"Bir aydının namusunu muhafaza etmesi
son derece güçtür"
Cemil Meriç'le söyleşi
Cogito, sayı:
32, 2002
Safa Mürsel: Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen
sizin huzurunuza milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz
talebiyle getirdim,
Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer yer eserlerinde
temas
ediyor. Türkiye'ye Bediüzzaman bu meselelerin alevlendiği,
kompleks bir
hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş.
Sonra birçok alternatifler,
aralarında nüans ayrılığı olan tarzlarıyla,
ortaya atılmış; Osmanlıcılık,
Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık
gibi. İşte bunların herbirinin kendine
has, bütün müesseseleri şekillendirmeye matuf görüşleri,
nazariyeleri
olmuş. Üstat II. Meşrutiyet döneminde veya Cumhuriyet'ten
hemen sonra İslam
düşüncesiyle bağdaştıramadığı
milliyetçilik görüşlerini kendi anlayışı
içinde sınıflandırmış.
Cemil Meriç.: Millet mefhumu, doğrudan doğruya
batıdan ithal edilen bir
mefhumdur. İslamiyet bütün insaniyete şamildir ve biliyorsunuz
ki kıtaları
ikiye bölmüştür: Darü'l-Harp, Darü'l-iman diye. Darü'l-iman
hidayete eren,
vahdaniyyete inanan, İslamiyet'i kabul etmiş insanlann
ülkesidir. Bu
insanlann arasında hiçbir fark yoktur. Misaka dahilolduğu
andan itibaren her
insan bütün teali imkanlanna aynı derecede sahiptir. Burada
kan, renk,
kafatası gibi mefhumlar hiçbir şey ifade etmezler. Gerçi
zaman zaman
Araplar, Kureyş kabilesi vb. gibi birtakım gruplar
üstünlükler peşinde
koşmuşlar, hattı zatında unsuriyet hissini
kolay kolay kaybetmemişler. Fakat
belli bir süreden sonra bütün insanlık Osmanlı idaresi
altında tek kalp,
tek vicdan halinde birleşmiştir. Avrupa bu vahdeti
hiçbir zaman
gerçekleştirememiş. Barbar istilalarından sonra
Avrupa'da dilleri ayn,
menfaatleri ayn birtakım kavimler peydahlanmıştır.
Gerçi Hıristiyandır
bunlar. Bu Hıristiyanlık ciddi bir vahdet unsuru olamamış,
kaynaşmamışlar,
her an birbirleriyle kavga etmişler. Yalnız birbirleriyle
değil, aynı
memleketin insanları, aynı kavmin insanları da
birbirleriyle kavga etmiş.
Avrupa'nın farikası daha önce de söylediğim gibi
kavgadır, muharebedir,
mücadeledir. Bu kavmiyet, yani lisan birliğine dayanan,
aşağı yukan menşe
birliğine dayanan kavmiyet belli zamanlarda hafiflemiş,
müşterek düşman
olan Osmanlıya karşı, İslam'a karşı
Haçlı seferlerinde hep beraber
çarpışmışlar. Fakat kendi başlarına
kalınca yine birbirlerini tahrip
etmekten vazgeçememişler. Yani hiçbir zaman bir İslam
vahdeti gibi bir
Hıristiyan vahdeti teşekkül etmemiş. Avrupa kuvvetlenmiş,
iktisadi fetihler
yapmış, sınıf hakimiyetini kurmuş ve
bizi yok etmek için teşebbüslere
girişmiş. Bu teşebbüslerinde muvaffakiyete erişmemesi
elbette Cenab-ı
Hakk'ın bir lütfudur. Fakat burada, aralarındaki tefrika,
kendi aralarındaki
rekabet de büyük rol oynamıştır. Yani tefrika olmasaydı
Avrupa ile daha güç
mücadele edebilirdik. Şimdi Osmanlı'nın yani İslamiyet'in
zaferlerinin
bütün sırrı tek vücut, tek kalp oluştadır.
Biz Misaka dahil olan bütün
kavimlere kardeş muamelesi yapmışız, kucağımızı
açmışız, kitap sahibi
milletleri korumuşuz ve üç kıtada hükümran olmuşuz.
Bu hükümranlığı
parçalamak için Avrupa zaman zaman teşebbüslere girişmiş.
Evvela himayemiz
altındaki kavimleri kışkırtmış.
Rusları, Bulgarları, Ortodoks kilisesine
bağlı Rumları, Sırpları kışkırtmış
ve parçalamaya başlamış Osmanlı'yı. Bu
parçalama hareketi epeyce muvaffak olmuş. Avrupa'ya teveccüh
ettikten sonra
Avrupa yeni bir Truva atı daha sokmuş içimize; Milliyet.
Milliyetin hiçbir
kökü yoktur. Osmanlı'da hiçbir şeye dayanmaz. Evet Oğuzlardan
geliyoruz.
Büyük tarihimiz var. Fakat bu tarih Osmanlı'nın çocukluk
devridir.
Hiçbirimiz gençken çocukluk devrinden bahsetmeyiz, bunayınca
anlatmaya
başlarız. Ama aklı başında iken insan
anlatmaya hiç lüzum görmez. Osmanlı da
lüzum görmemiş bunlara. İmanına sadık kalmış,
İslamiyetin mitolojisini
benimsemiş. Kendi mitolojik tarihine itibar etmemiş.
Silinmiş imanın
içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri
İslam'ın eseridir.
Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş. Fakat bunlar
erimiş
İslamiyet'in içinde. Zaten Avrupa'da şuurlu olarak
milliyet fikirleri,
kendi içlerinde 1789'dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra
başlar.
1789'dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa'ya karşı
mücadele vermek
zorundadır. İngilizler, Almanlar, bu dışa
karşı kendini müdafaa mecburiyeti,
kendi varlığının şuuruna vardırır
Fransa'yı. Ayrı bir dili olduğunu, ayrı
bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri
içinde belli bir yer
işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder. Fakat
bu coğrafyadan gelen
milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat birliğine
inkılab eder.
İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan
içtimai sımfları yabancı gibi
sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi
de toprak aristokrasisine
karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa
da kendine karşı cephe alan işçi
sınıfına karşı aynı kızgınhğı,
aynı öfkeyi aynı yırtıcılığı
izhar eder.
Tabii dünyaya karşı da düşmandır. Hakikatte
milletler sadece başka
milletlere karşı mücadele verdikleri zaman milliyetçidirler.
Bunun dışında
milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan Savaşı'nda
bu çok görüldü. Alman
kapitalizmiyle Fransız kapitalizmi ortaktılar. Endüstri
kuruluşları olan
birçok yer bombalandığında kapitalizm, kapitalizme
yardım etti. Avrupalı
için milliyet sadece belli ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval
devrimizde en kuvvetli tarafımız, imammız yok edilmek
istendi. Bu imam yok
etmek için bilumum vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden
birisi de
milliyetçilik hikayesidir. Bizde milliyetçilik doğrudan
doğruya Avrupa'dan
ithal edilmiş mehfumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet'te
olamaz
milliyetçilik. Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli
propagandalar neticesinde
dindaşlarımızla aramıız bozuldu, düşman
olduk. Onlar aynldılar bizden. Bazı
savaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez hadiseler
geçti. Bu kopuştan
sonra biz de ister istemez kendimize çeki düzen vermek zorunda
kaldık.
Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat sonunda bir mecburiyet
oldu. Elbette
ki belli hudutlar içinde yaşayan, belli dili konuşan
insanlar kendi
hüviyetlerini dış dünyaya karşı haykırmak,
bir bayrak altında toplanmak
zorundaydılar. Bir nefis müdafaası olarak milliyetçilik
zarurettir. Elbette
Türk insanı kendini korumak zorundadır. Kendini korumak
için de belli bayrak
altında, prensipler etrafında birleşmek zorundadır.
Batı'ya karşı, Rusya'ya
karşı, İslam olduklan halde bize husumet besleyen
asırlık telkinlerle,
düşman telkinlerle husumet beslemekte olan kardeşimiz,
fakat bizden
ayrılmış ülkelere karşı kendi menfaatlerimizi
korumak mecburiyetindeyiz. Bu
birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu;
Milliyetin birçok tarifi var.
Almanların Alsace Lorraine'i işgalinden sonra hukuki
ve felsefi bir mesele
olarak ortaya çıkar. Alman aydınlarıyla Fransız
aydınları arasında tartışma
konusu olur. Varılan ve bizim de kabul edeceğimiz -ister
istemez- tarif şu:
Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere inanan, aynı
şeyleri isteyen
menfaatleri müşterek, istikbalde aynıçatı altında,
aynı bayrak altında
yaşamak isteyen insan topluluğu. Milleti millet, yapan
birlikte yaşamak
arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu arzu müşterek inanışlardan
gelir. Bunu
kuvvetlendiren kan, dil gibi başka unsurlar da vardır.
Bunlar biyolojik
faktörlerdir ve hiçbir mana ifade etmezler. Fakat insanı
insan yapan, insanı
eşref-i mahlukat yapan hayvan-ı natık oluşudur
yani insanın kafası vardır,
aklı vardır, düşüncesi vardır, Vicdanı
vardır. Madem ki, kafasına ışık
veren inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını
belli bir istikamete sürükleyen
imanıdır, o halde hattı zatında milliyeti
yapan en kuvvetli faktör imandır,
inançtır. Sosyalizm İslamiyet'ten haberi olmayanların
İslamiyetidir. Ona
göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda
mücadele eden insanlar içtimai
bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf
ırk bağlarıyla bağlı değildir
birbirlerine. Dünyanın bütün proleterleri kardeştirler.
Burjuvazi zaten bu
kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi menfaatleri
uğrunda daima kendi
insanını istismar eder. Sosyalizmin inancı budur:
Bütün dünyada buIjuvazi
bir tek millet vaziyetindedir. Onun gibi dünya proleteryası
da tek
millettir. Çalışanlar kardeştirler. Çalışanlar
yani aynı gaye uğrunda emek,
alınteri harcayanlar mazide de aynı gaye uğrunda
çalışmış olanlar,
istikbalde de aynı gaye uğrunda çalışacak
olanlar kardeştirler. Yani Said-i
Nursi Hazretleri "bugün unsuriyet çağı geçmiştir"
derken iki manada
haklıdır. Birisi ideoloji olarak bu asırda sosyalizm
sahneye çıkmış ve
bütün dünyada enternasyonaller kurulmuş. Enternasyonal, bütün
milletlere
açık sadece düşünce birliğine dayanan, kader birliğine
dayanan bir topluluk
demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel.
Sovyet Rusya da bunu
gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.
O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir
aldatmaca olduğu
belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği
samimi olarak
tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu
ve bütün
Avrupa proleteryası III. Enternasyonale bağlıydı.
Demek ki milletlerin
dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek
mümkündü. Şimdi de mümkün bir
yerde. Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan işçisiyle,
bir Fransız
işçisi, bir İspanyol işçisi aynı insandır.
Franco iktidara geçerken
İspanya'da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar,
İngilizler,
İtalyanlar, Amerikalılar, Almanlar, Ruslar. Milletlerarası
cepheler
kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Avrupa insanı savaştı.
Müşterek düşmana,
faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak
sosyalizm milletlerüstüdür. Acı
çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun dışında
sömürenler
vardır. Sömürenler de bir bütündür. Sosyalizm insanlığı
ikiye böler:
Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir bütündür. Millet gibi
birtakım suni
tasniflere katiyen iltifat etmez.
Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır.
En yenisidir.
İddiası budur. Vaktiyle 1789'da milliyet hisleri bir
taraftan
kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara
geçer. Bütün insanlara
hukuki eşitlik sağlanır. Bunu yaparken insanların
aynı haklara sahip
olduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem
olduğunu, kimsenin kimseyi
istismar etmeyeceğini ileri sürer.
Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan
esaslara
istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka,
hayatı başka, servet
seviyesi başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını
ispat etti. Fransız
ihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak
takdim etti. Nitekim o
zamanki anayasada gerekçesi de insan ve vatandaş haklan
beyannamesidir.
Sadece vatandaş hakları değildir. İnsan ve
vatandaş haklarıdır. Bu çok
dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali
insanlık namına yapılmış
olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya amentüsü
de insan ve vatandaş
haklan beyannamesidir. Aynı milletlerarası mahiyeti
sosyalizm de taşır. Bu
ne kadar gerçekleşebilir, neresi yalandır ayn mesele.
Fakat Batı'da bir
ideoloji hüviyetiyle tarih sahnesine çıkan üç ideoloji var;
Hıristiyanlık,
liberalizm ve sosyalizm. Bunların üçü de bütün insanlık
için harekete
geçtiklerini iddia ederler. Milletler daha sonra çıkmıştır
ortaya. Batı bir
Hıristiyan vahdeti kuramamıştır. İmparatorluklar
kurmuştur: Roma-Cermen
İmparatorluğu, Charlemagne İmparatorluğu.
Bunlar İslamiyet'e benzeyen
gerçek bir vahdet kuramamıştır. Kuramamıştır
ama daima milletin dışında
daha yüksek bir cemaat olduğunu kabul etmiştir, hiç
olmazsa nazari olarak.
Hıristiyanlık bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi
ve sosyalizm bunu kabul
etmiştir. Bu itibarla zannedildiği gibi milliyetçilik,
Batı'nın bulduğu en
son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği,
milli hodbinlik
şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa
silahıdır, milliyetçilik.
İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara
mal olmuştur, milliyetçilik
tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi
Hazretleri'nin
söylediklerine ben de katılırım.
Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalan işaret
etmek gerekiyor. Bir
kere İslamiyet'le, Hıristiyanlık içtimai, fikri
ve tarihi yapısı bakımından
tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın
birbirleriyle
anlaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar
tarihin belli
merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar,
kendilerini "millet"
olarak anlatmışlar. Bunlann karşısına
biz sadece İslam olarak Çıkmışız. Ama
bugün düşmanlarla çevrilmiş, çeşitli ihanetIere
uğramış, bütün
efendiliğimize, bütün alicenaplığımıza
rağmen hançerlenmiş, aldatılmış
vaziyetteyiz. Bu itibarla bugün ister istemez bir devletimiz
var ve bu
devlet milli bir devlettir. İster istemez başkalarına
karşı kendi
varlığımızı müdafaa etmek için millet
unsurundan da istifade etmek
zorundayız. Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde,
mutaasıp bir şekilde,
yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz
var, bizim de
edebiyatımız var, şarkılarımız var.
Fakat hepsinden evvel dinimiz var. Yani
din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur. Din olmayan
yerde
milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman
olarak yaşamış, zafer
kazanmışız. Şuurumuzdan idrakımızdan
ve şahsiyetimizden bunu çıkarmaya
imkan yoktur. Bu itibarla tarihe dayanmayan, mukaddese dayanmayan
bir
milliyetçilik kurulamaz. Cumhuriyet'in en büyük hatası bu
olmuştur. Yani
bizi Osmanlı'dan tecrit ederek, dinden de tecrit ettiğini
zannetmiş ve
dinden tecrit edilen bir kalabalığın da yaşayabileceğini
zannetmiş. Mazideki
kudretimiz hatıra olarak da yaşasa ayakta durmamızı
mümkün kılmıştır. Fakat
mazideki ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuriyetin
en büyük
hatası -hatta bir parça İttihat ve Terakki'nin de- Türk
milletini dinin
dışında mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki
her zerre kanda,
vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem
dinamik bir kuvvet
olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta
kabile devrinin
bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz. Çünkü bir yerde bizim
dilimiz de
dinimizin bir parçasıdır. Bütün sembollerimiz, bütün
hayatımıza istikamet
veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla dini tesanüd etrafında
dinden gelen, tarihten, müşterek acıları çekmekten,
müşterek facialara
maruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla, bir milletten
bahsedilebilir.
Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli istinadgahı dindir,
imandır,
mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi olmadıkça hiçbir
topluluk ayakta
duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır. Fert dinsiz olabilir,
fert ate olabilir.
Fakat toplum olamaz. Toplum dinini kaybettiği andan itibaren
vahşi bir
hayvan sürüsüdür. Yırtıcı, riyakar, melun, en adi
canavardan daha tehlikeli
bir sürüdür. Nitekim tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk
dinsiz
yaşayamamıştır. Bu itibarla bir topluma yapılacak
en büyük kötülük onun
dini inançlarıyla oynamaktır. .
Said-i Nursi 930'da haklıydı, bugün haklı değildir.
Şundan haklı değildir:
Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor.
Elimizde olmayan sebeplerden
dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz
milletleri kaybettik. Bu
fırtına ortasında dağılan sürüyü bir
araya toplamak için ister istemez
tarihi hatıralara dayanmak, onlardan faydalanmak zorundayız.
Elbette bütün
Müslüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat
kendi dilimizi konuşan,
anlaşabildiğimiz insanlar elbette bize daha yakındır.
İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün
insanlığa
şamildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez,
merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir.
Ondan sonra
millettir. Ondan sonra İslamiyet'tir. Arzu ederiz ki İslamiyet
en büyük
daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı
kucaklasın.
C.M.: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik hareketi iki
kaynaktan geldi bize.
Birisi batı kaynağı. Batı' dan gelen bu tehlikeli
fikir birkaç isim
etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery.
De Guignes
18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle
Çin uzmanıdır. Kendisi
hariciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve
mesela ÇinIilerin,
Mısır'dan gelen bir koloninin devamı olduğunu
söyleyecek kadar bilgisizdir
bu konuda. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür,
çok eski bir mazimiz
olduğunu, Hunların, Moğolların çocuğu
olduğumuzu, sekiz cilt halinde
yazmış. De Guignes İslamiyet'e, Osmanlı'ya
düşmandır. Güya bizi Osmanlı'dan
ve İslamiyet'ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla
akraba yapmış.
Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır.
Ve Avrupa, onun bizi
kardeş yaptığı bu kavimleri lanetle yad eder.
En son tarihler Hunlardan
"medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu
Hunlar" diye
bahseder. Medeniyet tahripçileri, yırtıcı, hunhar
bir sürü olarak bahseder.
De Guignes'den Süleyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde
De Guignes'den
parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes'yi nereden
tanıdı? Nasıl
tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes'yi
tanıması? Belli
değil. Ondan sonra Ziya Gökalp'in tavsiyesi ile Hüseyin Cahit
tercüme etmiş.
Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle,
Vizigotlarla,
Ostorogotlarla vs. tanımadığımız atalarımızIa
münasebetlerimizi
De Guignes' den öğrendik.
Bir diğeri de Leon Cahun'dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya
Tarihine Giriş
diye bir kitabı var. Türkiye'de milliyetçiliğin kaynağıdır
bu kitap.
Önsözünü tercüme ettim onun. Diyor ki "Türkler hiçbir medeniyet
kurmamışlardır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar.
O kadar budaladırlar ki
Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti
bir türlü
nakledememişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların.
Sadece
yıkmışlardır". Bu kitap Türk milliyetçiliğinin
Kuran-ı Kerim'i oluyor. Bütün
Türkçülerin üzerinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından
biridir Leon
Cahun. 19. asır sonu, 20. asnn başında yaşamıştır.
Vambery doğrudan doğruya
casustu zaten.
Şimdi bir de Rusya' dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor
bu
hakikat. Rusya'dan gelen Türkler, Osmanlı'ya hem dostturlar,
hem düşman.
Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh
iklimi içindeler.
Düşmandırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında.
Kırım' dan ayrıldıktan sonra
onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam
medeniyetinde,
İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde
durmuşlardır. Ve
Milliyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu etrafında halka1anmış,
Türk
Yurdu etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, aynca
Ağaoğlu Ahmet -garip bir
milliyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet'i anlatmak bütün Rusya'dan
gelen Türkleri
anIatmak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı
vaziyetteler. çünkü
Rus terbiyesi görmüşler, Rusya'da yetişmişler.
Orada Türklük gururları
kırılmış. Burada yeni bir vatan bulmuşlar.
Fakat bu vatanda söz sahibi
olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar.
Yusuf Akçura
biliyorsunuz Tarih Kurumu'nun başkanı oldu Mustafa
Kemal devrinde.
Milletvekiliydi. Mustafa Kemal'in çok sevdiği adamdı
ve bütün emellerine
sadakatle hizmet etti. Osmanlı'nın yıkılışında
onun büyük rolü vardır,
hissesi vardır. Ziya Göka1p budala bir adamdı tam manasıyla.
Ağaoğlu budala
değildi. Haris bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı.
Cahil bir adamdı.
Son derece ümmiydi. Evvela Selanik'te pohpohladılar; İttihad
Terakki,
emellerine alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver'e,
Talat'a,
Mustafa Kemal'e sen -haşa- Allahsın, sen Peygambersin
diye kasideler yazdı.
Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.
Said-i Nursi'nin büyük bir ihtimalle bid'at erbabı diye yad
ettikleri
arasına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı'yı,
parçalandı ülke.
Binaenaleyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sanımak
mecburiyetti.
Yalnız dediğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi
boşalmış, kansız,
cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet. Zaten "cihanda
sulh,
yurtta sulh" formülü ile ifadesini bulan bir sulhperverlik
bahis mevzuu idi.
İnancını kaybeden, kaybettirilen insanların
mütearrız olmasına, dinamik
olmasına zaten imkan yoktu. Cihanda sulh, yurtta sulh olmasın
da ne
olsundu? O devrin fikir hareketleri karmakarışıktır,
mutlak olarak teslim
olduğumuz bir çağ.
Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi
müdafaa
edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla.
Kavmi yapan
dindir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların
bugünkü cemiyette çok
faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette
İslamiyet'i tahkim etmek,
tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar
arasında
vazifemizdir. Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan,
yaralayıcı olmaktan hazer
ederim. Ayrılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız
var. Ne olursa olsun
birleşmeye ihtiyacımız var. Yalnızız,
bütün dünyada yalnızız. Herkes
düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Dosta, sıcak bir
tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanlann hepsi bizim.
Yani insanları
damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar
müşterek unsurlar bulup
birleşmek lazım.
Said-i Nursi Hazretleri'nin bütün yazılarını belli
başlıklar etrafında
toplamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indeksIemeli.
Biri, bütün
külliyatını tarar, kelimelerin altını çizer,
alfabetik olarak yazar.
Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde, hangi
sayfalarda
ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500' de. Aşağı yukarı
bütün büyük adamlar için
aynı şeyi yapmışlardır. Herkesin kitabının
indeksi vardır. Bu, okumayı çok
kolaylaştınr. Etüd yapmak isteyince onu da kolaylaştınr.
Faraza Said-i Nursi
Hürriyet hakkında, nerelerde ne söylemiş? Ne kadar söylemiş?
Bunun daha
mufassalı da olur. O biraz güç. Çok faydalı bir
iş olur, okumayı ve
anlamayı kolaylaştırır.
Ben Ziya Gökalp'in bazı yazdıklarını eleştirdim.
Bazı şeyler var ki
münakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa
edilemez. Ben hiç kimsenin
münakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim.
Türkiyat, Türk perestlik diyor.
Türkköri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir
diyor.
Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır.
Bütün söyledikleri
yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlarla
ve vesikalarla ispat
ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım.
Bitirdim hikayeyi. Hiçkimse ağzını
açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyrun canım
hata etmiş olabilirim.
İnşallah hata etmişimdir.
Abdulluh Cevdet'e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif
tarafları
vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet'ten.
Dil Best-i Mevlana'sı
çok güzeldir, Gazali'nin Gazeliyat'ını ondan okudum.
Çok geniş tecessüslü
olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid değildir,
zındık değildir.
Devlet-i Aliyye'nin çöküş tarihi, yokoluş tarihi 1826'dır.
Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım.
Bu ordu nasıl
kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı' dan hocalar getiriyoruz.
Tasavvur
edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz,
tarihte gazalarımız
olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız
bir düşmana
el açıyoruz, "gel bizi yetiştir" diyoruz.
Yani bu adamın hikmet-i vücudu
bizi yemektir, mahvetmektir. Hayatının yegane gayesi
bizi yemek olan bir
medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir?
Yani
bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı
vardır,
malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunlan da getirtmeye
başlıyorlar
Avrupa' dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri
açılıyor. Müşavirler
getirtiliyor Batı'dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i
Bem açılıyor.
Mekteb-i harbiye açılıyor.
Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber
müteahhitler de geliyor, iş adamlan da geliyor. Politika
esnafı da geliyor,
misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor.
Kesif bir taarruz
başlıyor. Avrupa'yla kaynaşıyoruz. Burada
tabii biz mağlup olacağız. Çünkü
karşıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız,
hiçbir zaman anlayamadık
Avrupa'yı. Avrupa da bizi anlamadı. Anlamasına
ihtiyaç yoktu çünkü. Avrupa
bizi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya
mecbur değiliz.
Balıkların, koyunların hissiyatını merak
etmeyiz. Değil mi ya? Keseriz,
yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak.
Avcının hayvanı
tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak
niyetinde değil,
anlamak mecburiyetinde de değil.
Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı
açıyoruz, malırem
dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan
kalkınca,
bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır.
İlk batılılaşan
müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu,
Viyana'ya giden
ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını,
nasıl yıkacağını
biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan
sonra dava
kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti
dışardan yıkmak mümkün değildir.
İçeriden kendi adamlarına yıktırıyor.
Osmanlı'ya ihanet etmek için dışandan
kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak,
emellerimizi
onlara tahakkuk ettirmek, yol bu.
Haluk İmamoğlu: Bu beyanlarını ifade
eden kaynaklar var mı?
C.M.: Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var.
Mesela misyonerlerin
yazdığı kitaplar var. Orada "En büyük düşmanımız
İslamiyettir. İslamiyeti
kaldınrsak Osmanlı toz yığını haline
gelir" diyorlar, açıkça söylüyorlar.
H.İ.: Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği
birşey var; İngiliz
müstemlekat nazırı Gladston Kur'an'ı kaldırmalıyız
diyormuş.
C.M.: Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat bu okuyanlar
kendi dillerini
biliyorlar. Batı'da, Batı dilini bilen adamın dürüst
ve namuslu olmasına
imkan yoktur. Batı dilini yalnız kendi adamları
bilir. Robert Kolej'den
çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında
Türkiye'de Batı dilini bilen adam
yoktur. İmalat hatasıdır, tesadüfen bilir. Yani
Batı dilini bilip Batı'dan
kopmak akla hayret verecek bir iştir. Çünkü Batı dilini
bilince bütün
mevkiler size açıktır. Bu Tanzimattan beri böyle. Yani
rastgele adam,
sokaktaki adam Fransızca öğrenince sadrazam oluyor,
hikaye bu. Sadrazamlığa
kadar çıkacak adam, ne diye Batı'yla muharebe etsin,
mücadele etsin? Sebep
yok. Menfaatlarına aykırıdır. Niçin, ne yapsın?
Deli midir adam?
Pek az deli çıkmıştır binaenaleyh. İmkan
yok çünkü. Bir kavme benzemek
dilini bilmek demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de
sana yardım
ediyor. Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep
yok.
H.İ.: Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen
medeniyet) komünizm de
kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?
C.M.: Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler insana
göre şekillenir.
İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla toplumun
bütün ruh
dünyasına kök salar.
Rusya' da nüfusun yüzde 80'i köylü idi ve köylünün içinde okuma
yazma
bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri
bir toplumda
gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun
iç dünyası
komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla
kapitalizmde olan
kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm,
isterseniz
sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne
olduğunu.
Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik
olarak yoktur.
Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır.
Devlet yoktur
komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi
gelir.
Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl
bir cemiyet
olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist
diyoruz. Bu palavradan
ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya sosyalizmi
tatbik etmek
suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia ve arzusundadır.
Komünizme
geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım. Devlet
oldukça komünizm
olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle Rusya'da, sosyalizm,
kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani bunları
ayırmak mümkün
değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna
Rusya bir Rus mistiği
getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış
olduğundan, tabiata ve
Allah'a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni değildir.
Fakat doktrin
olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde bütün doktrinlerin
hatalarını taşır sosyalizm.
H.İ.: Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas
Makyavelist prensipler
mi dir?
C.M.: Rüyadaki hitabe son derece mühim bir hitabedir. O
sıralarda
sosyalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur.
Ve bir rüya olarak
caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman Hazretleri'nin
düşünceleri var.
Açıktan açığa sempati ile bakıyor memlekete.
Yani kapitalizm asırlardan beri
imtihandan geçmiş, ne kadar namussuz, ne kadar hain, ne
kadar insanlık dışı
bir düşünce olduğunu ispat etmiştir.
Kapitalizm Asya'yı yemektedir ve Asya'yı yok etmektedir.
Asya için bir
felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap
olmuştur,
hareket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman
yapan bir hareket
değildir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası
bir
mücadeleyi değil sınıflararası, ezenle ezilenin
mücadelesini remizleştirir.
İslamiyet'in bu harekete baş olması, günahlarından
sıyırması ve Asya'yı,
esir Asya'yı, mazlum Asya'yı yine İslamiyet'in
rehberliğinde fakat sosyalist
bir temayülle idare etmesi arzuya şayandır, neticesine
varıyor. Kapitalizme
yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme nazar-ı müsamaha
ve şefkatle bakmaktadır. Bu
hitabe son derece dikkate layıktır, son derece. Değerlendirilmedi
o hitabe.
Hakikatte Marx'ın kominizm dediği şey de Bediüzzamanın
5. devriyle
uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların
mülk sahibi olması demektir.
Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan,
her tür lü
istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur.
Herkesin
mülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması.
Hiçbir baskı olmamasıdır.
Safa Mürsel: Fakat Marksizmde, tasvir ettiğiniz gibi
bir dünya
düşünülmüyor.
C.M.: Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki istikbal
var, bir de yaşanan
realitenin getireceği tahmin edilen, istikbal var. Bugünkü
şekliyle
sosyalizmin insanları hürriyete, saadete, kavgasız
bir cemiyete, ahenkli
bir cemiyete götüreceği söylenemez. Fakat Marx'ın söylediği
bu 5. merhale
şu şekilde tarif edilir: Esaret tünelinden hürriyet
dünyasına çıkış. çünkü
devlet bir esaret müessesesidir, devlet sınıflı
bir cemiyette hakim sınıfın
emellerini destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan
bir makinedir.
Bu makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca
hürriyetsizlik
kalmayacaktır. Devlet, sahip olanların devletidir.
Daima hakim sınıfın
yanı. Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.
Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka
ve hürriyete
sahip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek,
o şekilde artacak
ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar olacak. Şimdi
fail-i
muhtar değildir, daima bir baskı altındadır.
Fail-i muhtar olduğu devirde
yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program, emel bu.
Tatbikat nereye
götürür? Belli. çatışmaya, esarete, hürriyetsizliğe
götürüyor. Ama rüya bu
değil, emel bu değil. Kâğıt üzerindeki emel
bu değil. Has bir düşünce
adamının da böyle bir netice tasavvur etmesi düşünülemez.
Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist
merhalede herşey,
herkesindir. "Herşey herkesindir" ne demek? Şimdi
şu formül düşünülüyor.
Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine göredir.
Herkes
ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir? Ehliyetin
ölçüsü el
sanatıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız,
ne kadar
üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki
merhalede herkes
ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve her insan
ihtiyacına
göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını
düşünün. Mesela Kadıköy
100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin yaşaması
için ne lazım? Şu
kadar buğday, şu kadar arpa, şu kadar demir, şu
kadar çinko, şu kadar
bakır, şu kadar şeker. Üretim planlanınca,
düzene sokulunca, aklın emrine
girince kimse kimseyi istismar etmeyecek. Hiçbir alın teri
boşa
harcanmadıkça, yapılan istihsal tabii olarak Kadıköy
ahalisinin istediği
gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat çalışacak,
ideal sitede. Her
insan istediği kadar yiyecek. Mesela burada 3 kişiyiz.
Diyelim ki istihsal
yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin tutup daha fazla zahire
iddihar etmesine
ihtiyaç yoktur. İstihsal bir ırmak gibi, ırmak
kadar boIdur. Irmaktan herkes
tenekesini doldurur, içeceği suyu alır. Bunun için suyu
kurutmasına ve
küplere doldurmasına lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal
vasıtalan zaten bütün
cemiyetin olduğuna göre herkes herşeye sahiptir ve herkes
ihtiyacına göre
müşterek hasıladan faydalanacaktır.
Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu
gerçekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.
Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm
de aynı şeyi
söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman
gerçekleşeceğini,
nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.
S.M.: Bediüzzaman'la, Marx'ı aynı şeyleri
isteyen kimseler olarak
mütalaa etmek mümkün mü?
C.M.: Proletarya diktatörlüğü zaruri bir merhaledir.
Başka çaresi
olmadığı için bunu söylemiştir. Marx'ın
bütün eserlerinde bir defa geçer
proletarya diktatörlüğü. Proleter diktatörlüğünün asıl
sebebi şu:
Burjuvazi, iktidan ele geçirmiştir. Burjuvazi bütün imkanlara
sahiptir,
istediğini yapmaya ve istediğinden başka birşey
yapılmamasına kadirdir.
Binaenaleyh geniş halk tabakalarının, çalışanların
haklarının istirdadı için
mutlaka bir şiddete ihtiyaç vardır. Proletarya diktatoryası,
burjuvazinin
getirdiği anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti
kurmak için zaruri bir
ameliyat-ı cerrahiyedir. Hastalığı tedavi
etmek için kullanılan bir
bıçaktır. Proletarya diktatoryası bir gaye değildir
Marx'ta. Nasıl bütün
insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur? Bir
insanın bir insanı, bir
insanın birçok insanı, bir insanın belki bütün
insanların, dünyayı
sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete
ihtiyaç vardır. Bu
şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köprü
de proletarya
diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış
olduğu bütün sosyalistler
tarafından kabul edilmiştir. Marx'ın yaşadığı
dünyada buıjuvazi yırtıcı bir
kuvvetti. Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı.
Ama bugün o sınıf yavaş
yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini
kaybetmekte ve gerek
İtalya'da, gerek Fransa'da, gerek İspanya'da, Avrupa'nın
sosyalist
ülkelerinde proletarya diktatoryası kalkmıştır.
Proletarya diktatoryasına
ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx'ın sadece
zamanın icabı olarak
kullandığı proleterya diktatoryası luzümsuz
bir gevezelikten ibarettir
bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya diktatoryasını.
Marksistler bile
kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu bir kere söylemiştir
ve belli bir
zamana münhasır söylemiştir. O devirde öyleydi, bu devirde
böyledir.
Değişmiş bir hükümdür diyorlar.
S.M.: Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla
tel'ifte, nasıl davranacağız?
C.M.: Serbestlik anlayışı şu: Hattızatında,
insanın bütün melekelerini
geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması,
kendini insan olarak idrak
etmesi ve bunu yaparken de hiçbir baskıya maruz kalmamasıdır
hürriyet.
Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak değil yapabilmektir.
Yapabilmek de
iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben size bağlıysam,
siz ekmeğimi
veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim? Liberal kapitalist
cemiyette
insanların hür olmasının imkanı yoktur. Halbuki
istihsal vasıtalarının
cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin son derece genişlediği,
kimsenin
kimseye tahakküm etme imkanı kalmayan bir ülkede elbetteki
herkes hür
olacaktır. Hürriyet şifahi bir kelimeden ibaret değildir.
Hürriyet, aynı
zamanda iktisadi bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Başkasına
bağlı
olmamaktır. Kendi emeğine, kendi kafasına bağlı
olmaktır. Her istediğini
yapabilmektir. Tabii, toplumun menfaatları çerçevesi içinde.
Elbette
kullanılan kelimeler ayrı, elbette dayandıkları
temeller de ayrı. Fakat
netice itibariyle ikisinin de istediği, farklı değil.
"Cümlenin maksadı bir
amma rivayet muhtelif" gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunlan
İslamiyet'e dayanarak,
Marx ise doğrudan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor.
İnsan aklına güvendiği
için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları
gerçekleştirecek, gerçekleştirmezse
insanın kendisi yok olacak.
Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam,
çok daha derin
kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü
hürriyetlerle,
Marx'ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü
hürriyetler arasında bir
fark yoktur.
S.M.: Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların
farklı olacağını kabul
edebilir miyiz?
C.M.: Bunların ikisinin aynı olmasına imkan
ve ihtimal yok. Çünkü hareket
noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette birbirinden çok
farklıdır. Fakat
netice itibariyle gaye çok yakındır, çok yakındır.
S.M.: Arada farklılığı kabul bakımından,
vasıtaları, neticeler kadar
önemli tutmak icabetmez mi?
C.M.: Burada birşeyi düzeltmek için araya gireceğim.
Bir söz
vardır: "Vasıtalar gayeyi meşru kılar".
Bunu yanlış biliyorsunuz hepiniz.
Machiavelli'nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile alakası
yoktur bu sözün.
Bu sözü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De Loyola söylemiştir.
Dikkatinizi
çekiyorum. Çok mühim benim için bu. Vasıtalar gayeyi meşru
kılar. Kılar mı?
Kılmaz mı? İgnacio De Loyola'nın gaye dediği
i'la-yı Kelimetullahdır.
Hıristiyan dininin birliği ve Hıristiyan kilisesinin
yaşaması bahis
mevzuudur. Hıristiyan dininin, yani ona göre bütün insanlığa
saadet
getirecek olan bir inanç sisteminin yaşaması için vasıtalar
meşrudur diyor.
Halbuki bunu matbuatta falanın iktidara geçmesi için vasıtalar
meşrudur diye
yazıyorlar. Böyle birşey yok. Gaye cihan şumuldür,
dinidir, imana dayanır,
kilisenin yaşaması, ilahi nizamın kurulması
için vasıtalar meşrudur diyor.
Haklıdır. Ben de öyle düşünüyorum. Binaenaleyh
bunu da biz soysuzlaştırmış,
bozuk hale getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek.
Bilhassa insanlık
bahis mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar.
Fakat, şimdi bir yerde
şu var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir.
O zaman ne
yapacağız?
S.M.: Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil
etmeye müsait
olmayabilir.
C.M.: Evet, bu neticeye uygun olarak aynı derecede
nezih olmayabilir
vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed'e atfedilen "el
harbu hud'atün"
sözü, Hud'a ayıp birşey değil mi? Ama "el
harbu hud'amn" diyor. İ'lâ-yı
Kelimetullah için hud'a bile caizdir diyor. Burada İgnacio
De Loyola'nın
"gaye vasıtaları meşru kılar" hikayesine
gelip dayanıyoruz.
Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir.
Bir
sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar?
İstisnai olarak bir defaya
mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte,
kan dökmek de, zulüm
de, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç
defa kullanacaksın? Bu
kullanılmaya başladıktan sonra insan iradesini
kaybediyor, vasıtalar ön
plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur. Bazen vasıtalar,
gaye haline
geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi gereken bir yer
olarak telakki
edilmeye başlanıyor ve bütün felaket başlıyor
o zaman. Belki Rusya'nın en
büyük felaketi budur.
Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli
ülkelerden gelen,
çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan
insanlarla daha yakından
tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal
Tahir'in.
Kemal Tahir'de Anadolu vardır. Peyami Safa'da yalnız
İstanbul vardır,
İstanbul'un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları
psikolojiktir.
Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç istidatlarına,
iç bunalımlanna
çevrilmiştir.
Kemal Tahir'de sosyal hayat vardır. Türk insanının
istidatlan vardır. Tarih
vardır. Osmanlı vardır. Peyami'de yoktur. Peyami'de
yalnız bir kesiti
vardır. Kendi yaşamını anlatır.
H.İ.: Peyami'nin üstünlüğü nerden geliyor?
C.M.: Peyami'nin üstünlüğü sadece üslubudur. Peyami
teknik olarak usta bir
yazardır, teknik olarak. O da Opperman'ın taklitçisidir
hattızatında.
Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış,
doğrudan doğruya
tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela
bir Serbest Fırka
rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına,
kurtuluş savaşına, Kurt
Kanunu'nda girmiştir.
Yani romanın sınırlarını, Türk romanının
sınırlannı genişletmiştir.
Peyami'nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer.
Kemal Tahir'in
romanları bütün Türkiye'de geçer. Mukayese edilirse Peyami
belli bir yerin
adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir'e
göre.
Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir
kurulu düzenin
müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya
Gökalp'in dışına bir
adım atmamıştır.
Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezilIikleri görmüştür.
Hapishaneyi, yapılan rezilIiği, Batılılaşmayı
çıplaklığıyla, acılanyla,
etinde yaşamış ve aşağı yukan ilk
defa olarak Türkiye'de nasıl bir oyuna
geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.
Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır,
bir çiledir, bir çırpınıştır.
Peyami esasen, menşe olarak İsmail Safa'nın oğludur.
İsmail Safa, devrinde,
ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa bırakılırsa
o da
hastaydı. Peyami'nin hayatında bir facia vardır,
babasının Sivas'ta ölmesi.
Bunun için Abdülhamid Han'ı daima tel'in eder. Abdülhamid
Han ile beraber,
Osmanlı'ya da düşmandır. Hayatını zehirlemiş
bu hadise, Abdülhamid Han
sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi. Gerçek bir budalaydı
İsmail Safa. Hadiseyi
anlattım mı bilmiyorum? İngilizler, Boerleri tahrip
ediyorlar, istila
ediyorlar. Boerler masum ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşlan
son derece
mühim insanlık tarihinde. Mukayese olsun diye söylüyorum;
Herbert
Spencer -İngiliz filozofu- Londra'da müreffeh, hayatından
memnun
yaşamaktadır ve Kraliçenin nişamna mazhardır.
İngilterelilerin çok sevdiği
ve saydığı bir adamdır. O sırada Boer
muharebesi oluyor, müthiş cam
sıkılıyor Spencer'ın. Kulüpte otururken subaylar
geliyorlar, memnun değil,
müteessirler. "Ne oldu" diyor Spencer. "Boerler
bir İngiliz subay grubunu
pusuya düşürup öldürdüler" diye cevaplıyor birisi.
"Çok iyi olmuş" diyor
Spencer. "İngilizlerin, Boerler arasında ne işi
vardı. Kendi
mukaddeslerini, kendi ülkelerini müdafaaya mı gittiler?
İ'la-yı
Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan,
gittiler, geberdiler,
gayet iyi olmuş." Boer savaşına girdikten
sonra, Spencer, kraliçenin
nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin
nişanını ben istemem
diye reddetmiştir.
Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz
Sefaretine gidiyor.
"Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel'unları"
diyor, "Allah zaferinizi
müzdad eylesin", İngiliz sefaretinde, İngiliz sömürgeciliğinin
müdafaasını
yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlamıyor
bu ve tabiatıyla Abdülhamid Han
bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların içinde
İsmail Safa en ahmaklarıdır
ve en cahilleridir. Tutup, kazanan bir adam da değildi. Basit
bir adamdır
İsmail Safa.
Peyami'nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır.
Sanki bütün tarih,
İsmail Safa'nın akıbetiyle meşgul, Peyami'nin
aile faciasıyla meşgul.
Osmanlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa'nın
nefy hikayesiyle beraber
gitmektedir.
Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı
evvela. Kendisinden
çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz,
adamların hepsi
milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu. Peyami kalemiyle
hayatını yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük
acılar çekti. Büyük iştihâlârı
vardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine düşkündü.
Lükse düşkündü.
Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana sahip değildi.
Mütemadiyen
çalışmak, beynini satarak yaşamak mecburiyetinde
idi. İnansın, inanmasın; o
sırada belli bir zümre tarafından desteklenen fikirlerin
destekleyicisi
oldu. Adeta bir kalem eşkıyası idi. Parayı
veren Peyami'yi kullanabilirdi.
İmzalı, imzasız, namütenai yazı yazdı.
Kendini boşa harcadı ve harcamak
mecburiyetinde idi. Ben, Peyami'yi çok severim ve acırım.
O devirde
yaşayanlar arasında en zekisi idi. Birçok şeyleri
görebilirdi, birçok
şeyleri yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.
H.İ.: Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz.
Birçok şeyleri
yapmayabilirdi diye.
C.M.: Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal Tahir o neslin
bütün vehimlerini taşıyordu kendinde. 1936'da genç
bir adamdı. Dergi
çıkardılar, mahkum oldu. Onüç sene yattı içerde.
Gençliğinin en güzel
yıllarını hapishanede geçirdi. Çorum Hapishanesi'nde,
Malatya
Hapishanesi'nde. Hapishaneden hapishaneye dolaştı.
Fakat kuvvetli bir
iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı, çalıştı.
1953'te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı.
Onüç sene hapishanede
yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan
sonra polis nezareti altında
kalması mukadderdi. Eski arkadaşlan terk ettiler. İş
bulma imkanı yoktu.
Zaten hapishaneye ginneden önce de avukat katipliği yapıyordu.
Galatasaray'ı bitirememişti, tahsili yoktu. Bir ara
ye' se düştü ve Mayk
Hammer tercümeleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde
durulmadı Kemal Tahir'in.
Halbuki durulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk
Hammer tercümeleri
yaptı. Hayata küskündü, kafayı çekiyordu boyuna. Fakat
teslim olmadı ve
yolunu buldu. Tabii birçok tavizler vennek zorunda kaldı
cemiyete. Mecburdu
vermeye. Uydurma dilin çok aleyhinde olduğu halde. T.D.K.'den
ödül aldı.
Yunus Nadi'den ödül aldı. Bunlar bir adam için çok kirleticidir.
Çirkin
şeylerdir. Kemal Tahir'e katiyyen yakışmaz. Fakat
mecburdu. Eğer ödül
almasaydı, öteki romanlannı bastırmak imkanı
da bulamazdı. Yani Kemal Tahir
bu alçalışı, merdiven yaptı ister istemez.
Başka hiç çaresi yoktu.
Hakikatte Kemalistler tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek
için de
kendini bazı şeyler yapmak istedi. Başka çaresi
yoktu. Ne memur olabilirdi
ne malı mülkü vardı; nasıl yaşayacaktı?
Ve bunları en az yaptı
hattızatında. Asgarisini yaptı.
Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür.
Bir yerde en güç şey
aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir.
Adeta mümkün değildir.
H.İ.: İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî
sınıfın adamı olmayan şahsiyetler
yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de içtimaî sınıf
olabilir mi?
C.M.: İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf
olmaz. İçtimaî sınıflann
kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat müessesi, istirdat
müessesesi,
müsadere müessesesi büyük sevretlerin doğmasını,
büyümesini önlemiştir.
Fakat artık İslamiyet'in hakim olduğu bir durumda
yaşamıyoruz. Bu itibarla
bugünkü cemiyette de, Avrupa'da olduğu gibi içtimaî sınıflar
teşekkül
etmiştir. Avrupa'da olduğu kadar şuurlu ve kesin
çizgileriyle birbirinden
aynımış sınıflar olmasalar da, vardır.
İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem
ve Batı' dan getirilmiş bir
mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı
zümreler ve tabakalar
mevcuttu. Bilhassa 23'ten sonra.
H.İ.: İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf
ne demektir?
C.M.: İçtimaı tabaka zarurettir. İş
bölümünden doğar, bir bürokrasi vardır.
Mesela, bir memurlar zümresi vardır, bir iş hayatı
ile uğraşan bir zümre
vardır. Serbest meslek sahipleri vardır. Geniş
halk tabakalan, köylüler
vardır. Bunların hepsi birer tabakadır.
H.İ.: Lonca teşkilatlan içtimaı tabakalara
misal olabilir mi?
C.M.: Olabilir tabii. Evet, tabalar seyyaldir, katı hududlan
yoktur. Belli
şleri görmek için belli insanların biraraya gelmesi,
servet durumları
birbirine yakın insanların biraraya gelmesi, yaşayış
durumları birbirine
yakın insanların biraraya gelmesi, içtimaî tabakaları
teşkil eder.
Tabakalar vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi
vardı. Bunların hepsi
yakıştırma kelimelerdir. Evvela bunu kabul ediyorum
da, ifade kolaylığı
için kullanıyorum. Mesela, Peyamii; hayatı boyunca,
zengin tabakanın ve
iktidann emrinde oldu. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı
ve hiçbir zaman
halk kendini alakadar etmedi. Daima Halk Partisi'nin içinde yaşadı
ve daima
Halk Partisi'nin menfaatlarına uygun bir platformda kaldı.
Bir de geniş halk tabakalannı, yani çalışanlan,
ezilenleri, ıstırap
çekenleri, çilesi olanlan düşünmek vardı. Kemal Tahir
böyleydi. Geniş
manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden
çok idare edilenlerin yanındaydı.
Bürokrasiden çok, çalışanlann yanındaydı.
Kemal Tahir hiç bir içtimaı kavgada yer almadı. Yani
ne mümindir, ne
sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı.
Kendi içine gömülü,
kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak
kaldı.
H.İ.: Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?
C.M.: Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim,
sonra meseleyi
ırgalayacağım. 1848'de, Fransa'da içtimaî sınıflar
çoktan teşekkül
etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi
hayatında mühim bir
merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir devlet teşekkül
eder.
1789'a nazaran çok daha ileri bir merhaledir 1848. 1848' de şimdiki
ifadeyle
sosyal demokratlar iktidardır, aşağı yukarı.
Birçok hizipler var. O sırada
Lamartine de hariciye vekilidir. La Martine'e sorarlar "siz
sağda mısınız,
solda mısınız?"
"Ben tavandayım" der. Ben de tavandayım şimdilik.
Fakat tavanda olunmaz
evladım. Bu yanlış birşey tabiatıyla.
H.İ.: Bu kaçamak olan cevabınızdı.
C.M.: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların
kalıplaşmadığı bir devirde
yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir bütündür.
Hangi siyası mezhebe
mensup olursa olsun, hepsini çocuğum, kardeşim telakki
ederim. Aldananlar,
gaflet içinde olanlar, hakikatı arayanlar kim olursa olsun
benim dostluğuma
güvenebilirler. Ben hakikatı arayan adamım. Hakikat
mücerret midir? Yani
sınıfların dışında bir hakikat var
mıdır? Sınıfların dışında
hakikat
vardır. Bütün sınıflar için hakikat olan şeyler
vardır. Türkiye'deki bütün
tabakalann üzerinde birleşmeleri gereken hakikatlar vardır.
Ben bu
hakikatlan arayan, bu hakikatları yaymaya çalışan
bir adamım.
Eğer bu hakikatlar, bütün Türk ve İslam dünyasını
ilgilendiren
hakikatlarsa, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır.
Doğru yolda
olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların
sınıfında ve doğruluk
için çalışıyorum. Yaşayış tarzı
eğer sınıfların tayininde bir mikyas
olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan
başka hiçbir şeyim
yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye
ihtiyacım yok, hiçbir
ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak istiyorum. Şu
ya da bu sınıftan
değil de bir İslam hangi sınıftansa o sınıftan
olmak istiyorum.
H.İ.: Bediüzzaman Hazretleri'nin şöyle bir sözü
var; "Fikren ve
meşreben havas tabakasından, yaşayış
olarak avam." Böyle bir şey.
C.M.: Elbette halkın yanında olunulmalı. Elbette
Firavunların, Nemrudların
yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam Nemrud'un ve Firavun'un
yanında
olamaz.
H.İ.: Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler,
sömürülenler diye
gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?
C.M.: Uzun kavgalardan, uzun fırtınalardan sonra
60 yaşına gelen bir adam,
tavanda yer alabilir, bir parça. Ben herkese hitab ederim. Yani
en sağdan,
en sola kadar herkese hitab ederim ve herkesle dostluğum
vardır. Beğenirler,
beğenmezler; iştirak ederler, etmezler. Fakat benim
vazifem, hayatını
düşünceye, kitaba, ilme vakfetmiş bir adam olarak hepsinin
dışında kalmak.
Adeta ben mezarlardan seslenirim. Hiçbir menfaatim, hiçbir düşüncem
yok.
Sadece doğru bildiğim şeyleri söylerim ve söylemekle
mükellef telakki ederim
kendimi.
Böyle olunca da, kim haklıysa, kim zulüm çekiyorsa, kim gadre
uğramışsa,
kim mahrum edilmişse haklarından, onun yanındayım.
Doğrudan tarafayım,
ezilenlerden tarafayım. Hakkından mahrum edilenlerden
tarafayım. Tarafsız
olmak bu demektir aslında. Yoksa, hiçbir şey tarafsız
değildir. Yalandır
tarafsızlık ve bir yerde namussuzluktur. Nasıl
tarafsız olunabilir?
Birbirinin boğazına sarılmış bir dünyada,
insanın insanı öldürdüğü dünyada
tarafsızlık ne demek? Mazlumların yanındayım
elbette. Zalimlerin yanında
değilim hiçbir zaman.
H. İ: Batı ve İslam medeniyetleri hayata
ne vermişlerdir? Neticesi ne
olmuştur? İnsana nasıl bakmışlardır?
C.M.: İslam'da insan mukaddestir. İnsan, hayvan-ı
natıktır ve eşref-i
mahlukattır. Cenab-ı Hakk'ın halifesidir. Adeta
haklarının bir kısmını ona
devretmiş. Bizatihi insan ve insan hayatı mukaddestir.
Batı'da böyle birşey
yok. Batı' da insan kendi ferdiyetine mahpustur. Batı'
da bir ümmet yoktur.
Batı'da insan, insan için kurttur. Batı'da yaşamanın
kanunu kavgadır. Bunu
çeşitli doktrinler, çeşitli isimlerle yadederler. Ama
hep aynıdır. Darwin
"hayat kavgası" der. Ve bu kavgayı bütün
hayvanlara, amipten file kadar,
balinaya kadar bütün canlılara teşmil eder. Hayat kavgadan
ibarettir. En
iyi intibak edenler yaşarlar, ötekiler ölüp gider. Ölüp
gitmesi mesele
değildir. İnsan da bunların içindedir ve insan
da hayvandır. İnsan tabiatın
bir parçasıdır. Diğer hayvanlar için cari olan
kanunlar, insan için de
caridir. Halbuki, İslamiyet'te insanın imtiyazlı
bir yeri vardır, insan
herhangi bir hayvan değildir. Bu itibarla insan hayatı
mukaddestir. İnsana
ait olan herşey mukaddestir.
Batı' da tarih, sınıf kavgasıdır, Doğu'
da tarih, sınıfların taammümüdür,
tabakaların taammümüdür. İnsanların birbirine yardımıdır.
Batı'da, fert
ferdi sömürür. Fert, toplumu sömürür, fert kendi milletini sömürür,
fert
başka milletleri sömürür. Batı tarihi bir sömürü tarihinden
ibarettir.
Evvela ferdin fertle sonra ferdin toplumla, sonra toplum halindeki
ferdin,
diğer toplumlarla savaşı söz konusudur. İşte
bu iklimde doğmuştur
kapitalizm. Ve kapitalizm, cihan çapında bir sömürü medeniyetidir.
Fert hayvandır: insiyaklarıyla, iştiyaklarıyla.
Bir hayvan olarak
incelenmesi gerektir. Halesinden terit edilmelidir. Ayrıca
bir izzeti, bir
haysiyeti yoktur. Sadece İslamiyet gibi, bazı dinler,
bir haleyle
süslemiştir insanı. Yani Batı' da ilim dediğimiz
şey de desakralizasyon,
insanı kudsiyetinden tecrit etmekten ibarettir. Hiçbir şey
mukaddes değildir
Batı insanı için.
Bütün tarih bu prensiplerden hareket edilerek inşa edilebilir.
Bizim için
muharebe bir i'la-yı Kelimetullah'dır. Batı için
muharebe bir kazanç
vasıtasıdır. Bizim için insan, insan için koruyucudur,
melektir. Batı'da,
insan insan için kurttur. Bütün felsefeleri bu mihver üzerinde
kurulmuştur.
Bütün iç ve dış mücadeleleri bu mihvere dayanır.
Bunda bütün mesele şurada; Acıyan, seven, insana inanan,
insanı eşref-i
mahlukat telakki eden, imtiyazlı bir mahluk olarak gören
cemiyetle, bir kurt
iştihasına sahip, bir kurt kadar yırtıcı,
dünyayı idare vasıtası haline
getiren, ikiyüzlülüğü şeref telakki eden, bir toplulukla
birdenbire temas
ediyorlar ve yeniliyorlar. Yenilmeleri mukadder. Silahları
ayrı çünkü.
Birisi için hile, huda, adilik, rezillik tabiidir. Ötekisi insana
hürmet
eder, insana ait herşeyi tebcil eder. Vakurdur, feragatkârdır.
Bu iki medeniyetten birisi madde dünyasında tabiatıyla
büyük fetihler
yapıyor, ötekisi yapamıyor. Ve birdenbire tarih karşı
karşıya getiriyor bu
iki medeniyeti. Yani tilki medeniyetinin, arslan medeniyetine
galebesidir,
Batının bize karşı galebesi.
* Bu söyleşi 11 Şubat 1977'de Rüşdü Onduk tarafından
kasete alınmıştır. Eski
bir kayıt olduğundan soruların birçoğu duyulamamıştır.
Bu konuşma sırasında
Safa Mürsel, Haluk İmamoğlu, Cemal Uşşak,
Halil Açıkgöz'ün bulunduğunu
biliyoruz.
farika: ayırmaç
hazer etmek: çekinmek
lçtimai sınıflar. toplumsal sınıflar
Iddihar etmek: biriktirmek
Istirdat: geri alma
mufassal: ayrıntılı
mülhid: dinsiz
mütearrız: saldırgan
rasin: sağlam
şamil: kapsayan
tahkim etmek: pekiştirmek
teali: yücelme, yükselme
tebcil etmet: yüceltmek
tecessüs: bilseme
tefrika: ayrılma, ayrılık, bölünme
tesanüd: dayanışma
vahdet: birlik