"Jurnal
dikte ettirilemiyor. Çünkü kendi kontrolümüzden geçirmeden, ilk
apresiyasyonları yapmadan, başka bir tabirle günlerin
nasıl kelimeleştiğini görmeden onları başka
bir kulağa tevdi ediyoruz. Ne çıkacağını
bilemiyoruz ki... Belki hasadın zavallılığından
utanıyoruz. İster istemez bir ayıklamaya, bazen
çok zararlı bir ayıklamaya gidiyor insan. Çıplak
görünmek korkusu.Çıplak görünmek bir koketri olabilir. İnsan
mutlaka hemcinsinin veya istikbalinin huzuruna smokinle çıkmak
zorunda değildir. "(C. Meriç, Jurnal 1).
Jurnal'de C. Meriç, bir taraftan aynada kendi suretini temasa
ederken, diğer taraftan hadiselerin aksini kendine has veciz
üslup ve yorumuyla melodileştiriyor ve bizim kulaklarımıza
tevdi ediyor. Meriç`le samimi bir sohbet yapmak isteyenler Jurnal
1 ve 2`yi okumalılar...
Kitaplardan
Örnekler
PARİSDEKİ OĞLUMA MEKTUP *
20 Ocak 1955.. Bir elinde bavul, ötekinde baston. Bavulunda
acıları, korkuları, ümitsizlikleri. Bavulunda mazisi.
Ve tek desteği, Mahmutpaşa'dan iki buçuk lira mukabilinde
alınan baston. Bir adam, bir vapurun anbar merdivenlerini
inmektedir. "Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan". Gemi,
meçhule değil, "Belde-i Nur"a gidiyor. sonra rüyaya benzeyen
günler. Manasız ve manalı. Çirkin ve korkunç. Sonra
bilmem kaç ay Paris. Quinze-Vingst geceleri. Quinze-Vingst'de
her gün gecedir. Istırabı nükte ile yenmeye çalışan
aciz. Paris, okuduğum romanların en tatsızı,
en namussuzu, en kahpesi. Bin yıllık bir çöl, bir yudumluk
su: Fouche'ler. Ve Abbi Bourri. Hapishanede hebennaka bir hakimin
idam kararını beklerken yalnız değildim. Düşünmüyordum
da idamı. Hayatın idamdan büyük bir farkı da yoktu.
Paris benim kalverimdir. Eugene Sue'nün "Paris Esrarı"nda
notere cilve yapan bir orospu vardır, kapalı bir kapının,
suret-i mahsusada açılmış deliğinden mahrem
yerlerini gösterir. Ve şarkılar söyler, davet
eder noteri. Paris benim için hep böyle bir kapının
ardında kaldı. Hiçbir şehir ve hiçbir kadın,
hiçbir insana bu kadar rezil bir oyun oynamamıştır.
Homeros'un öbür Dünyasındaki üç işkence, saadetin kendisi.
Sen o zaman asker mektupları yazan bir çocuktun. Nasılsın
babacığım? Biz iyiyiz. Ve benim zindanıma
İstanbul yani zilletleri, kepazelikleri, fedakarlıkları,
abesleri, gözyaşları, hayal kırıklıkları,
ümitleri ile otuz beş yıl birkaç sayfanın içinde
girerdi. Geçti yıllar. Peau de Chagrin'in Rafael'i, kendini
Seine Nehri'ne atmak isterken, bir fahişe, intihar için daha
erken der, geceyi bekle, kurtarılır ve gülünç olursun.
Ben kendimi Seine'e de atamazdım. daima birinin kolunda idim.
Geçti yıllar. Asker mektupları yazan çocuk, simdi ışıklar
beldesinde. Sartre babası için yumurtayı tohumlayıp
ölmüş diyor. İyi de etmiş diye ekliyor. Bense hala
yaşıyorum. Sartre'ın babası genç bir bahriye
subayı imiş galiba. Benim hiçbir hüviyetim yok. Hüviyetsiz
adam. Dışarda korkunç bir yağmur. İl pleut
sur la route. İl pleure de denilebilir. Ve gece, sırtında
sırılsıklam bir manto. Paris'e gittiğim ilk
akşam yine böyle bir yağmur vardı. Ben babamı
ne kadar tanıdım? Hiç. Allah da biliyor ki tanımak
için en küçük bir gayret göstermedim. Haklı idi. Her insan
başkasına kapalıdır. Ben... Sarhoşum.
Babanın vazifesi yumurtayı tohumlayıp gitmek. Sartre'ın
babası Çinmaçin'e gitmiş. Ben Çinmaçin'e gidemedim.
duvarlarına çarparak yürüdüğüm bir cehennem dehlizi.
Bir koridor, bir koridor daha. Leş gibi kokan bir koridor.
Ter, çiş, kaka ve aybaşı kokusu. Paris bu. Sonra
Marcelle. Sonra Saint-Michel Bulvarı. Üç merdiven. Sur trois
marches de marbre rose.. Bir oda, kuş sesleri, radyoda "Seksen
Günde Devrialem". Sonra bir otel. Ve ümitsizliğin katran
kazanı. Mezarların sükununa hasret. Mezarların
ve zindanların.
1970 güzel bir rakam. İkiyle bölünür, beşle bölünür.
İnsan ikiye, beşe bölünemiyor. Bine bölünüyor. Neden
bir kerecik olsun Quinze-Vingts'e gitmedin? Neden gidecektin ki?
Bütün Paris senin. Yani taşıyabileceğin kadarı.
Quinze-Vingts'deki adam en çok seni düşünürdü. Bugün de sık
sık seni düşünüyor. Sevinç ve kederlerine elinden geldiği
kadar katılmaktadır.Mektuplarını zevkle okuyor,
dinliyor. Pek nadir hitaplarından duyduğu iftihar ve
sürur da caba. Yeni yılın bana düşen saadet payını
da, sana devretmesini, varlığını her zaman
hissettiğim meçhul ve mutlak kudretten bütün ruhumla diler,
gözlerinden öperim yavrum.
Cemil Meriç (2 Ocak 1970)
* Cemil Meriç'in oğlu Mahmut Ali, 1967 sonbaharında
Fransız hükümetinden aldığı bir bursla Paris'e
hukuk doktorası yapmaya gitmiştir. Babasının
Paris'e yazdığı 3 mektup da Jurnal 2 dosyasında
yer alır.