yunan ve Latin edebiyatlarına
kadar çıkmamız, onların meziyetlerini almamız
ve bunu kendi bünyemize uydurmamız lazım gelirdi...
Tanzimat devri. bizim rönesansımız olacaktı. Fransız
edebiyatını kendimize örnek aldığımız
için klasik bir edebiyat vücuda getirmemiz imkanı doğmuştu.
Fakat Fransızların, Yunan ve Latin edebiyatlarına
karşı milli kültürlerini korumak için aldıkları
vaziyeti biz almadık. Fransızlar dilde, vezinde, zevkde
halktan ayrılmamışlardı. Yalnız şekil
milletlerarası, beşeri yahut Yunanlılara ait edebiyattan
ibaretti"... "Tanzimatın büyük suçlarından biri aruzun
yerine heceyi geçirmiş olmasıdır."
Galiba anlar gibi oluyorum. Hece millidir, çünkü Fransızlar
var. Aruz yabancı, çünkü kaynağı Doğu;
"Tanzimatın hatası milli bir filozof tarafından
yönetilmemiş olmasıdır".
Ne mutlu bize ki beklenilen milli filozof karşımızdadır.
Şafak sökmüş, karanlıklar dağılmıştır.
Önce altı asırlık edebiyatımızı
unutacak, İslamdan önceki çağlara döneceğiz. Bugünkü
edebiyatı tarih öncesine bağladıktan sonra... Kendisini
dinleyelim: "Yarının milli edebiyatı bu harikulade
terkibe Avrupa medeniyetini de ilave etmek suretiyle gerçekleşecek,
bu edebiyat tamamıyla Avrupai ve Yunanı sanat havasında
olacaktır".
Yürürken düşünüyorum. Konuştuğumuz Yunanperest
bir müsteşrik miydi, bir Türk sosyologu mu?
Kılavuzum, Köprülü'nün kütüphanesindeyiz diye fısıldayınca
geniş bir nefes aldım. Bakalım edebiyat tarihçimiz
edebiyatımız hakkında neler söyleyecekti? Kulak
kesildik: Eski edebiyat bize Acemler vasıtası ile gelen
İslam tesiridir. Daha önceki kavmi edebiyatımızı
unutmuşuz. Kavmi edebiyat Türklerin kendilerine mahsus bir
dini ve çeşitli müesseseleri olduğu zamanki edebiyattır.
İslamiyetin içine girdikten sonra Türklerin edebi hayatında
bir ikilik meydana geldi. Halk yine kendi eski şiirleriyle
eski ozanlarıyla yaşadı. Fakat Arab, Acem kültürü
alan medrese ve saray mensupları kişiliğini kaybetti.
Arablaştı, Acemleşti. Birbirini anlamayan iki tabaka
meydana geldi... Eski edebiyatımızın hayatla alakası
yoktur. Tanzimat bir geçiş ve değişme devridir.
Tanzimat bir yandan halka iniş, bir yandan Avrupalılaşmadır.
Servet-i Fünun Avrupa'dan daha geniş ölçüde faydalanır
ama halktan uzaklaşır. Bizim istediğimiz edebiyat,
bütün unsurlarını milletten alan, böylelikle Rus romanı,
Norveç tiyatrosu gibi kendine mahsus belirli bir şahsiyete
sahip olan bir edebiyattır... Namık Kemal'in romanlarında
teknik yok. Halid Ziyanınkilerde milli bir ruh yok."
Kılavuzum ""nasıl buldun?" diye soruyor. "Hayran kaldım"
diyorum" "Köprülü kendi edebiyatına düşman ilk ve son
edebiyat tarihçisi".
Ömer Seyfettin'le konuştuklarımızı hatırlamıyorum.
Refik Halit eski edebiyatla uğraşmamış. Tanzimat
edebiyatını da okumamış. Ruhunda Osmanlı
edebiyatının geçmiş devirlerine karşı
derin bir alakasızlık var. Edebiyat-i Cedide'ye hayran
ama bu edebiyatın da bir kusuru var diyor; bizim edebiyatımız
olmayışı. Yenilerin en çok beğendiği
tarafı dilleri: "Biz dili bulduk. Simdi halkı öğreneceğiz.
Bize bir Rus edebiyatı lazım. Yani halkın acılarına
iştirak eden, ihtiyaçlarını duyan bir edebiyat."
Fazıl Ahmet yeni edebiyat hakkında hiç de müşfik
değil: "Bugünkü edebiyatın, dereceleri birbirinden farklı
beş-on tane heveskar var, sanatkarı değil... Edebiyatımızdaki
değişiklikler bir nevi kıyafet inkılabı.
Edebiyat-i Cedide üsluba smokin giydirdi. Namık Kemal Fransızların
romantik kısmına kadar okumuş ve romantikleri taklid
etmişti. Edebiyat-i Cedide'ciler ise ondan aşağısını
aldılar. Edebiyatımızda orijinalite varsa bu, doğrudan
doğruya taklid ettiğimiz Fransız ediblerinin orijinalitesidir."
Göl Saatleri sairini çay içerken bulduk. Önünde Fransızca
bir dergi duruyordu. Göz ucuyla baktım: Mercure de France.
Kılavuzumun suallerini büyük bir dikkatle dinledi Haşim.
"Bugünkü sanat dünkü sanattan pek de farklı değildir"
diye söze başladı. "Tek fark kabiliyet ve samimiyet.
Servet-i Fünun edebiyatı, umumi fikir hayatımıza
göre hala çok ilerdedir".
"Fikret kudurmuş bir deniz karşısında kayalar
üzerinde yükselen altın bir kule... Cenab Bizanslı bir
mozaik üstadı; Nazif bakırdan bir aleti üfürüp kelimeleri
şişiren ve onları bir ahenk halinde uçuran bir
dev; Yahya Kemal'le Yakub Kadri bütün son edebiyatımız...
Sanat aleminde genç ihtiyar yoktur... Milli edebiyat ne demek?
Her dilde olduğu gibi Türkçe'de de çok eski zamanlardan beri
süregelmekte olan bir milli şiir var. Onu sairler değil,
isimsiz halk yapmıştır. Dille meşgul olan
bütün ilim akademileri birleşse, halka ait olan o mukaddes
sazın tellerinden gülünç olmayan bir sesi yine de çıkaramazlar".
"... Hece vezni Türk köylüsünün veznidir, Aruz vezni şehirlilerimizin...
Şinasi'den evvelki edebiyat Şinasiden sonraki edebiyattan
daha az suni ve daha çok samimidir. Şüphe yok ki, her ikisi
de birer taklit edebiyatı idi. Fakat birinin taklit ettiği
Şarktı. Bu, milletin anayurdundan gelirken göç yollarına
tesadüf etmiş olan bildik, tanıdık bir Şark.
Ötekinin taklid ettiği ise yabancı bir Batı ve
yabancı Batının yabancı olan duyguları,
duyuşları".
"... Osmanlı ne Norveçli Ibsen'i anlar, ne Fransız Barres'
i... Şinasiden evvelkiler samimi idiler. Adetlerine göre
elbiseleri, zevklerine göre hayatları vardı... Şiirleri
yaşadıkları hayatı büyük bir canlılıkla
aksettirir. Sevgilileri levend ve şahane mahluklardı.
O sevgilileri Şinasiden sonrakilerin sevgilileriyle karşılaştırın,
utanırsınız."
Ali Kemal'i "Divanlara" gömülmüş bulduk. Aldı sözü:
"Türklerin vaktiyle Asya'da büyük bir saltanatı, parlak bir
mazisi varmış. Lakin binbir türlü karışıklıklara,
alt üst olmalara, göçlere, istilalara uğramış bulunan
o saltanat sönmüş... Anadolu'nun bir köşesine sığınarak
milliyetlerini, varlıklarını yeniden canlandırmaya
çalışan Osmanlı Türkleri dillerini ve edebiyatlarını
da adeta yoktan var eder gibi yeniden meydana getirdiler... Daha
önce bir konuşma diliydi Türkçe, bir yazı dili değildi."
.
"Osmanlı Türkleri Türkçe'yi düzeltmeye, geliştirmeye,
yeniden canlandırmaya çalıştılar. Nesrimiz
Arab ve Acemcenin istilasına boyun eğmiş, ama şiirimiz
daha saf kalabilmiştir."
"Bugünkü dil o şiirlerden çıkmıştır diyebiliriz...
Yeni nesrin gerçek kurucusu Şinasi'dir. Tanzimatçılar
yeni bir dünyayı fethederken eski edebiyatımıza
olan bağlarını da hiçbir zaman kesmediler... Tabii:
olan yolu takib ettiler... Servet-i Fünun edebiyatı büyük
hamleler kaydetmemiştir. iflasla biten bir edebiyat bu, ne
Şarkı tanıyordu, ne Batıyı".
Servet-i Fünun'u hicveden Ali Kemal, edebiyatı düşünceye
dayayan genç nesle karşı iltifatkardır. Ne yazık
ki kendisine büyük ümitler bağladığı bu nesil
görevini başaramamaktadır. Başlıca sorumlu:
Ziya Gökalp. Tezatlar içindedir bu zat. Tarihe, edebiyata, siyasete
taraf tutmayı sokmuştur. "Arabça ve Farsça kelimelerden
bu derece ürken, hatta nefret eden o Türk harsçısı Türkçe
cümlelerin içine (Lanse etmek), (Realize edilmiş) gibi Fransızca
kelimeler karıştırmaktan çekinmez".
"Türk şairi Mehmed Emin Bey'in Türklüğü dilinin ucundadır;
Onun ilham kaynağı da derme çatma Frenk eserleridir:
Hamdullah Subhi ne ayarda Türk nesircisi. Türk hatibi
ise Mehmed Emin Bey de o seviyede bir Türk şairidir." Ali
Kemal'in yeni nesilde gördüğü eksiklik: Tahsil ve terbiye
yetersizliği... Fikir uğrunda fedakarlıktan çekinmek
ve samimiyet düşmanlığıdır.
Kılavuzuma "Akif'le görüşmeyecek miyiz?" dedim. Yüzüme
ters ters baktı. Dante'yi Virjil'le dolaştırmıştı
arafta; benim kılavuzum Virjil'in mütercimi idi.
Tayflar geçidinden hüzünle ayrıldım:, Bir melodram seyircisinin
hüznü. O onsekiz edebiyatçı birer sihirli aynaydılar.
Onlarda kendimi seyretmiştim. İhtiyar bir medeniyetin
dramıydı bu; kendini inkar eden bir medeniyetin dramı.
Doğu ile Batı, Haç'la Hilal, muhteşem bir maziyle
karanlık bir istikbal boğaz boğaza idiler. Ama
kavga sona ermemişti henüz. Son söz söylenmemişti.
Cemil Meriç (Kırk Ambar, 1980)