En son 1981 yılında Umran yayınları
tarafından basılmıştır....
Kitaptan
Bir Parça
1908 - 1918 BUHRANI İMPARATORLUĞUN ÇÖKÜŞÜ
Amca ile Yeğen
1008 deyiz. Abdülhamid 30 yıldan beri imparatorluğun
başındadır. Ve bütün devre damgasını
vurmuştur. Ayırıcı vasfı : Mahmud'dan
ve 1841 den beri yeni bir düzene sokulan ananevi iktidar
tarafından takip edilen siyasetin klasik bir temsilcisi
olmak. Kazaya rıza politikası diyeceksiniz. Belki, ama
bir hayatını sürdürme, bir direnme politikası
da. Padişah başka ne yapabilirdi? İdarenin gemlerini
bir an elinden kaçırdığı için devlet bu hallere
düşmüştü. Manzara ortadaydı. Midhat Paşa ve
yandaşlarından nefret ediyordu dikbaşlı
ve maceracıydılar. «Siyasi intelijensiya» ne bahasına
olursa olsun «zafer» diyordu. Padişah bu intelijansiyanın
arzularına karşı koyamadığı,
onu dizginlemeye cesaret edemediği için kendi kendine kızıyordu.
«Böyle yapmamalıydım» dedikçe kini bir kat daha alevleniyordu.
Gerçek şu ki, «Kanûn-i esasi'nin babası» diye adlandırılan
Midhat Paşaya beslediği düşmanlığın
asıl kaynağı hukuk-u şahaneyi sınırlamaya
yeltenmesinden fazla kendi cesaretsizliği. Evet, Mithat iki
padişahı tahttan indirmişti ama Abdülhamid'in bir
türlü sönmeyen kini alaşağı edilme endişesinden
ziyade kendi kendini suçlamasından ileri geliyordu.
Filhakika, Murad rızasıyla halledilmişti ve bundan
yararlanan da kendi olmuştu. Ama bu hatıralardan
da rahatsız olmuyor değildi. Bilhassa amcası Abdülaziz'i
unutamıyordu bir türlü.
«Adamsendeciliğinin», nazırlarına
körü körüne itaat etmesinin kurbanı olmuştu.
Esasen Abdülhamid, mizaç bakımından
amcasının taban tabana zıddıdır. Evvela
vücutça : Abdülaziz uzun boylu, şişman,
gözleri parlak, alnı dar, kanlı canlı bir zat;
Abdülhamid, aşağı yukarı kısa boylu,
sıska ve biraz kambur. Teni esmere yakın, kocaman
bir burun, derin göz çukurlarında kaybolan
gözler. Amca zevklerinde aşırı, yeğen
kanaatkar ve nefsine hâkim. Manevi bakımdan
da tam bir zıddiyet : Abdülaziz padişahlık görevini
ihmal etmişti. Abdülhamid lüzumundan fazla padişahtı.
Yegâne karar mercii kendisiydi. Bütün işler Yıldız
Sarayında çözümlenir, bütün pazarlıklar
orada yapılırdı. Bitmez muhabereler yüzünden
kendini de tüketir, kâtiplerin de canına okurdu. Abdülaziz,
deminde söyledik, herkese güvenirdi. Abdülhamid'in kimseye itimadı
yoktu. Başbaşa verip kazan kaynatmasınlar,
fesat çıkarmasınlar diye nazırlarını
gözünün önünden ayırmaz, onları sadık birer bende
haline getirmek isterdi. Abdülaziz sabırsızdı.
Devlet işlerinden söz açan başvekilini sonuna kadar
dinlemez, hiçbir şeyi nihayetine kadar
okumazdı, hatta methiyeleri bile.
Abdülhamid herşeyi okurdu : Bütün mektupları,
bütün jurnalleri, liberal Avrupa basınının
aleyhinde döktürdüğü en zehirli hiviclere varıncaya
kadar eline geçen herşeyi, hem de tek satır atlamadan
okurdu. Vatanperverlerin yazdıkları da caba. Yüzde yüz
inanmıştı ki, devlet ellerine tevdi edilen
mukaddes bir emanettir. Başlıca vazifesi
: emaneti olduğu gibi muhafaza etmek ve gelecek nesillere
hesap vermektir. Bu görevi yerine getirirken milletin de yardımcı
olmasını istiyor, ama nasıl yardım edeceğini
kendi tayin etmeli. Unutmak mümkün müydü? Türk intelijansi\a-sı
başı boş bırakılınca gemi azıya
almış, vatanperverliği yüzünden ihtiyatsızlığa
sürüklenmiş, memleketi de felakete atmıştı.
Üstelik, Abdülhamid sessizliğe de aşıktı,
her patırtıya, her gürültülü nümayişe düşmandı,
adeta mara-zi bir düşmanlık. Bu ruh haleti yüzünden
liberal metotları, meşrutiyetçiliği büsbütün
sevimsiz buluyordu.
Kısaca, dahilde mutlak otorite peşindeydi. Yıllarla
daha- da güçlenen bir tutku Matbuata intişardan önce sansür
konacak, gazeteler zamanla resmi haberlerin yayıcısı
olacak, Zât'ı Şahane ile hükümetini övücüsü durumuna
düşecektir. Roman, tiyatro, dış dünyadan haberler,
herşey sansürden geçirilmekte, rejim aleyhinde yorumlanabilecek
en küçük bir imaya izin verilmemektedir. Toplantılar
yasak, demekler kontrole tabi İstanbul’u hafiyeler sarmış.
Saraya jurnaller yağıyor. Hepsi de, birbirinden daha
endişe verici haberlerle dolu.
Şahane Münzevi
Saltanat yılları uzadıkça hükümdar. Yıldız
Köşkü'ne daha çok kapanıyor. Bir tepede kâin olan bu
saray, selefinin oturduğu Dolma Bahçe'den daha kolay
korunabilir. Nadiren çıkıyor saraydan, sonraları
aşağı yukarı hiç çıkmıyor.
Cuma namazlarını Saray-ı Hümayun'a 300 metre ötede
bir camide kılmaya başlıyor. Namaza arabayla gitmektedir.
Önünde askerler, çevresinde muhafızlar ve saray erkânı.
Bu ihtiyarî inziva, şahane münzeviyi bir nevi umacı,
bir nevi korkuluk haline sokmuştur. Evet, insanî zaaflarını
gizlemiştir ama meziyetlerine, kabiliyetlerine de gölge düşürmüştür.
Kendi kendime sormuşumdur : «Acaba bu davranış
korku kadar bir hesaba da mı dayanıyordu? Samimiyet
hiçbir ülkede doğuda olduğu kadar saygısızlığı
körüklemez. Hiçbir ülkede sükût bilgelik alâmeti sayılamaz.
Nezaket doğudaki kadar kısır, babacanlık,
doğudaki kadar tehlikeli değildir. Orada hükümdar, milletine
serbestçe ve sık sık gösteremez kendini; meğer
ki sert, hatta insafsız davransın. En küçük vesilelerle
izhar-ı zulm etmekten çekinmesin. Yoksa tebasının
itaat ve saygısını çabucak kaybeder.»
Oysa Abdülhamid katiyyen zalim değildi. Adına
ve hatırasına eklenen «Kızıl Sultan» lâkabı
tarihin en büyük yalanı. Boğdurulup yokedilen
devrimci talebeler masalı yalan, çuvallara
dikilip Boğaz'ın sularına atılan saraylı
kadınlar hikâyesi yalan! Tam tersine... Abdülhamid şiddetten
nefret ederdi. Tahammül edemezdi kan akmasına,
maddî eza duyardı. Nefret ederdi darağacından.
Affetme selahiyetini her vesileyle kullanırdı. Hatta
suistimal ederdi. Nizamî muhakeme tarafından verilen
idam hükümlerinin hemen hepsi otomatik olarak sürgüne tahvil
edilirdi. Siyasî hasımlarına karşı başlıca
silahı sürgündü. Ustaca derecelendirilmiş bir sürgün
: Yemen veya Fizan'da göz altında bulundurulmaktan tutunda
Payitahttan az veya çok uzak vilayet veya kazalarda valilik
veya kaymakamlığa kadar. Sürgüne yollanılan
maaş alır, iaşe ve ibatesi temin edilir ve
daima payitahta dönmek ümidini muhafaza ederdi. Çok defa
efendi olarak gidilir, bey olarak dönülür, paşa olarak dönülürdü.
Belki bu da bir hesaba dayanıyordu.
Abdülhamid'in ayırıcı vasfı trimetrik (düzenleyici)
olmaktır, kombinezonlara bayılır, kesin çözümlemelerden
hoşlanmaz. Hiçbir bağlılığı önceden
reddetmez, sönmez bir kin tutuşturmak istemez. Şiarı
: korksunlar ama nefret etmesinler. Bir kelimeyle faydacı
ve şüpheci. Ne var ki, bu vasıflarının altında
hakşinas ve âdil bir hükümdar saklıdır. Tebalarının
—siyasî olması da— medenî haklarına saygılı
herkesin mülkiyet hukukuna riayetkar bir padişah. Uzun süren
saltanatı boyunca, makamından faydalanarak meşru
olmayan bir kazanç elde etmeğe kalkıştığı
veya birinin rızası hilafına ve kanunî bir tazminat
ödemeden malını gaspettiği görülmemiştir.
Demek ki, munsif ve âdil oluşunu sadece hesaba ve sadece
politikaya atfetmek doğru olmaz.
Avrupa Konseri
Bir kere buhran atlatılıp da gereken fedakârlıklar
yapılınca, padişah «Avrupa Konseri» denilen
teşekkülün ne menem şey olduğunu ve ona karşı
nasıl davranmak lazım geldiğini anlamakta gecikmedi.
Üyeler arasında düşünce birliği olmadıkça
bir devletler topluluğu iş göremez. Cemi-yet-i Akvam'ın
başlıca üyeleri, Fransa ile İngiltere
iken, Fransa ile İngiltere'nin ittifak halinde oldukları
bütün konular da hakim-i mutlaktı bu cemiyet. Birleşmiş
Milletler ise ABD ve SSCB hiç bir meselede anlaşmadığı
için iş görememektedir. Onların öncüsü olan «Avrupa
Konseri» de hiç bir noktada birleşemiyordu. Avrupa Konseri
dünya hâkimiyetini ele geçirmek emelindeydi.
Her devlet bu amacı takip ederken, öteki devletleri mümkün
olduğu kadar tedirgin etmemeye, önüne geçilmez ihtilaflara
yol açmamaya çalışıyordu. Hepsi de toprak
arzularını sınırlamak kararındaydı.
Bu karar Rusya ile hem hudut ülkeler ve bilhassa
Çin ve Türkiye için daha da geçerliydi. Bıktırıncaya
kadar tekrarlanan meşhur «statüko» tamamiyet-i mülkiye»
tekerlemelerinin mânâsı buydu. Devletlerin üzerinde anlaştıkları
tek nokta, ticaret ve sanayie açık kapı bırakmak,
Türkiye'de ve İran'da «kapitüler» rejimi, Çin'de
ise «imtiyazlar» rejimini sürdürmekti.
Bu devletler, eski rakiplerin yerini alarak, kendilerini
Avrupa Türkiyesinden kalan toprakların
tabiî varisi saydıkları zaman durum gerçekten vahamet
kazandı.
Avrupa topluluğunun ayak ta durduğu XIX. asrın
son 25 yılı yerinden oynamayan bu kaypak zeminde Abdülhamid
devlet gemisini büyük bir ustalıkla yönetti. İtle dalaş-maktansa
çalıyı dolaşmayı tercih etti. Daima uzlaşıcı,
daima mümkün olan tavizleri vermeye hazırdı...
Ancak tamamiyet-i mülkiye tehlikeye düşünce karşı
koyar gibi davrandı. 1885 de Bulgar Prensliği Şarkî
Romanya adı verilen Fi-lipoli Eyaleti'ni ilhak edince müdahale
etmedi. Berlin muahedesi'nden beri zaten İstanbul'a bağlı
değildi burası. Aynı yıl, Sırplar
Bulgaristan'a savaş açıp yenilince yine ses çıkarmadı.
Yalnızca bir kere, 1898 de, Avrupa'nın şımarık
çocuğu Yunanistan, Girit'i' ilhak etmeye kalkışınca
kınından çıkardı kılıcını:
Teselya Savaşı, Türk Ordusu zafer kazandı ve sultan
geçici bir zaman için halkın sevgisiyle kuşatıldı.
Abdülhamid Olmasaydı..
1877-1878 Savaşı Abdülhamid'i vahim bir durumla gerçek
bir çöküşle karşı karşıya getirmiştir;
yeni baştan derlenip toparlanmak, iktidarı ayakta tutmak
için büyük bir cesarete, azimkârlığa ve dirayete ihtiyaç
vardı. İngiliz tarihçisi Medlicott, «Berlin Kongresi
ve Sonrası» adlı eserinde şöyle yazar •. O
kadar zeki ve hamiyetli genç bir padişaha sahip olmasaydı,
Devlet-i Aliye büyük bir ihtimalle param parça olurdu. Toprakları
insafsızca elinden alınmıştı, Rus
askerlerinin ve onların kışkırttığı
Slav halkının zulmünden kaçan bir sürü müslüman muhacir
akın etmişti İstanbul'a. Bu felaketler yetmiyormuş
gibi malî buhran gittikçe korkunçlaşıyordu. Hemen hemen
boş olan devlet hazinesine Berlin Muahedesi, Rusya'ya tazminat-ı
harbiye ödemek gibi bir mecburiyet yüklemişti Nisbi bir denge
sağlamak için yıllarca zamana ihtiyaç vardı. Padişah
bu işe adadı kendini, adadı ama gayretleri iki
taarruzla engellendi. Şark Buhranının bir
nevi harman sonu ganimeti:
Fransa 1882 de Tunus'u gaspetti. İngiltere Mısır'ı
işgal etti.
Bu «kibarca» davranışları mümkün kılan, Tunus'un
da, Mısır'ın da merkezden uzak olması; Rusya
bana da yok mu diyemiyecekti. Allah için şurasını
da söyleyelim : Berlin Kongresinde Türkiye çıkarları
fazla gözetilmemiş de olsa Rusya'nın çok kârlı
çıkmamasına dikkat edilmişti.
Avrupa Türkiye'sinde bağımsız veya yarı-bağımsız
kalan devletler zinciri (Romanya, Bulgaristan, Sırbistan)
yaratmak, Rusya'nın açık denize ve İstanbul'a
ilerlemesini durduracak bir engel yaratmak demekti. Nitekim, Ruslar
da kızmış, faka bastıklarını anlamışlardı.
Bir Alman prensinin vesayetine terkedilen Bulgarlar bu vesayetten
kurtulmaya can atıyor. Batı devletleriyle Avusturya'nın
kendilerine destek olmasını istiyorlardı.
Sırbistan ve Karadağ, daha çok Rusya'ya bağlı
idi. Ne var ki, coğrafi bakımdan Bizans'a giden yol
üzerinde değillerdi. Romanya ise siyasi bakımdan
Almanya’nın parçasıydı, kültür bakımından
Fransa'nın. Bölge diplomasisinin bütün imkânlarını
sunuyordu bu ülkeler. Padişah bu imkanlardan ustaca
faydalanacaktı. 26 sene büyük devletlerle oynayacağı
kumar da koz olarak kullanacaktı onları. Balkan devletleri,
o zamanlar Avrupa Türkiyesi denilen kara parçasının
merkezine yani Makedonya'ya hep birden göz dikinceye kadar
padişahın işine yaramıştı.
Kaleyi İçten Fethetmek
Çetin ve sıkıntılı bir politika, karşıdakiler
iki yüzlü, içten pazarlıklı ve netice olarak ne
yapacağı belirsiz kimseler. Demin de arzettik,
devletler paylaşmaktan vaz geçmişlerdir şimdilik.
Ama «Konser»in hasbî çabalarına rağmen imparatorluğu
paylaşmak zaruri ve kabil-i tatbik olursa, hepsi de
o gün için silâhlı olmak, müsaid durumda bulunmak istemektedir.
Hepsi de bir yolunu bulup işe karışmak kararında.
Bunun için de, imparatorluk topraklarında «kendine bağlı»
adamlar peydah etmeye çalışıyor. Bu niyet tabii
olarak endişeler, karışıklıklar, sürtüşmeler
yaratacaktı. Devletler suret-i haktan görünüp «medeniyet
ve barış» adına bu çatışmaları önlemek
istiyorlar güya. Avusturya katolik Arnavutların arkasında,
Fransa Lübnan Ma-runilerinin ve bir parça da doğu katoliklerinin.
İngiltere, şeyhleri ve daha ılımlı olarak
Dürzileri destekliyor. Ruslar, Ermenilerin koruyucusu. Çünkü artık
Ortodokslarla uğraşmak gibi bir bahaneleri kalmamış.
Bağımsız bir YunanDev-leti kurulmuş, başına
Danimarkalı bir kral geçmiştir. Şu veya bu topluluğa
arka çıkmayan tek devlet galiba Almanya. Osmanlı
ricaline şirin görünmesi bundan. Padişah nez-dindeki
itibarını da bununla izah edebiliriz. Herkesin ağzında
bir «Islahat» teranesi, hem de tek değil bir çok Islahat
söz konusu.
Hiçbir zaman bu kadar Islahat lafı edilmemiştir. Bilen
de bilmeyen de «böyle yapmamalıydınız» diyor; herkesin
reçetesi elinde. İstiyor ki padişah yalnız kendi
reçetesini kabul etsin ve uygulasın. Ne var ki, bütün bu
hayır sahiplerinin unuttukları bir nokta var: Devlet-i
Aliye bu reçeteleri tatbik edemez. Edemez çünkü daha önce
mahallî sanayiin verimini arttırmak, iktisadî bir altyapı
kurmak, mübadeleyi kolaylaştıracak yolları
inşa etmek ve böylece hem, refahı, hem de huzuru sağlamak
lazım.
Servet artacak, sürtüşmeler azalacak, idare kolaylaşacaktı.
Oysa yukarda da anlattım: ekonomi her gün biraz daha
bozuluyor, vergi sistemi idarenin gündelik ihtiyaçlarını
karşılayacak, memurların maaşını
ödeyecek, orduyu besleyecek parayı bile sağlamaktan
âciz. Devlet-i Aliye (Rusya ile hem hudut ülkelerin hepsi de ona
benzer ya...) Avrupa ticaret ve sanayiinin «özel bir avlanma yeri»
haline gelmiştir. Türklere düşen iş de «saydıgâh»in
bekçiliğini ve jandarmalığını yapmak.
Kalkmış ona «görevini yapmıyorsun» diyorlar, ama
daha iyi yapması için gereken imkânları sağladıkları
yok. Belki de, günün birinde, «Bunun meşru sahibi benim»
diye hak iddia etmeye kalkmasından korkmaktadırlar.
Hazine tamtakır, maaşlar ödenmiyor... Yüzüstü bırakılan
gemiler Haliç'de çürümektedir. O canım ordunun üstü başı
perişan, yalnız Yıldız'da vazifeli birkaç
alayın üniformaları şaşaalı. Teçhizat
kiyafetsiz.
İstikrazlar
Bir Heyet-i Vükela toplantısında tutulan zabıt
(ki sadrazam Said Paşa'nın hatıralarında
yer almıştır) ülkenin malî durumunu keskin bir
ışıkla aydınlatmaktadır. Toplantı
1902 de vukubulmuştur. Gayesi : bütçenin yürekler acısı
haline bir çare bulmak için alınması gereken tedbirleri
müzakere etmek. Vekillerin ileri sürdüğü mütalalar birer
ehliyetsizlik şaheseri. Bir çokları «Ben anlamam bu
işten» deyip çıkıyor, ötekiler beylik bir iki lakırdı
kekeliyor. Yalnız Hariciye Nazırı ile Evkaf Nazırı,
çekine çekine, dış istikraza baş vurmaktan
söz ediyor. Çünkü herkes padişahın bu çareden hoşlanmayacağını
bilmektedir.
Abdülaziz'in zaman-ı saltanatından aldığı
bir ders de bu, Abdülhamid'in. Filhakika tahta çıktığı
zaman, Devlet-i Aliye yabancı ülkelere 300 milyon Sterling'e
yakın bir borç altındaydı. Gerçi bu paranın
yalnız yarısını almıştık ama
vadesi olan borçları ödemek için devlet gelirlerinin
bütününü bu işe ayırmak lazım gelecekti..
Tam bir rezalet.. Dürüst bir insan olan yeni padişah,
tekrar böyle bir vaziyetin tahaddüs etmesini istemiyor, istikrazdan
vebadan korkar gibi korkuyordu. Çünkü 1882 de senet hamilleriyle
bir anlaşmaya varılmıştı. Yılda
25 milyon sterlin ödeyecekti. Ne var ki bu şartları
kabul ettirmek için yeni bir ipoteğe rıza göstermek
lazımdı, devletin hükümdarlığını
daha da zedeleyen bir ipoteğe, Payitahtda yabancı
bir idare (Düyunu Umumiye) kuruluyordu, bütün eyaletlere dalbudak
saran bir idare. Belli resimleri o toplayacak, topladığı
parayı hak sahiplerine o dağıtacaktı, insaflı
olmak için şurasını da ekleyelim, idarenin gerek
memlekete gerek devlete bazı faydaları oldu: Balıkçılığı,
ipek böcekçiliğini geliştirdi, şark tütünlerinin
ihracını kolaylaştırdı. Ödemelerindeki
intizam mevcudiyetinden doğan garantiyle devlete yeniden
itibar kazandırdı. Ama sağlanan bu istikraz imkanlarından,
padişah ancak zaruret hasıl olunca ve aşırı
bir ihtiyatla faydalanmaya karar vermişti.
1882 den tahdan indiriliş tarihi olan 1908'e kadar gecen
26 sene zarfında ülke nice siyasi buhranlara, hudut eyaletlerinde
ayaklanmalara, bir cok kısmı seferberliklere, bir gerçek
savaşa şahid olmuşken, borçlar cüz'i bir artış
kaydetmiş, 130 milyondan 150 milyona çıkmıştır.
İdarenin illallah dedirten sonu gelmez mali güçlükleri düşünülürse,
sadece yabancı ipoteği biraz daha ağırlaştırmamak
için daima elinin altında bulunan bir kaynaktan faydalanmayı
reddeden, aleyhinde o kadar atılmış-tutulmuş
bir padişahın gösterdiği hamiyeti takdir etmemek
mümkün değildir. Bundan, büyük bir feragat, bundan yüce
bir vatanperverlik düşünülebilir mi? Padişah, kişi
olarak da kendini kıt kanaat yaşamaya mahkum etti.
Saltanatı boyunca tek pahalı, tek debdebeli saray
kurulmadı. Boğaziçi'nin bütün ihtişamlı
saraylarını selefleri inşa ettiler. Abdülhamid
bunlara, bina olarak, Yıldız çevresinde bir kac
boyalı baraka ile deniz kenarında bir kaç köşk
ilave etti, o kadar. Bu köşkleri kızları ve damatları
için yaptırıyordu. Oysa zaman-ı saltanatında
gerek İstanbul da gerekse taşrada adını
taşıyan nice hastaneler, nice mektepler inşa edildi.
Batılaşma Hızlanıyor
XIX. asrın başlarından itibaren, Doğu'da ve
bilhassa Müslüman Doğu'da kendini hissettiren Batı tesirinin
bu dönemde inkıta’a uğradığını sanmak
büyük hatâ olur. Tam tersine, bu tesirin iktisadî tepkileri günden
güne artmıştır Yabancı sermaye artık
devlet istikrazı şeklinde değil, diplomasinin
himaye ettiği özel yatırımlar halinde ülkeyi
işgal etmiş, mübadele genişlemiş ve mahallî
ekonomiyi felce uğratmıştır. Beyoğlu
ve Galata'da İzmir'in Frenk mahallesinde küçük küçük
Şanghay'lar gelişmiştir zamanla... Buralardaki
Hıristiyan ve yabancı burjuvazi her gecen gün biraz
daha zenginleşmiştir. Avrupa tesirinin bir başka
tecellisi olan idarî Islahat başka bir deyişle
«Tanzimat» vetiresine gelince o da yavaşlamamış,
hatta hızlanmıştır. Padişah, idare
cihazını sadeleştirmek gibi bir politikaya yanaşmamıştı
hiç. Saltanatı boyunca mevzuatın «laikleşmesi»
Avrupalılaşması devam eder. «Mecelle»nin son kitapları
tatbik mevkiine girmiş, hukuk mahkemelerinin sayısı
da salahiyeti de artmış, seri mahkemelerin salahiyetleri
ise bir kat daha kısıtlanmıştır. Yeni
mektepler açılmış, gerek talebelerin gerekse mezunların
sayısı çoğalmıştır. Mekteb-i
Harbiye'nin talebe mevcudu büyük artış kaydetmiştir:
Abdülhamid saltanatının başlarında 50 zabit
mezun olurken, son on yılında 700 zabit mezun olmaya
başlamıştır. İdare cihazı —bilhassa
yabancı müdahalenin kendini şiddetle hissettirdiği
bazı vilayetlerde— giriftleşmekte ve gelişmektedir.
Memur ve personel sayısı kabardıkça kabarmaktadır.
Hür düşünceye, serbest münakaşaya muhalif olduğu
halde, Abdülhamid idaresi ilme ve Batı metodlarına
itibar etmekten geri kalmamıştır: Anlamıştır
ki —hiç değilse politika alanında— ilim demek, şer'i
ilimler demek değilse artık. İlim din dışıdır
ve Batı kaynaklıdır. Okumak demek, Batılılaşmak
demek...
Abdülhamid, gerek merkezdeki gerek eyaletlerdeki idare cihazını
İslah etmek için, Avrupa ilimlerine sürtünmüş, Avrupa
metodlarmı uygulayacak ehliyette tebalar yetiştirecek
mekteplere ihtiyacı olduğunu bilmektedir. Ama okuyanlar
Halifeye karşı sadakatlerini de muhafaza etmeliydiler.
Bunun için mekteplerde islam akaidi de telkin edilmeli yani dini
ibadetler unutulmamalıdır... Abdülhamid idarede
teokrasinin dış şekillerini muhafaza etmeğe
çalışır. Polisin görevi dinin emirlerine riayet
edilmesini sağlamak. Ama bu meselenin halli de, yukarda
bahsettiğimiz mali meselelerin halli gibi, hemen hemen imkansız.
Memur ve zabit çevrelerinde, intelijansiyaya Tanzimatın
başlarından beri öylesine bir şüphecilik,
öylesine bir kayıtsızlık gelişmiştir
ki Padişahın derpiş ettiği tedbirler ciddi
bir netice sağlayamamaktadır. Abdülhamid'in büyük meblağlar
harcayarak ayakta tuttuğu mekteplerden çıkanlar, niçin
saklamalı büyük çoğunluk bu mektepleri ayakta tutan
ve çok defa bizzat kuran hükümdara düşmandırlar. Şunu
da unutmamalıyız, bu nesil ittihad ve Terakkinin parlamentoda
çevireceği dolapları nasıl bilebilirdi. Onun için
Mithad'ın Anayasasına inanıyordu, o anayasa ki
melun eller tarafından daha tomurcukken boğulmamış
olsa altın meyveler verecekti. İntelijansiya nesli
için Meşrutiyet bir devayı küldür, Anayasa, bütün güçlükleri
yok edecek, bütün tehlikeleri aştıracak bir tılsım.
Yabancı ülkelerde ikametin bendelerinin sadakati için ne
kadar tehlikeli olduğunu bilen padişah, seyahatleri
yasak eder, hiç değilse engeller çıkarır.
Avrupa’ya talebe gönderilmez olur. Böylece 1883 den beri süregelen
bir gelenek inkıta’a uğrar. Ama bu tedbir büyük
bir işe yaramaz; Batı düşünceleriyle temas etmek
için Avrupa'ya gitmek şart değildir. Batı düşüncesi
günden güne artan bir hızla dalga dalga yayılır
ülkeye. Yabancı dillerin öğretilmesi de bu istilayı
kolaylaştırır. (Abdülhamid'in saltanatı zamanında
daha cok Fransızca rağbettedir.)
Mürebbiyeler
Filhakika bu devir aynı zamanda bir mürebbiyeler saltanatı
devridir. Ayda 600 (veya daha fazla) frank geliri olan her memur,
bu paranın birkaç altınını ayırıp,
evinde yabancı bir mürebbiye bulundurmayı vazife sayar.
(Fransız, İsviçreli, bazen Alman ve çok nadir olarak
İngiliz bir ilk mektep muallimesi). Mürebbiyeler üşüşür
memlekete, gerçek bir istiladır bu. «Öğretmen hanımlarımız»
in bilgileri kıttır, öğretme kabiliyeti dersen
hak getire. Çok defa yaptıkları iş öğrencilerine
ana dillerini o da şöyle böyle öğretmekten ibaret. O
dönemin İstanbulunda umumiyetle bu dil Fransızcadır.
Çünkü yukarda da işaret ettik. İstila ordusunun en büyük
bölümünü Fransızlar ve Fransızca konuşan İsviçreliler
teşkil ediyordu. Gerçi yabancı mektepler de bir hayli
boldu ama pek etkili olmadılar. Umumiyetle Türkler devam
etmiyordu bu okullara.
Liberal Basın
Devir o devirdi ki, Avrupa'da burjuva sınıfları
tarafından yönetilen ve düzenlenen meşrutî hükümetler
iktidarlarının zirvesine ulaşmışlardı.
İktisadî liberalizm parlak zaferlerini yaşıyor;
liberal ve fran-mason bütün bir edebiyat bu başarıları
dünyaya örnek diye sunuyor, düşüncelerini yaymak için hakiki
bir haçlı savaşı açıyordu. Fransız basını
ve edebiyatı bu savaşın en müessir kuvvetleri,
çünkü Fransa, ölümsüz prensiplerin, insan ve vatandaş hakları
beyannamesinin vatanıdır. Felakete bakın ki, talihsiz
padişahın ülkesinde en yaygın dil de Fransızca.
Bu edebiyat; yabancı postalar kanalıyla dalga dalga
boşalır Türkiye'ye. Yabancı postaların dokunmazlığı
vardır, yerli polis kontrol edemez. Yabancı neşriyat
yaydığı haberlerle, Şark Meselesi üzerine
döktürdüğü makalelerle (bu makaleler hemen hemen daima
aleyhimizdeydi) padişahı küçük düşürüyor. Türk
okuyucuları nezdinde itibarını zedeliyordu. Sonunda
hükümdarın memur ve zabitleri, efendilerini, Avrupa
efkârı umumiyesinin düşmanca gözleriyle görmeğe
başladılar. Padişah 1883 de ihdas edilen sansürle
yerli basının ağzını sıkı sıkıya
kapamıştı. Şimdi bu tedbir kendi aleyhine
dönüyordu. Abdülhamid sessizliğe aşıktı,
gürültü, patırtıdan, nümayişten nefret ederdi,
adeta marazî bir nefret. Ama dışardan gelen bozguncu
sesleri de susturamıyordu. Oysa insiyakî nefretini dizginlemesi
lazımdı. Davasını müdafaa etmek, Avrupa'nın
ithamlarında ne kadar haksız, iddialarında
ne kadar mesnetsiz olduğunu ispat etmek (bu onun için gayet
kolaydı) ülkesinin çıkarlarını korumak amacıyla
nasıl didindiğini, ne cansiperane gayretler harcadığını
göstermek için kendi basının sütunlarından faydalanabilirdi.
İntelijansiyanın Kaygısı
Bir bedbinlik havası esiyordu ülkede. Padişah, düşmanlarının
yarattığı bu havayı maâkui bir nikbinliğe
çevirmeğe, gönül ve kafaya seslenen delillerle temellendirilmiş
bir güven havasıyla yok etmeye çalışmalıydı.
Heyhat... Besleme kalemşörlerin yavan, basmakalıp methiyeleriyle
yetinmek gafletinde bulundu. Oysa bu yaveler okuyucuyu zerre kadar
etkilemiyordu, hem de hitap ettiği kitle Bab-ı Ali bendegânı,
memurlar, zabitler gibi hepsi de intelijansiyanın üyesi
yani aydınlar, çeyrek aydınlar olduğu halde, Yabanaı
basının, yabancı neşriyatın hücumları
cevapsız kalıyordu İntelijansiya, itiraz edilmediğini
görerek, sonunda, Batının ileri sürdüğü bütün
tenkitleri benimsedi; padişah, ülkesinin içinde bulunduğu
tehlikelere milletin sefaletine aldırmıyordu demek.
Demek ki canını kurtarmaktan, sarayını
düşünmekten başka kaygusu yoktu. Yaygınlaşan
böyle bir kanaatin ülke için ne zararlı neticeler doğuracağını
tahmin etmek güç değildir. Otoriter bir rejim sadece polis
baskısıyla, sadece idarî zorlamalarla ayakta duramaz.
Güveni sağlayacak, yöneticilere sevgi telkin edecek bir propagandaya
da ihtiyacı vardır. Rejimin sağlamlığını
yapan da bu ölçü, daha doğrusu nisbet (dozaj). Ne yazık-ki
rejim bu dozaj işini hiç de iyi ayarlamamıştır.
Başka bir deyişle Abdülhamid o devirde «münevver» Türklerin
büyük ekseriyetini teşkil eden saray bendegânına,
kendileri taşıyan güven duygusunu telkin edememiştir.
Bir kelimeyle bendegân, mevkiinden ve şahsî avantajlarından
emin değildir. Endişeleri sadece hamiyetlerinden ileri
gelmiyor, ekmek kapıları olan sarayın yıkılmasından
da korkuyorlar; ya artık maaş alamazlarsa... Bu
huzursuzluğun sorumlusu, padişahın siyasetidir
onlara göre. Rejim için çok tehlikeli bir inanç, hele idarenin
dizginlerini elinde tutan ordunun kadrosunu teşkil eden
bütün bir sınıf bu inancı paylaşırsa,
yarattığı tepkiler büsbütün korkunç olabilir. 8ir
sonraki nesil, Kemalist rejimi kuran nesil, Kemalist rejimin
dış dünyadaki itibarına bakarak, idarenin sağlamlığına
inanacak ve böyle bir tehlikeyi mühimsemeyecektir.
Müslüman Halk
Biz Abdülhamid devrine dönelim, bendeğanın endişesi
de, öfkesi de gün geçtikçe çoğala dursun, müslüman halk,
yani saray tarafından beslenmeyen, sarayı besleyen müslüman
halk, hiç de bendeğan gibi düşünmüyordu... Onlar hükümdarın
şahsına bağlıydılar hep. Halifeye sadakatleri
sonsuzdu Dünya işlerinden habersiz oldukları için, İslâm
dünyasının karşı karşıya bulunduğu
tehlikeleri göremiyorlardı. Tahtın babadan kalma ihtişamı,
Şa'şaalı merasimler, Halifenin fazilet ve azametini
sergileyen Cuma ve Bayram namazları, her zamanki gibi
büyütüyordu onları. Münevver Türkler, saray bendegânı,
Hıristiyan Batının inkâr kabul etmez üstünlüğü
önünde apışıp kalmış, küçüklük duygusuna
kapılmışlardı. Halk yabancıydı bu
duyguya, cedlerinin gururu yaşıyordu onda. İnanıyordu
ki, İslâmiyet müslümanlara, gayri müslüm tebaya kıyasla
sonsuz bir üstünlük bahsetmiştir. Kaldı ki, yoksulluğu
da, yan tutan bir basın ve yayının diline doladığı
kadar ağır değildir hakikatte. İstanbullular
askere alınmaz. İstanbul'da hayat kolaydır.
Çünkü orada da başka büyük şehirlerde olduğu
gibi, padişah hayat pahalılığını
önlemeye çalışır. Taşrada ve köylerde
askerlik bir felaket, ama vergiler kalu belâdan beri hep
aynı vergiler, halk bunlara alışık ve
zaten çok ağır da değiller. Netice olarak, Abdülhamid'in
sükûtunu hazırlayan ve önüne geçilmez hale getiren,
halkın memnuniyetsizliğinden çok bendeğanın
endişesi olmuştur.
1908 - 1918 BUHRANI
İMPARATORLUĞUN ÇÖKÜŞÜ
Balkan Gailesi
Abdülhamid saltanatının son yılları yeni bir
olayla büsbütün içinden çıkılmaz hâle gelir. Bu olay
şudur : Berlin muahedesi ile gerçekleşen Avrupa
Türkiyesinin paylaşılması sonunda Balkan devletleri
sahneye çıkmış, veya güç kazanmışlardır
sadece. Bu devletler Avrupa Türkiye-sinde kalan topraklar üzerinde
hak iddia etmektedirler. Göz diktikleri, daha çok, Makedonya.
(Rumelinin merkezî kısmı olan bu bölgenin ahalisi
çeşitli kavimlerdendir : Türkler, Bulgarlar,
Rumlar, Sırplar). Bunun içinde Yunanistan da, Bulgaristan
da, Sırbistan da, Makedonya da karışıklık
çıkarmakta içeriye soktukları silâhlı çeteler vasıtasıyla
Türk köylerini haraca kesmektedirler. Bu çeteler, kendi soylarından
köylüler tarafından korunmaktadır. Bu köylere dehşet
salmakta, Osmanlı jandarması ve askeri ile savaşmaktadırlar.
Bu eylemleri destekleyen yoğun bir propaganda da var : bu
propagandaya göre (ahalinin en az üçte birini teşkil eden
Türkler) insafsız, zalim Hıristiyan katili kimselerdir,
medeniyet ve insanlık namına bir an önce temizlenmeleri
gerektir. Liberal Avrupa matbuatının büyük bir
kısmı da bu propagandayı ve sloganları
yaymakta ve desteklemektedir. Avrupa Konseri işe karışmalı
ve bu rezalete son vermelidir artık.
Malî sıkıntılar içinde kıvranan padişah,
elinden geleni yapıyor. Ama isyanı bastırması
için şiddete başvurması lazım.
Oysa ateş püsküren «Avrupa Konseri» hareket serbestisini
önlemektedir. İhtiyatlı davranmak umumi af ilan etmek
lazımdı. Bu mecburi müsamaha Balkanlardaki ayaklanmayı
azdırır. 1903 den 1908'e kadar Avrupa Konseri Yıldız
Sarayı üzerindeki sürekli baskılarıyla padişahı
Makedonyayı teşkil eden üç vilayete ayrı bir statü
vermeye zorlar.
Önce idarî bir denetimi ve yabancı jandarma ve zabitlerini,
sonra da kazaî bir denetimi, nihayet malî denetimi kabul
etmek gerekecektir.
Hemen söyleyelim... Türkiye'nin bütünlüğünü ve bağımsızlığını
açıkça tehdid ettiği için Türkiye'yi rahatsız eden
ve kızdıran bu tedbirler Balkan devletlerini de memnun
etmez. Çünkü bu devletler iddia ettikleri gibi ırkdaşla-nnın
durumunu iyileştirmek peşinde değil, yeni topraklar
ve yeni tebalar kazanmak emelindedirler.
Nitekim baskı ile, müşterek notalarla, donanma gösterileriyle
padişahtan zorla koparılan bütün bu düzenlemelere
ve İslahata rağmen çetelerin faaliyeti katiyen durmamıştır.
Bu önlemler tek işe yaramıştır : Abdülhamid
rejimine son darbeyi indirmek.
Filhakika, İntelijansiyanın endişesini ve öfkesini
körüklemiştir. İntelijansiya yapılanları yeni
bir çözülme alâmeti olarak görmüş ve bu çözülüşün suçunu
ve mesuliyetini padişaha yüklemiştir. Bu tedbirler
hazineyi tamtakır etmiş. Devlet üç eyaletine hizmet
götüreceğim diye elindekini avucundakini harcamış,
yoksulluğu büsbütün artırmış,
askeri imkanları kurumuştur. Üstelik isyanların
sonu da gelmiştir. Oysa Avrupa, Islahat yaparsanız isyan
biter diyordu. (3) Avrupa, 1906 da Devlet-i Aliyenin gümrük resminin
% 11 den % 13'e çıkmasına izin verdi. Bu % 2, üç vilayetin
bütçe açığını kapatmaya yarayacaktı,
ama bu lütfün zararları da oldu: Filhakika Makedonyada bulunan
memurların ve bilhassa ordu mensuplarının maaşı
muntazaman ödeniyordu artık. Gelgelelim, bu ülkenin diğer
bölgelerinde bilhassa payitahta görev alan zabitlerin öfkesini
artırıyordu. Artırıyordu çünkü onlar zamanında
maaş olamıyorlardı.
Jön Türkler Sahnede
Kaldı ki Makedonya bölgesindeki askeri ve mülki erkân
da durumdan şikâyetçiydiler. Evet., maaşlarını
tıkır tıkır alıyorlardı ama bozguncu
telkinlere daha açıktılar. Propaganda, Abdülhamid'i
devlet ve millet düşmanı ilan ediyordu. Padişah
olmasa imparatorluk kurtulacaktı.
Bu propagandanın kaynağı Avrupa'ya ve daha çok
Paris'e kaçan ve «Jön Türk» adını alan ihtilalciler.
Jön Türkler, Avrupa'nın ve bilhassa Fransa'nın bazı
liberal çevrelerinde himaye görüyordu.
Makedonyada ihtilalci bir cemiyet kurulmuştu. Türk subay
ve memurlarından teşekkül eden bir cemiyetin gayri
müslim üyeleri de vardı. Cemiyet, fran—masonlar (bilhassa
yahudi fran-masonlar) tarafından destekleniyordu. Amacı,
padişahı bir «Anayasa» ilanına zorlamaktı.
1908 Haziranında, propagandanın ustaca istismar ettiği
siyasi bir olay, gerginliği büsbütün artırdı. Anlatalım:
birden bire bir şayia dolaşmaya başladı. Çıkarı
olan herkes şayiayı tekrarlıyordu. Efendim,
İngiltere kralı V..I Ed-ward ile Rus Çarı II. Nikola
Revalde buluşmuşlarda, bu buluşma sonunda Makedonya'nın
taksimi kararlaştırılmış. Şayia
asılsızdı, tahminler abes. Çünkü Rusya ile İngiltere
tek. başlarına böyle bir karar veremezlerdi. Ama arzettik,
intelijansiya inanmıştı bir kere, daha doğrusu
inanmış görünüyordu. Saat 11'i çalmıştı.
Devlet kurtulacaksa daha fazla beklemezdi.
1908 temmuzunda ihtilal patlak verdi. İttihat ve Terakkiye
bağlı zabitler Makedonya'da birlikleriyle dağa
çıktılar.
Postahaneler işgal edildi. Saraya telgraflar yağmaya
başladı. Bu telgraflarda padişaha deniliyordu ki:
«Mithat Paşanın kanûn-i esasisini tatbik mevkiine koymazsan,
100 bin asker payitahta yürüyecek. Sonunu sen düşün.» Padişahın
ayaklanmayı bastıracağına güvendiği bir
paşa şuikaste kurban gitti. İzmir'den getirilen
bir kaç bölük asker de işe yaramadı. Büsbütün telaşlanan
padişah taleplere başeğdi. Kanûn-i esasî'nin
meriyete konulacağını ilân etti. Ömür boyu bu kelimenin
korkusu içinde yaşamıştı ve bu tehditlerle
devrildi. Gerçi bu başeğiş sayesinde bir zaman
tahtınımuhafaza etti ama otoritesini kaybetti. Artık
onun yerine intelijansiya saltanat sürecektir.
İntelijansiya ve temsilcilerinin (başlangıçta İttihat
ve Terakki komitesi) saltanatı bir hamlede ve topyekûn kurulmadı.
İmparatorluğun bütün şehirlerinde ihtilalciler
lehine bir heyecan dalgası yükselmişti ama ihtilalciler
kumanda mevkilerini hemen ele geçiremediler. Bunun iki sebebi
var:
1 — Hükümet İstanbul’daydı, komitenin merkezi ise Selanik'tedir.
Yani, lahzada iş baş. yapamaz. Kendi adamlarını
ve kendi tercihlerini kabul ettiremez. Babâli'nin bütün nüfuz
ve salahiyetini Yıldız Saray'ına aktarmak isteyen
padişah'a karşı halktan gelen bir tepkiye benzemektedir,
ayaklanma.
Esasen:
2 — İhtilalcilere karşı duyduğu bütün hayranlığa
rağmen halkın sağ duygusu aldanmamıştır.
İhtilalciler, devlet gemisini, milletlerarası politikanın
kayalıkları arasında yürütecek tecrübe ve ihtiyattan
mahrumdular.
Yeni hükümetin üyeleri Bab-ı Ali'nin eski paşalarıdır
yine. Abdülhamid'in vekilleri veya vekil olabilecekleri daha
çok, şu veya bu sebepten dolayı, Padişah'ın
iş başından uzaklaştırdığı
veya iş başına getirmediği yarı menkuplar.
Bununla beraber, komite payitahta taşınmış,
orada mühim bir merkez kurmuş, hükümetin yürüyüşünde
daha etkin olmaya başlamıştır.
İhtilâlin bir neticesi de matbuata verilen hudutsuz
hürriyet. Matbuat, önceleri ağırdan alır, mutlakiyet
rejimine ve o rejimin yardakçılarına (yani padişahın
bazı adamlarına ve hadiselerin akışıyla
halkın husumetini çekmiş bir kaç eski vekile) atar tutar
sadece. Ama haftalar ve aylar geçtikçe baştaki hükümete de
veryansın eden hücumlara girişir. 1875 Kanûn-i
esasi'sine uygun olarak yapılan iki dereceli bir intihapla
bir millet meclisi kurulur: padişahlık yıkılıncaya
kadar serbest seçimle iş başına gelen tek meclis.
Meclisin teşekkülü Osmanlı müntehiplerinin aklı
selimini ispat" eder mahiyettedir. Aklı başında,
mutedil, dürüst çok iyi niyetli kimseler. Mecliste İttihak
ve Terakki komitesi de temsil edilir. Bu da gayet tabiidir,
çünkü memleketin her tarafında kurtarıcı olarak
tanınmaktadır. Ama komiteye bağlı olmayan
mebuslar da yok değil.
1909 Ocağında, Meclisle Sadrazam Kâmil Paşa arasında
bir ihtilaf çıkar. İttihat ve Terakki de bu ihtiyar
devlet adamından kurtulmaya can atmaktadır. Kâmil
Paşa otorite aşkıdır —günümüzün hırçın
ve devrimci intelijansiyasına benzeyen— komitenin iktidara
geçmesini istememektedir. Kâmil düşürülür, onun yerine
komitenin kendine daha yakın bulduğu bir sadrazam geçer.
İki Dış Politika
Gerçi her iki halde de maddî bir kayıp söz konusu değildi.
Bununla beraber, bu davranışlar millî gururu şiddetle
zedeledi ve gürültülü nümayişlere yol açtı. Yol açtı
ama ister istemez de sineye çekildi. Ve Yunanistan da, çekine
çekine Girit'i ilhak etmekten söz ediyordu. Girit, 1901'den beri
bilkuvve bağımsızdır. Helen Hanedanfna mensup
bir Girit hükümdarı tarafından idare ediliyordu. Osmanlı
«hakimiyeti»nin tek alâmeti, kadîm Lon Sude'ün köhne bir kalesinde
dalgalanan bir Türk bayrağından ibaretti. Ver yansın
edildi Yunanistan'a bütün İstanbul matbuatı ateş
püskürdü. O dönemin gazetelerini okumak ve basında bol
bol çıkan karikatürlere bir göz atmak, «Batılaşmış»
intelijansiyanın yönettiği yeni Türkiye'nin nasıl
bir zihniyet İçin de olduğunu göstermeye kâfidir.
1840'dan bu yana Osmanlı siyasetinin değişmez bir
temeli vardı. Abdülhamid bu gerçeği kavramıştı.
İntelijansiyanın vatanperver coşkunluğu
hakikati görmesine engel oldu. Başka bir deyişle, 1840'dan
beri Devlet-i Aliye'nin başlıca problemi Avrupa Türkiyesi'ydi
Oysa Avrupa Türkiyesi artık Avrupa devletlerinin tehdidi
altında değildi. Şimdi bu bölgeye göz diken, XIX.
asır Osmanlı parçalanışı yüzünden
ortaya çıkmış Balkan devletleriydi. Bulgaristan,
Sırbistan, Karadağ, Yunanistan.
Bu devletler hatırı sayılır bir güç kuramamışlardı.
Teker teker Devlet-i Aliye için bir tehlike teşkil etmiyorlardı:
Teselya Muharebesi bunu ispat etmişti. Ama birleşmeleri
imparatorluk için öldürücü olabilirdi. Abdülhamid bunu pek iyi
anlamış ve Balkanlardaki diplomasisini ona
göre ayarlamıştı. Jön Türkler gerçek durumdan habersizdiler.
Onlara öyle geliyordu ki, 1908-9 ihtilali yalnız içte muzaffer
olmalarını sağlamamış Ruh-ül Kudüsün
esrarengiz bir müdahalesiyle kuvvetler dengesini de alt üst
etmişti. Ve Türkiye aşağı yukarı
herhangi bir Avrupa devleti kadar güçlüydü artık. Batının
liberal basını da iltifatlarını esirgemiyordu,
Allah için. Kısa bir müddet sürecek olan bu poh-pohlayıoı
yazılar inançlarını bir kat daha perçinliyordu.
Balkan devletleri de kim oluyordu? Hadi bazılarını
kızdırıp bazılarını da okşasan
ya. Ne gezer. Oysa Osmanlı diplomasisi artık o sınırlı
bölgede iş görecekti, dostlar ve sempatizanlar yaratmak
lâzım geliyordu. Jön Türkler, Balkan devletlerinin topunu
birden küstürdüler ve karşılarına aldılar.
Bu abes ve küstah politika bir felaketle sona erecek yani dört
devleti tek cephe halinde birleştirecek ve Avrupa Türkiye'sinin
kaybedilmesine sebep olacaktı.
Liberal Batı Ve...
Türkiye’nin büyük devletler karşısındaki davranışlarına
gelince, bu alanda da bir yön değişikliğine şahid
olmak tayız. Abdülhamid, geçirdiği son diplomatik buhranlar
esnasında Almanya'ya dayanmıştı hep.
Milletlerarası sahnede nice oyunlar oynayan imparator
wilhelm, İslâm hâmisi rolüne de özenmişti. Filhakika,
Almanya'nın Türkiye ile ortak sınırı olmadığından,
Türkiye'nin paylaşılması en az onun işine
geliyordu. Çünkü bundan bir kazancı olmayacaktı.
Büyük bir hızla gelişen sanayii için mahreçler aramak
zorundaydı. Bu itibarla, babadan kalma Osmanlı tamâmiyeti
mülkiyesinin başlıca müdafii idi. Abdülhamid'in mahremi
Alman elçisiydi. İki rejim arasındaki benzerlikler de
Abdülhamid'in Almanya'ya karşı sevgisini güçlendirecek
mâhiyetteydi. Padişah, Fransız ve İngiliz basınının
hürriyetçi havasından ve «insaniyetçi» taleplerinden fena
halde rahatsız oluyordu. «Jön Türkler» için en isabetli yol,
eski rejim ne yaptıysa tersini uygulamaktı. Padişahın
temayüllerine aykırı olsun diye İngiltere
ve Fransa'ya dostluk nümayişinde bulunuldu ve Almanya'ya
karşı daha soğuk davranıldı.
Avusturya, Almanya'nın müttefikiydi. «Bosna Hersek» in Avusturya
tarafından ilhak teşebbüsü Alman aleyhtarlığını
bir kat daha arttırdı.
Bununla beraber kamuoyunun bu istikâmetteki gelişmesini
önleyen iki husus vardı.
1 — Liberal Britanya basınının «Liberal»
Jön Türkler
ihtilali için gösterdiği coşkun alâkaya White Hail katılmıyordu
pek. Osmanlı İmparatorluğu'nun
lehinde olan ve ona —Rusya'ya karşı— Batı devletlerinin
müzâharetini
sağlayan 1854 ittifakının 1877-78 de Türkiye'nin
nasıl aleyhine döndüğünü anlatmıştık.
1855 de, Fransa ile el ele veren İingiltere Osmanlı
İmparatorluğu'nu kurtarmıştı. 1877-78
de ise, çok daha gevşek olan İngiliz müdahalesi, imparatorluğun
topyekûn yok olmasını önlemişti
sadece.1908 den sonra White Hall'un işi başından
aşkındır, hududlu da olsa Türkiye'yi destekleyemez.
Filhakika İngiltere için başlıca düşman Almanya'dır
artık, Almanya'ya karşı Türklerin ezelî
düşmanı olan Rusya ile ittifak kurmaya çalışır.
Demek ki, Türklerin İngiltere'den ciddi bir müzaheret,
siyasî bir işbirliği beklemeleri abestir.
2 — İç politikaya gelince, intelijansiyanın
anti-liberal
temayülleri güçlendikçe, otoriter devletlere karşı muhabbeti
de artar, Almanya kara Avrupasın'da başlıca otoriter
devlettir. Kaldı ki, Almanya da onların sevgilerini
kazanmaya çalışmakta, hem malî alanda hem
yeni idarecilerin çok önem verdiği ordunun ıslahı
konusunda yardımcı olmak istemektedir.
Böylece, Almanya ile bir yakınlaşma başlar ve çok
geçmeden aradaki bağlar pekiştirilir. Liberal Batı
ile Jön Türkler'in «balayı» pek kısa sürer.
Devralınan Miras
1909-10 yıllarında ilerici intelijansiyanın aşırı
kanadını temsil eden «İttihat ve Terakki»
komitesinin hâkimiyeti günden güne artmaktadır. 31 Mart 1909
ayaklanması gözdağı olarak kullanılmış,
muhalefet susturulmuştur. Komite hükümetinin otoritesini
tahkim eden bir başka husus da Maliye Nazırı Cavid
Bey'in bütçeyi dengelemek, Osmanlı bütçesinin müzmin
derdi olan açığı kapatmak için bir dizi istikraz
teşebbüsüne girişmesidir. Maaşlar tıkır
tıkır ödenmekte, yabancı ülkelere savaş
gemileri ısmarlanmakta, ordu manevralar yapmaktadır.
Ordunun teçhizatını da tamamlamak lazım ama,
söylediğim gibi, alınan paralar daha çok maaş
ve ücretlerin muntazaman ödenmesine, büyük bir yekûn tutan
borç taksitlerinin tesviyesine harcanmaktadır.
Şurasını da söyleyelim ki, bu istikraz siyasetini
kolaylaştıran da Abdülhamid olmuştur. Padişah,
Avrupa pazarlarına mümkün olduğu kadar başvurmamış
ve bu tutumlu idaresi sayesinde devletin malî itibarını
sağlamıştır. «Kızıl Sultan» in yerine
geçenler iki mirasa konmuşlardır: Sakıt padişahın
politika alanındaki kötü şöhreti ve mali işlerde
çok cimri, çok tedbirli davranışı. Tepe tepe kullanılan
iki değerli miras, bilhassa ikincisi. Kapitüler bağlar
yüzünden vergilendirme yoluyla para elde edemeyen Jön Türkler,
malî sıkıntıdan bu sayede kurtulabilmişlerdir.
Hazinedeki bolluk yeni rejimin halk tarafından benimsenmesine
geniş ölçüde yardım etmiştir. İttihak ve Terakki
komitesi bütçelerindeki intizamla övünür. İntizama diyecek
yok, fakat açlıktan ne haber... İstikraz siyaseti ancak
üretime yönelik ve üretimi arttıracak yatırımlar
söz konusu olunca isabetlidir. Oysa 1908'den 1914'e kadar yeni
hükümetin elde ettiği bütün istikrazlar tüketim içindir.
Siyasî mirasa gelince, o da Jön Türklere esaslı bir şöhret
sağlar: Liberalizm şöhreti. Öyle ya... yüzde yüz mutlakiyetçi
bir rejimin muzaffer düşmanları, elbette ki liberal
olacaktı. Unutulmasın ki, o devirde, siyasî dönüşler
moda olmamıştı henüz. Mefhumlar bugünkü kadar yaygın
değildi. Etiketlerden kuşkulanmak âdet olmamıştı.
Böylece Jön Türkler intelijansiyası rejimi Batıda, oldukça
uzun bir zaman liberal sanılmakta devam edecektir. Tekrar
edelim, 31 Mart Askeri Ayaklanması bu alanda çok işi
ne yaramıştı. Demek ki komitenin «yobazlıktan
başka düşmanı yoktu. Onu eleştirenlerin hepsi
de kılık değiştirmiş birer mürteci
idi. Bu zehabın yayılması Jön Türklerin liberalizm
şöhretini perçinledi. Hakikatte ise, «Jön Türkler İhtilali»
nin hiç de liberal bir mahiyeti yoktu. Başka türlü olabilir
miydi ki? Sosyal yapısı icabı, Türk intelijansiyası
devletle kader birliği İçindedir.
Kim Bu İntelijansiya?
Kim bu intelijansiya? Yüz de doksan devletten maaş alan veya
maaş bekleyen memur ve subay. Mülga saltanat rejimine
düşmanlıkları, devletin «keyfi ve gayri meşru
davranışlarıdır» ileri gelmiyordu pek. Düşmanlığın
başlıca kaynağı, devletin yabancıya baş
eğdiğini görmekten, batının üstünlüğünü
ses çıkarmadan bir müteârife olarak kabul etmesine şahid
olmaktan mütevellid öfkeydi. Zayıf olduğumuz doğruydu
belki. Belki boyun eğmek zorundaydık da. Ama yine
de padişahın siyasetini mazur göremiyordu intelijansiya,
çünkü idarî, iktisadî ve diplomatik hataları yüzünden
bu duruma düşmüştük. Yeni devlet bu hatalara düşmeyecek,
ecdad devrindeki şevketi, satveti tekrar tesis edecekti.
Parlemantarizm demek sistemli ve kamu önünde bir tenkid demekti.
Hükümet icraatıyla böyle bir tenkidi lüzumsuz kılabilirdi,
hatta tenkid zararlı da olabilirdi.
Kaldı ki hesaba katılması gereken başka
bir şey daha vardır: Türk içtimaî heyeti, devletin beslediği
aydınlardan ve devleti besleyen ümmilerden (köylü kitlesi)
müteşekkildi. Aydınlar aşağı yukarı
devletin parçasıydılar, efendilerine karşı
ayaklanmaları düşünülemezdi. İsyan etmek, köylü
isyanı aklından bile geçinmiyordu, çünkü şuursuzdu.
Burjuvazi yani bağımsız şehir ve kasaba ahalisi,
bilhassa büyük liman şehirlerinde ya yabancıydı,
yahut gayri müslim tebaa, Rumlar Ermeniler gibi. Bunlar o
zamana kadar, heyet-i siyasiyenin bilcümle haklarına sahip
birer üyesi sayılmazlardı. Oysa dünyanın bütün
ülkelerinde meşrutî taleplerin başlıca muharriki
ve «burjuva» hürriyetlerinin savunucusu bağımsız
orta sınıf yani burjuvazi olmuştur. Kaldı
ki Türk olmayan (bilhassa Hıristiyan) bir azınlığın
mevcudiyeti, İntelijansiyayı haklı veya haksız
yeni devletle kader birliği yapmağa zorluyordu. Sanılıyordu
ki, bu azınlıklar, devletin otoritesi hatta ülkenin
bütünlüğü için tehlikeli emeller gütmektedir.
Ayrıca aydın Türkler arasında da herhangi bir muhalefet
belirmediğini sanmak yanlış olur. Bilhassa İstanbul
da, Avrupa düşünceleriyle beslenmiş ve çok defa komitenin
gadrine uğramış hatırı sayılır
Türk aydınları vardı. Bunlar gittikçe sesini yükselten
ciddi bir muhalefet oluşturdular: «Hürriyet ve İtilaf.»
Bu liberal fırkanın üyeleri, emlak sahipleri, avukatlar
edebiyatçılar serbest meslekten kimselerdi. Bu partiyi tutanlar,
bir yandan gayri müslim intelijansiya (gölge düşürücü
bir destek) bir yandan da Türkiyede çok kalabalık olan Arnavutlardı
(Arnavutlar ya çorak dağlarını, kısmetlerini
başka yerde aramak için terk etmiş, ya Arnavutluk'ta
ki çiftliklerini bırakıp Türkiye'ye gelmişlerdi).
Arnavutlar umumiyetle girişken, gözünü budaktan esirgemez
insanlardı. Aralarında bir çok memurlar zabitler
vardı. Abdülhamid onlara daima iyi davranmıştı
Not: Bir Facianın Hikayesi kitabını
bize ulaştırarak bu yazıyı sizinle paylaşmamızı
sağlayan sitemizin vefalı ziyaretçilerinden Cüneyt
Cesur dostumuza teşekkür ediyoruz.