"Düşünce
Dünyasında hiçbir fetih nihai değildir. Hepimiz birer
Sizifos`uz. Hele, diyalogun olmadığı bir ülkede...
Türk aydınının kaderi mahpesinde şarkılar
söylemek. Bu lanetler berzahından nasıl ve ne zaman
kurtulacağız? Tefekkür bir arayıştır,
içtimai bir arayış. Bu kitap, bir davetten ibaret: birlikte
aramaya davet. Yazarın tek düşmanı vardır:
Bağnazlık. Düşüncenin bütün huysuzluklarına,
bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına
selam."diyor Cemil Meriç, Tektaş Ağaoğlu`na gönderdiği
"Bu Ülke" kitabının ithaf yazısında... "Bana
öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için
geldim." diye bahsettiği bu muhteşem eser , Cemil Meriç`in
bir özeti niteliğindedir...
Bu Ülke
Kitabından Örnekler
| Bu
Ülke kitabından Bazı Pasajlar |
Polemik |
Bir Avuç Duman
Düşünce bir köprü, kıldan ince, kılıçtan keskin...
Kalabalıklar geçemez üzerinden. Ülkeler asırlarca habersiz
yaşamış birbirinden.
Ne Asya Avrupayı tanımış, ne Avrupa Asyayı.
El Biruni boşuna anlatmış Hint'i çağdaşlarına.
Kıt'alar kapalı birbirine. Yalnız Kıtalar
mı? Aynı mahalledeki insanlar birbirlerine yabancı.
Her ev meçhule giden bir kompartıman. Kompartımandakiler
tesadüfün bir araya topladığı üç beş yolcu.
Ne Marxın annesi oğlunu anlayabilmiş; ne Cromwell,
Miltonu. Saint-Simon Ebediyete giden yol tımarhaneden geçer
diyor. Tehlikeli bir durak, tımarhane. Birçok yolcular cinnette
karar kıldı: Nietzsche, Hölderlin. Comte, ömrü boyunca
huysuz bir aşık gibi dalaştı cinnetle. Ayrılan
birleşen, tekrar ayrılan bir çifttiler.
Ve Rubaçof zindanının duvarında sesler duydu, kelimeleşen
sesler. Bir avuç kelime kıtaları birbirinden ayırır,
yer sarsıntısı gibi. Uçurumlara köprü atan cümlelerde
var.
Bir ırmağa benziyor zaman. Hayretten dona kalmış.
Perdede hep aynı gölgeler. Karagöz'ün repertuvarı tarihinkinden
daha zengin. Juvenal'i öfke şairleştirmiş, öfke
yani isyan. Şark'ta fert değil, sokak isyan eder. Sorumsuz
ve şuursuz bir bir ayaklanış. Hikmet, hamakatle
vuslatı hayatın tabii cilvesi saymaktan ibaret.
Batılı için tekamül bir başkalaşma, bir kişileşme.
Sürünün tarihi yok. Ama tarihin yaratıcısı o. Sürünün
önüne geçmek, sürüden ayrılmak mı? Aradaki mesafe uzayınca,
evet!
Coşmak lazım, diyor Saint-Simon, yaşamak lazım.
Hem zirvelerde, hem uçurumlarda yaşamak. Dizginleri gerilen
at şahlanır, ama kanatlanmaz.
Tecrübe, harem ağalarının silahı. Büyüklerin
bu koltuk değneğine ihtiyacı var mı? İsa
tecrübesiz. Saint-Just tecrübesiz olduğu için ulu. Tecrübe,
bayalığa alışmak ve bayağılaşmak.
İnsanları eskisi kadar sevmemek. İnsanları
ve eşyayı. Galiba ölmek de bu.
(Bu Ülke - s. 220)
GERİCİ KİM?
Canavarlarla dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor.
Tanımadığımız bir dünya bu. İthal
mali mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. gerçek,
kelimelerin arkasında kayboluyor.
Ne güzel tarif; "Gerici, bir toplumun gelişmesini sağlayacak
hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve
eski düzeni getirmeye çalışan (kimse) (Meydan Larousse).
Tarifin tek kusuru bu ucûbenin hangi çağda, hangi ülkede
yaşadığını söylememesi.
Murdar bir hâlden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse,
her namuslu insan gericidir.
4. Murada, Süleyman devrine dön! diye haykıran Koçi Bey'den
Reşit Paşaya kadar Osmanlı Devletinin bütün ıslahatçıları
gerici. Dante, yaşadığı çağdan iğrenir.
Balzac eserini iki ezelî hakikatin ışığında
yazar: Kilise ve krallık. Dostoyevski maziye âşık.
Dante gerici, Balzac gerici, Dostoyevski gerici!
Gerici, ilerici... Düşünce hürriyeti bu mülevves kelimelerin
esaretinden kurtulmakla başlar, düşünce hürriyeti ve
düşünce namusu.
(Bu Ülke s. 80)
SEN BİR AZ-GELİŞMİŞSİN
Kıtaları ipek bir kumas gibi keser biçerdik. Kelleler
damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık
cihanda, bir de küffar...
Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları.
İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır
oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini,
"Ben Avrupalıyım" demeğe başladı, "Asya
bir cüzzamlılar diyarıdır."
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara,
ve kulağına: "Hayır delikanlı", diye fısıldadılar,
"sen bir azgelişmişsin."
Ve Hıristiyan Batının göğsümüze iliştirdiği
bu idam yaftasını, bir "nisân-i zîşân" gibi gururla
benimsedi aydınlarımız.
(Bu Ülke s. 96)
DERGİ, HÜR TEFEKKÜRÜN KALESİ
(...)
Kitap, istikbale yollanan mektup... smokin giyen heyecan, mumyalanan
tefekkür. Kitap ve gazete... biri zamanın dışındadır,
öteki "an"ın kendisi. Kitap, beraber yasar sizinle, beraber
büyür. Gazete, okununca biter.
Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün
kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap,
çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı;
dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir
dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her
dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. (...)
(Bu Ülke - s.100)
ASALETİNİ KAYBEDEN İRFAN
İrfanı hisarla kuşatmış Doğu, mâbede
bezirgân sokmamış. Yıllarca davar gütmüş,
odun taşımış çömez... Meşaleyi çetin
imtihanlardan sonra tutuşturmuşlar eline. "Emanetleri
ehline tevdi ediniz." demiş din.
Mürit: ceset. Can: mürşidin nefesi. Hint'te hocaların
soyadı taşınırmış. Karabetlerin
en mukaddesi, şakirtle üstad arasındaki bağ.
Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan
asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi
saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk:
kültür. Genç kuşaklar, Batının bit pazarlarından
ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor.
Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. öğretmen ne
demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez,
yetiştirir, aydınlatır, yaratır. öğrenci
ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.
(Bu Ülke - s. 99)
DİVAN EDEBİYATINDA ROMAN
Divan Edebiyatında roman yok. Niçin olsun?
Batının ilk romanlarından biri "Topal şeytan".
Kahraman, evlerin damını açar, bizi yatak odalarına
sokar. Roman başlangıcından itibaren bir ifşâdır.
Osmanlının ne yaraları vardır, ne yaralarını
teshir etmek hastalığı. Hikayeleri ya bir cengâveri
ebedîleştirir, ya "hisse alınacak bir kıssadır.
Romanın burjuvaziyle doğduğunu söylerler. Burjuvazi
Avrupanın imtiyazı, daha doğrusu yüz karası.
Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka
bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri. Daha zavallı
bir dünya, daha dişi bir manevi iklim, daha geveze bir toplum.
Başka bir tabirle, bu edebi nevi bir buhranın, bir uyuşmazlığın,
reelle ideal arasındaki bir nispetsizliğin çocuğu.
İçtimâî bir sıhhatsizlik, hiç değilse bir tedirginlik
alâmeti. Sınıf kavgalarıyla sahneye çıkışı
bundan. İnanan bir toplumda, pürüzleri yok etmiş bir
toplumda, hayalî çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir
toplumda romanın ne işi var?
Osmanlı, Osmanlı kaldıkça Batı romanını
anlayamazdı. Önce uzun bir temessül, daha doğrusu tesemmüm
merhalesinden geçecek, iktisadi ve içtimai müesseseleriyle değişecekti.
Medeniyet can çekişiyor. Gök bomboş, hayat abes; roman
bu kalpsiz dünyanın insanını bütünüyle sahneye
koymak iddiasında. Bütünü, yani çarpık insiyakları,
hayvanca iştihaları, çılgın arzuları
veya arzusuzlukları ile. Aşk da -Tanrı gibi- öldüğüne
göre, cinsiyet tek değer. Bezirgan hayasızlığın
üstüne bir sal attı: cinsi bunalım. Sade, kütüphanelerin
şeref misafiri, sadizm abesin ikiz kardeşi.
(Bu Ülke - s. 120)
İNANANLAR KARDEŞTİR
Bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp,
tek insan haline getiren İslâmiyet olmuş. Biyolojik
bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla.
Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. ister siyah derili,
ister sarı... inananlar kardeştir. Aynı şeyleri
sevmek, aynı şeyler için yaşamak ve ölmek. Türkü,
Arapı, Arnavutu düğüne koşar gibi gazaya koşturan
bir inanç; gazaya, yani irşâda. Altı yüzyıl beraber
ağlayıp, beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı
korkunç bir kâbusa kalbeden meşûm bir salgın: maddecilik.
Tarihin dışına çıkan Anadolu, tarihin ve hayatın.
Heyhat, bu çöküşte kıyametlerin ihtişamı da
yok, şiirsiz ve şikayetsiz.
(Bu Ülke - s. 179)
Bu Ülke kitabından Inciler
Kelime
1
Bir adam Meçhule tırmanıyordu. Sisyphe'e benziyordu
uzaktan. Bir adam Meçhule tırmanıyordu topraktan. Arkası
uçurum, yanları duvar. Kaç sabah güneşle selamlaştılar,
kaç aksam yıldızlar feneri oldu, bilmiyor.
Koro
Olemp'e yalnız gidilmez. Kervanla
çıkılır yola. Bin çıkılır, bir
varılır; bir çıkıp bir varılmaz.
Olemp'e yalnız gidilmez
Ve adam tırmanıyordu. Musa'nın gözünü kamaştıran
nur, kavurdu gözbebeklerini.
Koro
Kayaya çaktılar Promete'yi, Homer'i
karanlığa gömdüler, Tanrılara yaklaşan,
Nemesis'in gazabına uğrar.
Adam haykırdı: Nemesis, Nemesis! Yıldırımlar
gibi ulu çınarlara musallat Tanrıça... Ben ne Olemp'in
sırlarını faşeden bir yari-Tanrıydım,
ne erguvanlar içinde doğan bir prens. Ama madem ki, parmakların
bana kadar uzandı, madem ki beni de hışmına
layık gördün, seni utandırmayacağım. Ya ölüm
boğacak şarkılarımı, ya elimden aldığın
dünyadan daha muhteşemini yaratacağım.
Ve Meçhule tırmanan adam Kelime oldu.
2
Tanrı, yıldızlarla oynayan bir çocuk.
Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler,
alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin.
Kelime ormanda uyuyan dilber, sair uzaklardan gelen şehzade.
Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler.
Yıldızlar Tanrıya yetmiş mi?
Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem.
Bir davet olarak güzel kelime ve dualarda muhterem. Gönülden gönüle
köprü, asırdan asıra merdiven.
Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.
3
Kuşlara benzer kelimeler, odana dolarlar bir aksam. Nereden
gelirler bilinmez. Kah çığlık çığlığadırlar,
kah sesleri işitilmez.
Çiçeğe benzer kelimeler: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgar
sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz...
4
Saçlarından yakalayamıyorsun zamanı, mısraa,
şarkıya kalbedemiyorsun. Ve sükut medar ormanlarındaki
bitkiler gibi büyüdükçe büyüyor.
Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını
kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyete.
Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklüböceğin
izleri kadar aldatıcı.
Kitap
1
Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları
ilk gelene açılmaz. Büyükler de kıskanç, Tanrılar
gibi. yalnız Numa'ya görünmüş Egeria. Beatrice, Dante
için Beatrice. Kitaplar, kadınlara; kadınlar şehirlere
benzer. Paris, Londra veya Madrid... herhangi bir dişi kadar
muhteşem, herhangi bir dişi kadar alelade. İnsan
şehriyle biner trene; şehri, yani zaafları, alışkanlıkları,
zilletleriyle. Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız
her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk
kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan,
senin gönlün.
2
Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır,
mermer gülümser, konuşan yalnız kitap.
Logos Spermaticos, diyor bir yazar: gebe bırakan söz. Kimi?
3
Kartacalı Augustinus, buhranlar içinde kıvranıyormuş.
Bir yandan bütün sıcaklığı, bütün diriliği,
bütün şuhluğu ile hayat: şarap, kadın, tiyatro...
Ötede çile.
Kafesteki bir aslan gibi isyanla, öfke ile, endişe ile dolaşırken
bir ses gelir kulağına hafiften: Al ve oku. Ve önünde
bir kitap açılır: Aziz Petrus'un "Mektuplar"ı.
"Ömrünüzü şölenle geçirmeyin. Kaçın tenin hazlarından."
Ve çapkın Augustinus, Aziz Augustinus olur.
4
Şuursuz bir büyücü Gütenberg! Işığı paçavraya
hapsetmiş. Yüzyılları kutularla doldurmuş
Gütenberg'in çocukları, peygamberleri işportaya dökmüş;
tuğla kadar değeri kalmamış dehanın.
Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına
koşuyor. Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz.
5
San Cassino'da çile dolduran Machiavelli, aksamları kütüphanesine
girerken kirli libaslarından sıyrılır, bir
tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinirmiş.
Sonunda kendi de kitap olmuş. Kitap, yani ışık.
6
Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar
kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın
şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.