|
ŞAİRANE
BİR ÇEVİRİ yahut TOPLUMBİLİMİN SERÜVENLERİ
Cemil MERİÇ
HİSAR Dergisi
Sayı
96 Aralık 1971
Önümde bir kitap duruyor. Okuyucuya
<<toplumbilim>> in önemini anlatan arka kapak, eserin
dilimize şair Cemal Süreya tarafından çevrildiğini belirttikten
sonra <<Bu
da değerini artıran ayrı bir özelliktir.>> diyor. (<<Toplumbilimin tarihi>> Yazan: Bouthoul, Varlık Yayınevi 1971)
Şairin şairi çevirmesine alışmıştık.
Delille Fransız Akademisi'ni <<Les Géorgiques>> ile fethetmedi mi? Gérard de Nerval'i ölümsüzleştiren kendi şiirlerinden
çok Faust tercümesi. Edgar Poe'yu dünyaya tanıtan Baudelaire.
Yeni olan, bir şairin <<olumlu bilimler>>e el atması. İtiraf edelim ki Bouthoul'un
ağır, yapışkan ve tatsız ifadesini zevkle okunur hale getirmek
için bir şairin himmetine ihtiyaç vardı. Ama sayın Cemal Süreya
himmette biraz ileri gitmiş.Tercümenin bazı cümleleri Heraclaitos'un
hikmetleri gibi karanlık ve esrarlı; bazı cümleleri şuh bir
yosma kadar sadakatsiz.
<<Şiirsel buluş>>lar kitabın isminden başlıyor: TOPLUMBİLİMİN TARİHİ. Sosyoloji düşünce
dünyasına Comte'un armağanı; melez bir kelime, bahtsız bir
kelime ama tapulu; 1830 da doğmuş, sosyal fizyoloji, sosyal
fizik gibi rakiplerini unutturmuş ve zorla kabul ettirmiş
kendini. Türk darülfününu <<içtimaiyat>>ı, benimsemiş, Türk üniversitesi <<sosyoloji>>yi. Toplumbilimin bir başka mahzuru da
hukuk sosyolojisi, iktisat sosyolojisi, sanat sosyolojisi
gibi tamlamalarda kullanılamayacak kadar uzun olmasıdır. Sonra
<<toplumbilimin
tarihi>> değil, <<toplumbilim tarihi>> (sanat tarihi,
edebiyat tarihi, felsefe tarihi gibi).
Tercümenin ilk cümlesi bilmeceye
benziyor: <<Toplumsal olaylar üstüne düşüncede en belirgin ilerlemeler, olayların,
alışılmış çizgilerini ve geleneksel çözüm yollarını aşmasıyla
meydana gelen bunalım dönemlerinde ya da ortaya çıkan bir
bunalım dolayısıyla olmuştur.>> Şöyle denebilirdi: <<Toplum olaylarıyla
ilgili düşüncelerde kaydedilen en belirgin ilerlemeler, buhran
devirlerinde veya bir buhran dolayısıyla, olaylar, alışılmış
çerçevelerin ve çözüm yollarının dışına çıktığı zaman gerçekleşmiştir.>>
İkinci cümle daha nefis: <<Çünkü değişmeyi kavramamız ancak kendiliğinden oluyor.>> Anladınız mı?
Oysa Bouthoul şöyle diyor: <<Car nous ne percevons spontanément que
le changement.>> Türkçesi: <<Zira tabii olarak
ancak değişikliği farkedebiliriz.>>
Üçüncü cümle bir hârika: <<Düzen birliği sağlanmış, oturmuş bir devlette düşüncemizi bu açıdan
(hangi açıdan??) hiç bir şey uyarmamaktadır.>> Gördünüz mü felâketi!
Devlet düzen birliğini sağlayınca düşünce uykuya dalıyor.
Demek ki sosyal düşüncenin tek kaynağı anarşi. Comte'u, Durkheim'i,
Spencer'i yaratan hep <<oturmamış devletler.>> Bouthoul şöyle
diyor: <<Dans un état uniforme et stable, notre attention n'est pas sollicitée.>> Türkçesi <<Düzenli ve kararlı bir durumda dikkatimizi
gerektiren birşey yoktur.>>
Devam edelim: <<Toplumbilim, doğuşundan
itibaren bir konuyu dönüşümü içinde izleyen tek bilim dalıdır.>> Fransızcası: <<La sociologie est la seule science qui
dés sa naissance ait poursuivi l'étude d'un objet en voie
de transformation perpetuelle.>> Türkçesi: <<Sosyoloji, doğuşundan
beri, incelediği konu boyuna değişen tek ilim'dir.>>
Sayın Cemal Süreya, birkaç satır
sonra, şöyle diyor; <<Her toplumda, belirsiz ve çok ender olarak
deneysel nitelik taşıyan bir toplumbilim vardır>>. Fransızcası:
<<Il
existe dans chaque société une sociologie latente, rarement
exprimée>>. Çok ender olarak değil, nadiren. Deneysel bir nitelik taşıyan değil,
ifade edilen. Belirsiz değil, gizli.
Karşı sayfada şunları okuyoruz:
<<Bunlar Doğu halklarında özellikle din uğraşlarının nice önemli yer
tuttuğunu gösteriyor>>. Doğu halklarında değil, doğu kavimlerinde.
Din uğraşlarının değil (uğraş: bir güçlüğü, bir kötülüğü ortadan
kaldırmak için yapılan uğraşma, mücadele. TDK sözlüğü) dinî
kaygıların, dinî sorunların. <<Nice önemli yer tuttuğu>>, şairane bir
söyleyiş olacak. Düz-yazıda <<ne kadar önemli, çok önemli>> denir.
Birkaç sayfa çevirelim: <<Bütün kurgularını, bir ahlâk düşüncesi halinde geliştirirler, eşitçi
düşüncenin kanıtlarını verirler...>> Fransızcası:
<<Toutes leurs spéculations procédent des préoccupations éthiques:
ils font preuve d'esprit égalitaire..>> Türkçesi: <<Bütün düşüncelerinin
kaynağında, ahlâki kaygılar vardır: eşitlikten yanadırlar...>>
Sayfa 11: <<Platon'un savları,
vargıları, gerçek bir toplumsal felsefe sistemi ortaya koyan
dev bir yapıtta, Cumhuriyet'te toplanmıştır.>> Platon'un türkçesi
Eflatun'dur, ingilizcesi Plato olduğu gibi. <<République>> latince res publica'nın fransızcası.
Res publica, devlet. Eflatun'un kaleme aldığı eserin adı:
hê Politeia ê peri tês dikês.
Sayın toplum bilim çevirmeni,
o <<dev
yapıt>>a bir gözatmak tenezzülünde bulunsa idi, Atinalı filozofun ütopyası
ile Cumhuriyet arasında hiçbir münasebet bulunmadığını anlardı.
Kaldı ki gerek Millî Eğitim Bakanlığı'nın gerekse Sabahattin
Eyüboğlu'nun çevirileri <<Devlet>> başlığını taşımaktadır. Eflatun'un tek
amacı vardır: ferdi de, devleti de aristokratlaştırmak. Yani
ferdi aklın, devleti de en değerli vatandaşların yönetmesini
ister Eflatun. Sosyoloji ile ilgisi olan her üniversite talebesinin
pekâlâ bildiği bu gerçekler sayın şairimizin de meçhulu olamaz.
Bu şairane tasarrufu, onun Cumhuriyet'e karşı beslediği aşırı
sevgi ile izah etmekten başka çare yok.
Ne yazık ki, üstadın bütün tasarruflarını
aynı kolaylıkla vuzuha kavuşturamıyoruz. Okuyalım: (sayfa
12) <<Hatta Platon bazı yaş sınırları dışında ve yasaca belirlenmiş durumlarda
baba olan yurttaşlara çocuklarını kurban etme hakkı vermeğe
kadar götürür işi>>. Aman yarabbi! Neler söylüyor bu <<Platon>>? Fransızcası: <<II va méme jusqu'â
déclarer sacriléges les citoyens qui s'aviseraient d'étre
pébres en dehors des limites d'âge et des conditions réglées
par la loi>>. Görüyoruz ki, Eflatun hiç kimseye böyle bir cellatlık hakkı vermemektedir.
Zaten doğan çocuk toplumundur, baba çocuğunu tanımaz bile.
Bouthoul şöyle diyor: <<Eflatun, kanunun belirlediği yaş ve durumlar
dışında, baba olmağa yeltenenleri küfürle suçlayacak kadar
ileri gider>>.
Sayın Cemal Süreya <<Eflatun-u ilâhi>>ye niçin kıymış acaba? Neden o büyük ahlâkçıyı bir cinayet fetvacısı
kılığına sokmuş? Bu akıl almaz bühtanın tek gerekçesi olabilir:
Devlet yazarının şairleri sitesinden kovmuş olması. Sevimli
şairin kinini başka nasıl izah edebiliriz.
Sayfa 13: <<İnsan ruhunun
bu dengesi, kendi görüntüsü olan toplumda şu üç kastla kurulmalıdır.>> Doğrusu: <<İnsan ruhundaki
bu denge topluma da yansımalı, o da, insan ruhu gibi, üç kasttan
(yani üç kısımdan) kurulmalıdır: ...>>
Sayfa 14: <<Aristoteles'in
düşüncesi Platon'unki kadar tutkulu değildir>>. Bouthoul, audacieuse
diyor. Tutkulu değil, cesur.
Aynı sayfa: <<Gerçeğin ve amprizmin
en büyük anlamı peşindedir o>>. Gerçeğin ve amprizmin en büyük anlamı
ne demek? Doğrusu: O'nda (Aristo) daha derin bir gerçek ve
amprizm duygusu (kavrayışı, anlayışı) görmekteyiz.
Sayfa 15: <<İnsan bir başına
bir şey anlatmaz, kendini belirleyemez, hiç bir şeye yetmez>>. Doğrusu: <<İnsan bir başına düşünülemez, hiç bir bakımdan kendi kendine yetmez>>.
Sayfa 16: <<Servet paylarını,
diyor, sınırlamak mı istiyoruz, ona paralel olarak çocuk sayısını
da sınırlamalıyız; yoksa eşitsizlik yeniden başgösterir, bir
yoksullar sınıfı ortaya çıkar: <<onların devrim yapmalarını önlemek için
bu güçlüğe katlanmalıyız>>.
Hangi güçlüğe katlanacağız? Çocuk
sayısını sınırlamak güçlüğüne mi? Hayır sayın şairim! Bouthoul
öyle demiyor: <<Servetin fazla paylara bölünmesini önlemek mi istiyoruz, o zaman
çocuk sayısını da sınırlamalıyız, yoksa eşitsizlik yeniden
doğar ve bir yoksullar sınıfı ortaya çıkar: <<bu yoksulların ihtilâl yapmasını önlemek
çok güçleşir>>.
Sayfa 17: <<çok karışık, ama
klâsik Helen dünyasının bir çeşit kendi kendini yok etme çabası
olması nedeniyle bir bakıma bir haça germe anlamı da taşıyan
bu anlaşmazlıklar dizisi içinde..>>. Değerli şair güçlü bir kanat darbesi
ile hayâlin sonsuzluklarına yükseliveriyor. Oysa fransızca
metinde ne haç var, ne haça germe. Bu cümle parçasının <<düz yazıcası>> şu: <<çok karışık, bununla beraber son derece
hayatî olan bu anlaşmazlık>>.
Sayfa 21: <<Bu sistem bundan
böyle sağlam bir ideolojik temelin yanlışı olarak kalacaktı>>. Doğrusu: <<..sağlam bir ideolojik temelden yoksun kalacaktır>>.
Sayfa 21: <<Güç ve başarı
<<kendinden>> sonuçlanırdı artık>>. Doğrusu: <<Güç
ve başarı, artık kendi başlarına birer amaç değildir>>.
Sayfa 24: <<Olgunun öyle özel
bir değerini ele almaktadır ki hem antik uygarlığın, hem de
hıristiyan uygarlığın bireşimini yapabilmekte>>. Fransızcası:
<<İl
prend une valeur particuliére de fait que l'on y trouve...>>. Doğrusu: <<(Saint Augustin'in eseri) şu bakımdan da özel bir değer arzeder:
bu eserde antik medeniyetle hırsitiyan medeniyetinin bir bileşimini
buluruz>>.
Birden Baudelaire'i hatırladım.
Şair, şair için ne demiş: <<dev kanatları yürümesine engel oluyor>>. Fıkra mâlum: şairliğe heveslenen bir şemsiye imalâtçısı yazdıklarını
Moliére'e yollamış. Üstadın cevabı şu: <<Siz şemsiye yapın,
hep şemsiye yapın, yalnız şemsiye yapın>>. Biz de sayın
şaire: Siz şiir yazın, hep şiir yazın, yalnız şiir yazın diyeceğiz.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Not: http://fildisikule.8m.com/
`a tesekkür ediyoruz...
www.cemilmeric.net
|