|
Otuzsekizartıotuzüçeşittiryetmişbir
yaşın anlatamadığı birikim ondan
sonra onu kullanmak isteyenler tarafından içine doldurulduğu
gölcüğün sınırlarına bile uğramamış
sanki...
Meriç Adam bağrından tutup getirdiği Bir
Dünyanın Eşiğinde kalakalmış.Ne
bize nede kapımıza bakıyor...Gözleri ellerinde
kalan dünyada...
Otuzsekizinden sonraki otuzüçün tekmilinde birden kapanan
gözlerinin yerine beynini oyup oradan bakmış herşeye...
Nasıl bir tecessüs ve nasıl bir inattır bu
!..
Susmasına,küsüp gitmesine,küfretmesine,çıldırmasına
ve ölümüne sebep onca yıkıma rağmen okumuş,düşünmüş
ve yaza yaza yaratmış yaşadığı
, yaşamak istediği ve yaşamak istemediği
dünyayla beraber kendini de...
Kökünden yapraklarına kadar bir medd-ü cezr üzerinde
yeşermiş,hayatı da,işi ve işleri
de aydınlıktan karanlığa ve baştan
sona kadar bu medd-ü cezrin çalkantılarında şekillenmiş...
Ne içine itildiği toplumda bir yer bulabilmiş
kendine nede bütün iteklemelere rağmen yerinden oynatılabilmiş...
Sadece gözlerinin ve kafasının şehadet
ettiği bir alçalma sürecinde ucundan tutup sayfa sayfa
yükseldiği bir kitaba tutunarak yükselmiş,yükselmiş...
Fransız İdaresindeki bağımlı
Hatayın bağımsız çocuğu...Bağımsız
Hatayın mahpusu...Bir başka kaynaktan doğup
bir başka kaynağa akmaya yazgılı ayrıksı,aykırı
bir yerliyabancı...
Okuduğu,oturduğu yerden çıktığı
zorlu ve meşakkatli yolculuktan Bir Dünya
yı keşfederek çıkmış zamanın
karşısına ve anlatmaya başlamış...Hediyelerine
adres düşecek kadar konuşmak ve bir muhatap bulmak
derdiyle beklemiş,beklemiş...
Kimse çalmamış kapısını,yada
kimse yükselememiş harf harf yığarak üzerine
çıktığı fildişinden kulesine...
Sonuç körlükten daha vahim: bir dünyanın.bir dilin,bir
şiirin ve topyekün devasa bir anlamın keşfine
çıkan adam çeke sürükleye eşiğimizin önüne
kadar getirip bıraktığı o büyük dünyayı
buldukları adalarda saltanat derdine düşen tek
bir korsana bile anlatamamış...
Daha baştan bütün bağımlılıklarla
kronik bir çarpışma ve çatışma halinde
kurmuş ilişkisini;
idrakine giydirmeye çalıştığı
deli gömleklerinin hiçbirini layıkı veçhile giyinip
kuşanamamış... Ne dili,zevki ve heyecanlarıyla
akraba olduğunu sandığı ekollerle nede
fikir ve düşünce atmosferinde kanat açmaya yeltendiği
çevrelerle uyuşamamış bir türlü...
Yüzeye dönük bütün çağrılara kapattığı
kapılarının arkasında El Biruniden
aldığı anahtarla yeni bir dünyayı bulmak
için derinleştikçe derinleşmiş.Önce Vedalar
ve Upanişadlarla zorlamış yüzeyi,Budayı,Mahavirayı
zihnimizin toz kaplamış konuk odasına çağırmış...
Bir Şark özet sunmak istemiş Meriç Adam anlayanlara
ve anlamasını istediklerine,yetinmeyip Garpa
çevirmiş beynini,önce sanat , edebiyat holünden girmiş
Batıya...Kırkını da tıka basa
doldurduğu birer ambar misali Cervantesten Goetheye
kadar uzandıktan sonra adeta gölgeden asıla
geçercesine batı romanının bir varyantı
gibi gelişen anlatı sanatımıza da
dikişleri felsefe ile tutturulan sarsıcı
bir bakış yönlendirmiş.
Okuyanı çarpan ve çarptığı yerde
darmadağın edip yeniden toparlayan bir duruşu
var Meriç Adamın:hayatının bütün yoruculuğuna
rağmen hiç yorulmamış sanki,baktığı
yerde uçurum kenarlarını gösterircesine bir ayna
tutmuş okuruna...
Ne bir Oblomov gibi boşvermiş hayata,nede bir
avcı gibi peşine düşmüş hayatın...Tıpkı
kendisine bakan yüzey insanlarının indinde fırlatıldığı
yükseklikte omuzlarına kondurulan nişanla mağrur
ol(a)mayışı gibi; dünya ile de fazlaca hemhal
ol(a)mamış...Bütün vücuduyla dönüp arkasına
aldığı dünyayı ve zamanını,sadece
lüzumunu hissettikçe hatırlayıp kah alnından
öpmek kah suratına tükürmek için yerli yerinde bırakmış...
Bu yüzden de genel kabul görmemiş maalesef ama her
nasılsa,yaşadığı zamanda sadece
bu kabule mazhar olmuş ustalar dan çok daha aşkın
bir konum kazanmış,sadece onaylanmamış...Bir
hoca,bir öğretici olarak görmüş kendini ...Bir
çağın vicdanı olmak isterdim,bir çağın,daha
doğrusu ülkenin.İdrakimize vurulan zincirleri
kırmak,yalanları yok etmek ,Türk insanını
insanından ayıran tüm duvarları yıkmak
isterdim.Muhteşem bir maziyi muhteşem bir istikbale
bağlayacak bir köprü olmak isterdim;kelimeden,sevgiden
bir köprü... diye anlatmış rüyasını.
Konuşmak,anlatmak ve eleştirmek zorunda kalışı
gibi yaşamayı da giderek bir mecburiyet olarak
algılamış ve doyuramadığı
arzularını bulduğu yada bulmayı umarak
beklediklerini besleyen büyük bir sabırla doyurmuş...
Usanıp bıktığı da olmuş
bazen: Benzerlerime iletecek hiçbir önemli mesajım
yok.Bir yabani gibi yaşadım,bir başkası
gibi acı çektim.Hayatımda hiçbir fevkalade olay
yok.Önemsiz hayal kırıklıkları,gerçekleşmemiş
rüyalar,yerine getirilmeyen projeler... diye dışavurmuş
bu sıkıntısını da...
Doğrusunu da kendisi söylemiş zaten ...Kucağında
yaşadığı cemiyetin üvey evladı
olmayı seçen her büyük adam gibi Dünkü veya
ötelerdeki bir cemiyetin değil,kendi cemiyetinin üvey
evladı olmuş sürekli...Ama heyhatki bütün çabasına
ve nazına rağmen ne ebeveynleri nede o sevebilmişler
birbirlerini...
Lüzumundan fazla olan herşeye bağrını
açan bu toprağın insanları da ne acıdır
ki,haklı çıkarmışlar Meriç Adamı...Bütün
lüzumsuzlukları fazlasıyla kabul etmiş ancak
böylesine lüzumundan fazla bir tecessüsü anlamak istememişlerdir
hiçbir zaman,zaten ortalama bir tecessüsün bile çirkin domuzlar
gibi kovulduğu bir yerde lüzumundan fazla bir tecessüsün
nasıl bir anlamı olabilirki...
Evet sevilmek için pek bir çaba sarfettiği söylenemez
ama kıskandığı çabasından büyük
bir sevgisizlikle karşılaşmıştır
Meriç Adam,sevil(e)memiştir...
Jurnalden aforize edilmiş bilintilerle moda edilen
Üstad Cemil Meriçle; Bu Ülkeden Bir Dünyanın Eşiği
ne çıkıp Umrandan Uygarlığa ulaşmaya
çalışan Fildişinden Akrabaların Meriç
Adamı da bu yakınlıkla belirlemişlerdir
saflarını...
Solda birilerinin Tez-Antitez-Sentez ucuzluğuyla
Marksa yamalamaya çalıştığı Meriç
Adam bazı bazı da sağdaki birilerinin
ısmarlanmış yorumlarıyla Türk-İslam
Sentezinin ete kemiğe bürünmüş prototip arayışına
malzeme edilmiş...
Acıda olsa yaman bir gerçek:Ne sağdan nede
soldan yamalanmaya çalışılan bu et ve kemik
sentezinin ötesindeki Meriç Adamın kelimenin ve sözün
namusundan haber veren bir dev olduğu sürekli unutulmuş...
Kelimenin künhüne varmadan sentezlemek...Neyin hangi
şeye Tez yada hangi şeyin neye Antitez olabileceği
bilinmeden yapılan bu yamalamalar ne kadar kullanılışlı
olsada nehrin akışıyla kaybolup gitmiş...
Tezle Antitezin buluşturulup bölüştürüldüğü
ve elde edilen sonuçla yamalanıp sentezlendiği
adam eşit değildir Meriç Adam...
Zira o bir yanıyla hem Türkü hemde İslamı
bilen bir Tez bir yanıyla da hem Türkün hem de İslamın
Agonistik eksenlerde sahnelenen türlerinin tümüne karşı
bir Antitez olarak hiçbir çuvala sığmayan parlak
bir mızrak gibi çıktı zamanın karşısına
... Ve hiçbir zamanda hiçbir çuvala sığıp
Sentezlen(e)medi...
Sözün özünü söylemiş Meriç Adam...Ama sözü özünden
uzakta sadece söz olarak tüketilegelmiş...
Onu sadece bir dil eyleyip,tarz ve üslup aşıranlarla,konuşurken
dudaklarından ve dillerinden yağ damlayan üslup
fukaraları onu hangi anlamda,ne kadar ve niçin sevmişlerse
Meriç Adamda onları o kadar sevmiştir...
Adı üstünde Meriç ve Adam... Her ne kadar üzerine
dökülen kalın ve kirli yağ tabakasını
beraberinde taşıyorsa da...Akıp giden ve
bitmeyen ve bitirilemeyen ve bilinemeyen ve gerçekten bilinmek
istenmeyen bir nehir...
//
.
|