"Jurnal
dikte ettirilemiyor. Çünkü kendi kontrolümüzden geçirmeden, ilk
apresiyasyonları yapmadan, başka bir tabirle günlerin
nasıl kelimeleştiğini görmeden onları başka
bir kulağa tevdi ediyoruz. Ne çıkacağını
bilemiyoruz ki... Belki hasadın zavallılığından
utanıyoruz. İster istemez bir ayıklamaya, bazen
çok zararlı bir ayıklamaya gidiyor insan. Çıplak
görünmek korkusu.Çıplak görünmek bir koketri olabilir. İnsan
mutlaka hemcinsinin veya istikbalinin huzuruna smokinle çıkmak
zorunda değildir. "(C. Meriç, Jurnal 1).
Jurnal'de C. Meriç, bir taraftan aynada kendi suretini temasa
ederken, diğer taraftan hadiselerin aksini kendine has veciz
üslup ve yorumuyla melodileştiriyor ve bizim kulaklarımıza
tevdi ediyor. Meriç`le samimi bir sohbet yapmak isteyenler Jurnal
1 ve 2`yi okumalılar...
Kitaplardan
Örnekler
YİRMİ BEŞ YIL ÖNCE YİNE BERABERDİK
Lal Ded okyanusda yüzen bir sandal. Okyanus, aşk. Üryan,
yollara düşmüş Lal Ded. Sevgiliye:
"Gök de sensin, yerde sensin!
Hem alansın, hem verensin!
Hem çiçeksin, hem derensin!"
diyor.
Mektubunu okurken o Keşmir'li dilberi hatırladım.
Kelimelerinde ezeli Nur'un en muhteşem lem'aları. Birden
bir vahada buldum kendimi; bir çöl akşamı ve gök kubbede
gülümseyen yıldızlar. Kelimelerin mektupdan gök'e uçtu,
gök'e, yani gönlüme. Kelimelerin musiki oldu. Tevrat haklı:
önce kelam vardı, kelam, yani sen.
Bütün kitaplar yavan, bütün şiirler soluk, bütün şarkılar
ahenksiz. Zirvelerdesin, büyük mustariplerin, büyük ermişlerin,
büyük ruhların kanat çırpdığı zirvelerde.
Ve kendimden utanıyorum, ben toprağım, sen arş.
Ben ten'im, sen gönül. Ben alev'im, sen ışık. "Ben
sen'im" diyorsun. Saçlarımı okşamak istediğin
zaman, kendi saçlarını okşa. Lal Ded'i hatırladım,
gerçekde Lal Ded sensin, her asırda başka bir adla tecelli
etmişsin.
Leyla bir tomurcuk, sen bir muhteşem gül. Leyla bir mısra,
sen bir destansın. Leyla bir kıvılcım, sen
bir şafaksın. Leyla bir tecessüs, Leyla bir masal, Leyla
yaşamayan, Leyla bir yarım.
Hangi sevgili seninle boy ölçüşebilir? Lamiam benim. Sen
doyulmayan,sen kanılmayan, sen rüya, sen gerçek.
Romeo'yu düşündüm ve güldüm. İmtihandan geçmeyen bir
sevgi, bir saman alevi. Artık yirmi beş yıl önceye
dönmek istemiyorum. Senin yanında zaman yok. Elest bezminden
beri dudak dudağayız, seni kaburgamdan yarattım,
hayır, gönlümden yarattım, kafamdan yarattım, belki
de ben senin kaburganım. Cennette beraberdik ve ismin Havvaydı.
Yirmi beş yıl önce yine beraberdik. Adın bilinmeyen'di,
özlenen'di.
Yirmi beş yıl önce yine beraberdik, geceleri rüyalarımı
süslüyordun, gözyaşlarımda sen vardın. Her kadında
seni arıyordum.Yirmi beş yıl önce adın hasret'ti,
sonra ümit oldu. Seni bulmadığım için, seni bulamadığım
için gözlerim kapandı. Seni düşünerek intihar etmedim.
Yirmi beş yıldan beri senin için yaşıyorum
Lamiam.
Her kitabımda sen varsın. Hind'i ben yazmış
olamam. Bende güzel olan ne varsa, senin ilhamın. Bende büyük
olan ne varsa senin eserin. Sen günahlarınla bensin, ben
faziletlerimle sen. Levislerini takdis ediyorum. Onlar olmasa
insandan çok tanrıya benzerdin ve sana yaklaşamazdım.
Teninle kadınsın, sesinle Tanrı. Istıraplarımı
takdis ediyorum. Senin bende sevgiye layık bulacağın
tek büyük taraf ıstıraplarım, ıstıraplarım
yani sensizlik.
İki gündür çocuklarınla beraberim. V. çalışıyor,
yarın gelecek. Hepsi iyi. Onlarla beraber olmak içime su
serpiyor, dinleniyorum, öksüzlüğümü unutuyorum ve hayat geçiyor.
Evet Lamiam, benimki nankörlük. Onbir gün, onbir gecede bütün
hazları yaşadıktan sonra yanıp yakılmak;
ama cennetten kovulan Adem'in şikayeti bu.
Arzularımı susturamıyorum. Şımarığım,
yaramazım, alçağım. Sel yatağına çekilmedi
henüz. Mektuplarınla yaşıyorum. Garip bir hayat
bu, seninle yatıyor, seninle kalkıyorum, ama yine de
mütehassırım, yine de Lamiam benim, bütünüm, kemalim,
zindanımı aydınlatan ışık, gözbebeğim.
Sana yolladığı kitaplardan utanıyorum. Sen
bütün kitaplardan daha derinsin, sana yazdığım
mektuplardan utanıyorum, kendi kendini oku. Muhammed'e nasıl
iman ettiklerini anlıyorum. Tek mucize kelam. Kelam, yani
sen.
Sabahleyin uyandığım zaman ezanı dinliyorum,
sonra şarkılar söylüyorum sana.
Öperek...
(Cemil Meriç`in Lamia Hanıma Yazdığı Mektuplardan
Bazı Kesitler )
Ben Ezeli Bir Mağlubum
"Mektuplarını üzülerek okudum. Sen ki son liman, son
ümit, son dost, ilk ve son sevgilisin. Sen ki yıldızım,
sen ki annem, sen ki çocuğumsun. Acılarımla hırçınlaştığına
üzüldüm. Istıraplarım çok mu çirkin, çok mu çocukça?
Onları senden mi gizleyeceğim? Sahneye maskeyle çıkmak!
Ben aktör değilim. Sesinin tonunda minnacık bir soğuyuş
hissettiğim an yokum.
Acılarımın kaynağı sensin, evet ama hayatımın
kaynağı da sensin. Senin için ve seninle yaşıyorum.
Sen uçuruma yuvarlanırken tutunulan dal, sen vaha, sen bütün
hayal kırıklıklarımın dudaklarında
ümidleştiği kadın. İki yıl önce bu akşam
bir rüyaydınız, bilinmeyendiniz. Sen bütün kitaplardan
daha derinsin. Sana yazdığım mektuplardan utanıyorum,
kendi kendini oku. Muhammed'e nasıl iman ettiklerini anlıyorum.
Tek mucize kelam. Kelam, yani sen."
Biliyorum ki Benimsin
Ve gece bir deniz kızı gibiydi. Şarkılarla
başladı yıldız yıldız; köpük köpük.
Kah bir çöl rüzgarı gibi yakıcı kah bir çöl gecesi
kadar serin. Hangi beste sözün musikisiyle, sözün füsunuyla boy
ölçüşebilir. Kelime kanattır, kelime buse. Ve gece bir
deniz kızı gibi başladı. Harikulade gözleri
vardı gecenin. Ve saçları bir kucak alevdiler ve dudaklarında
bütün yaraları kapayan, bütün zilletlerin hatırasını
silen bir iksir. Salzburg tuzlalarına atılan kuru dallar,
bir zaman sonra bir kristal hevengi olarak çıkartılırmış;
artık dal kaybolurmuş, gözleri kamaşırmış
insanın. Kainatta farkına vardığımız
her yeni güzellik, bizi hayrete düşüren bir keşif olup
çıkar. Aa, deriz, tıpkı onun sesi, tıpkı
onun bakışı, tıpkı onun kahkahası.
Kristalizasyon yüzünden günün birinde kendi yarattığımız
bir hayale aşık olduğumuzu, hayretler içinde görürüz.
Tecrübe güvensizlik yaratır. Gittikçe kristalizasyon kabiliyetimiz
azalır. İkinci aşk, yozlaşmış bir
aşktır. Aşkın hazları, ilham ettiği
korkular ölçüsünde büyüktür. Yalnız seninim. Ve yalnız
beni düşündüğün müddetçe aşkımızın
ömrü ebedidir. Büyüyü ancak ihanetin bozar. Manevi ihanetin. Bir
an için gözbebeklerinde raksedecek herhangi bir yabancı hayal,
o zaman bu rüya bir kabusa döner ve bir uçurumun kıyısında
uyanırsın.
Mektupların Büyülü Bir ayna
Kendimi bir mektupta seyrettim. Büyülü bir ayna idi bu. Bu aynada
bütün paslarından arınmış ve tanrılaşmış
bir Cemil Meriç vardı. Senin Cemil'in. Bu aynada ikimiz vardık.
Eriyen, dağılan, kaynaşan ikimiz. Abélard ile Héloise'i
hatırladım. Geçen devirlerde yaşamak, yani derinleşmek
ve ömrü alabildiğine uzatmak. Başka ülkelerde yaşamak,
başka insanlarla acı çekmek, başka insanlarla gülmek.
Damlayken denizleşmek. Ve an'a edebiyeti sığdırmak.
Kalbini bütün heyecanlara açmak. Yani sınır taşlarını
devirmek, çağların ve politikaların sınır
taşlarını. Bütün insanlığı aynı
büyük aşk içinde birleştirmek. Sanat, en yüce sanat,
bir "communion" değil midir? Sanatçının tek vazifesi
vardır bence: insanları birbirine sevdirmek. İki
insanı veya iki milyar insanı. Sanat bir heyecan seyyalesiyle
kilometrelerin ve asırların ayırdığı
kalpleri birleştiren büyüdür. Karanlıklardayım.
Ve cinnetin sesi yüzümü kamçılıyor; bir baykuş
kahkahası, bir kobra ıslığı... Karanlıklardayım.
Zindanımı aydınlatan tek ışık cıvıltılarınızdı.
Yıldızım benim. Ve uzaklardasınız. Çöldeki
kumlar gibi susuzum, canım benim, çatlayan topraklar gibi
susuzum. Ve mektupların nisan yağmuru. Hind'in turnaları
gökkubbeden dökülen damlaları toprağa düşmeden
içerlermiş. Kelimeler alnımı, ruhumu serinleten
birer buse. Onları senin ellerin yazmış, güzel
ellerin. Bir afyonkeş gibi akşamı bekliyorum. Postacı
geç uğruyor.. Bu acılar saadetin gölgesi, bu acılar
vuslatın dikenli yolu. Bu acılar araf. Sen yıldızlarla
dostsun, kumsalda böceklerin vardı. İnsanlar yabancıydı
senin için, benim için düşman. İkimiz de gurbetteydik.
Karşılaşsak tanıyamazdık birbirimizi,
bana gülümsemezdin, ben çekinirdim yanına yaklaşmağa,
hisarım, gururdu.
Sizde İdeali bulamadığım Zaman
Bir uçurum gibi büyüyen sükut, hayattan, ışıktan,
ümitten kopuş. Nihayet gönlüme baharı getiren sesiniz.
Kırık bir tekne, karanlık bir deniz. Ufukta siz
olmasanız hayat denen bu yolculuk, bu rezil, bu pespaye,
bu komik sürükleniş dayanılmaz bir çile olurdu. Yeniden
kendimi buldum mektubunuzda, ömrümün en kederli anları sizi
kaybettiğimi sandığım anlardı: Şubat'in
ilk günleri, Ankara. Gökkubbenin bütün yıldızları
başımda parçalandı ve güneş kahkahalar atarak
uzaklaştı ufkumdan ve gece, ıslak, yağlı,
isli bir gece bütün benliğimi bir ahtapot gibi kucakladı.
Kimsiniz? Otuz yıldır gördüğüm rüya. Arzın
bütün mevsimleri vardı mektuplarında, göğün bütün
ışıkları vardı. Şimdi yıldız
yıldızdı kelimeler, simdi şimşek şimşek.
Arada gök kararıyordu. Sonra vuslat gibi güzel bir fecir.
Mektupların fırtınayla doluydu, meltemle doluydu,
lema ile doluydu, yani Lamiamla doluydu. Kuşlar tarlada mı
şakıyorlardı, içimde mi?