Temrin dergisinde Cemil Meriç Röportajı
Düşünce ve Edebiyat dergisi 'Temrin' son sayısında Emine Karahocagil Arslaner'le Cemil Meriç hakkında bir söyleşi yaptı. Mükrime Dilekçi'nin yaptığı röportajda Meriç okurları da mercek altına alınıyor.
OTOPSİ MASASINDAKİ BİLGE; CEMİL MERİÇ
röportaj : Mükrime Dilekçi
Başkalarının düşündüklerini düşünmek, düşünceye sadece hamile kalmaktır. Bu düşünceler beynimizde yeniden sorgulanmıyorsa beynimizin hamallık yaptığı tüm bilgiler, düşük yapan bir kadındır artık! Meriç ise doğumları düşleyen bir üstat değil doğumları hazırlayan ve düşüncelerini savunurken rüzgârın savurduğu yere yığılmayan bir üstat...
Cemil Meriç'i, kendi dünyası içerisinde değerlendirirken bir de onu başka bir dilden dinlemek ve başka bir gönlün penceresinden seyretmek istedik. Uzun süredir Almanyada yaşayan ve Türk mütefekkirlerini, belleğinin derin çizgilerinde dolaştırmayı unutmayan Emine Hanım, kendisiyle konuşma talebimize nazik cevabıyla mukabele etti.
Emine Hanım, isterseniz Temrin okurları için öncelikle, Meriç'in tefekkür dünyasıyla ne zaman tanıştığınızdan bahsedelim...
Üniversitenin ilk yılları... Senelik tatilimi geçirmek için Türkiye`ye gittiğimde, -her zaman olduğu gibi- alışveriş listemin en üst sıralarını işgal eden kitapları almak için Ankaranın büyük kitapçılarından birine uğramıştım. Listemdeki isimler arasında yer almayan bir kitap, raflardan birinin en ücra kösesinden bana göz kırpmaya başladı. Kitap "Bu Ülke", yazar "Cemil Meriç"... Sayfaları ayaküstü karıştırırken ardarda beynimin duvarına çarpan şimşek gibi kelimelerle alt üst olduğumu hatırlıyorum. Hatta okuduğum ilk cümleyi bile çok iyi hatırlıyorum: Mefhumların kâh gülünç, kâh korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karnaval balosu, fikir hayatimiz...
Uçsuz bucaksız bir sahrada aradığı vahayı bulmuş bir bedevinin susuzluğuyla yudumluyordum kelimeleri: "Tanımıyoruz onları, nereden geliyorlar bilen yok. Firavunlara benziyorlar, kalabalığa çehrelerini göstermeyen firavunlara. Ve aydınlarımız, o meçhul heyulalar için ehramlara taş taşıyan birer köle...
Cemil Meriç, o günden sonra başucu kitabım oldu. Mutfak tezgâhımın bir köşesine, arabamın torpido gözüne, çalışma masamın üzerine, yatak odama, oturma odama; nefes aldığım, vakit geçirdiğim her mekâna bir sevgili resmi gibi onları da taşır olmuştum... Bu Ülkeyi Jurnaller takip etti. Sonra yavaş yavaş üstadın düşünce dergâhının kapısını araladım. Ümrandan Uygarlığa, Mağaradakiler, Kırk Ambar, Saint Simon ve diğerleri...
Meriçin genel kişilik özelliklerini düşünerek bize bir Cemil Meriç fotoğrafı çekebilir misiniz? Mahmut Ali Meriçin penceresinde yalnız, tedirgin ve küstah bir Cemil Meriç var. Ya sizin pencerenizde...
Benim hüsnünü temaşa ettiğim Meriç; çok heybetli, çok yalnız çünkü semasında tek yıldız. Meriç, İbn Haldunu böyle tarif eder; kendi semasında tek yıldız. Onun hakkında çok şey yazıldı, çok benzetmeler kullanıldı, çok tekrarlar yapıldı ama hiç kimse onu, onun kadar güzel anlatamadı. Sonra parçaladılar onu, parçaladıkları zaman daha iyi anlayacaklarını ve anlatacaklarını vehmettiler. O kadar çok parçaladılar ki, bazı organlarını kaybettiler. Meriç için otopsi masasında darmadağın yatan bilge demiştim bir zamanlar. Sanıyorum naçizane yaptığım bu tespitte onun son hali pür melalini özetler oldu. Meriç, benim fikir babam ve onu otopsi masasında izlemek çok acı veriyor... Bir evladın duyacağı azami ıstırabı çekiyorum. İşte bu yüzden huzursuzdur Üstat. Huzura kavuşması için eserlerinin parçalanmadan bölünmeden, kesilmeden kırpılmadan ve artık daha fazla geciktirilmeden yayınlanması gerekiyor. O zaman aydınlığa yani huzura kavuşacaktır.
Mahmut Ali Meriçin dediği gibi, tedirgin değil de, huzursuz dersek daha doğru bir tespit olur. Aslında Meriçin sadık okurlarına, şakirtlerine bakarsak bu sorunun cevabını da bulmuş oluruz. Ne kadar Meriç okuru varsa, o kadar Meriç vardır. Şunu demek istiyorum; Meriçi okumuş insan kadar Meriç profili vardır.
Meriç okurları dediniz de... Biraz da Meriççilerden bahsedelim isterseniz? Sitenizden dolayı onları çok yakından tanıdığınızı düşünüyorum...
Evet, epey bir teşriki mesaimiz oldu... Çok ilginç insanlardır Meriç şakirtleri... Birbirleriyle asla uyuşamazlar. Münekkidin münekkitle anlaşabildiği, bir müdekkikin bir müdekkike katlanabildiği görülmemiştir. Meriç yalnızdır, çünkü rahatsız eden adamdır. Meriç şakirtleri de yalnızdırlar ve ilginç bir şekilde üstatlarıyla kader ortaklığı yaparlar.
Örneğin, uyumak istedikleri zaman uyuyamaz, uyudukları zaman da bir an önce uyanmak istenciyle bir türlü pozisyon alamazlar. İnsan kılığına girmiş hareket gibidirler. Bu tipler tarih, edebiyat, siyaset, din, ahlak, medeniyet velhasıl her şeyin hülasası gibidirler. Canlı ansiklopedidirler... Sürekli hareket halinde bir atlas tahayyül edebiliyor musunuz? İşte bir Meriç şakirdinde bu mucizeyi temasa imkânınız vardır. Her taraflarından el, kol, bacak fışkırır, her tarafa uzar bu organları... Memleketin saadeti de, felaketi de onların bilgisindedir. Üstatlarından tek farkları; çok bildikleri için değil, çok konuştukları için çok bildikleri düşünülür. Sürekli muhaliftirler. Herkes alkışlarken onlar yuhalarlar, herkes yuhalarken onlar alkışlarlar ve buna rağmen kırlangıç gibi yaşamayı başarırlar. Tezatlar yaratma kabiliyetinden mahrum olanlar onlara çok sönük gelir. Şüpheci görünmeye kalkar, garip münakaşalar içinde zekâlarını boğarlar. Böyle bir didinmeden hangi şahıs sıhhatini koruyarak çıkabilir? Her şeye alaka göstere göstere, hayatlarının son demlerinde nihayet hiçbir şeye aldırmamaya başlarlar, lakin çok geçtir...
Meriç okurlarından çok müşteki gibisiniz...
Hayır, hayır Mükrimecigim... Çok sevimliyizdir aslında... Meriç okurlarından değil ama onları anlamayan, anlamak istemeyen cemiyetten müşteki olabilirim. Gerçek Meriç okurları -imitasyonları çoktur- kullandıkları lisandan ötürü lise yıllarına benzerler; gençler tarafından nefretle, yaşlılar tarafından hasretle anılırlar. Dinlenilmedikleri için anlaşılmazlar, anlaşılmadıkları için kabul görmez ve bir kenara atılmış, zamanı geçtiği halde kullanılmamış saman muamelesi görürler. Yazıları, vergi iadesi zarflarının makûs talihini yaşar, yedikleri küfür hadden efsundur; "(...) ne bu, bu nasıl dil! Türkçesi yok mu bunun! Milattan önce mi doğdun? Bunların hepsini misak-ı milli sınırlarından öteye dehlemeli!" gibi...
Bir Meriç okuru olarak bizleri anlatmak cidden tuhaf bir duygu... Gözlerimiz büyüktür, görme kabiliyetimiz de vardır. Vasat okurlar bakarlar, vasatin üzerindekiler görürler, daha iyilerimiz bakmadan dahi görebilirler. Görme kabiliyetimizle birlikte, gözlem kabiliyetimiz de gelişmiştir. Çoğumuzun hafızası çenemizden daha iyi çalışır. Din duygusu gelişmiş olanlar vardır aramızda ama münkirlerimiz de yadsınamayacak kadar çoktur. Münakaşalarda genellikle kazanırız. Fikrimizle, bilgimizle kazanamayacak olursak, nüktedanlığımızla ilzam ederiz rakiplerimizi. Yine kaybedersek, buluruz kendimize bir teselli. Meriçin muhteşem ifadesiyle; Münakaşada zafer kaybedenindir der ve toz kondurmayız karizmaya... Aklımız başımızda mıdır bilmiyorum ama bir aklımız vardır. Suya sabuna çok fazla bulaştığımızdandır belki, elimiz yüzümüz temizdir. İçimiz dışımızdadır, bu yüzden içimiz de temiz kalmayı başarır. Her daim sütten çıkmış ak kaşığızdır biz... Üstadımıza çok benzeriz ve bununla her daim iftihar ederiz. İyi insanlarızdır vesselam, bakmayın aleyhimizde atıp tutanlara. (gülümser)
Ve Meriçin düşünce ummanı... Kendi kafanızla düşünmeye çalışınız. Hiçbir otorite kabul etmeyiniz diyen Meriç, insanlara başkalarının düşüncelerinde esaret günleri yaşamalarının uyarısını yapmaktadır. İnsanlar, dîdâr-ı hürriyete vâsıl olmaları için gerekirse Meriçin omzuna çarpıp koşacak ve irtifâ noktasına isim bırakacaklardır. Meriçin beklentisi budur! diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?
Ümit Meriçin güzel bir sözü vardır; Gerçek Meriççi, Meriççi olmayan Meriç severdir der. Aslında Meriçin düşünce ekollerini tanımak, Meriçi tanımak için belki yeterli olabilir ama çağınızı yakalamış bir entelektüel olmak istiyorsanız çağdaş düşünürleri, edebiyatçıları okumanız şart. Meriçi seven ve okuyan bir aydın olmak kolay ama Meriçin de sevebileceği, takdir edebileceği bir aydın olmak zor. Yani onu sevmek kolay ama sevilmek zor... Meriç çağdaşları tarafından kabul görmeyen beyinlerden hoşlanırdı, çağını tanımayanlardan değil. Evet, iyi bir Meriç okuru olmak hiç zor değil; iyi bir münekkit, iyi bir müeddib, iyi bir mütefekkir, iyi bir müdekkik olabilmeli. Hedef bu olmalı... Meriçin uzattığı pusulayı almalı ve yola devam etmeli. İleri, daha ileri gitmeli.
Sanırım sohbetimize fildişi kulesi ile devam etmezsek Cemil Meriçi anlatmaya hiç başlamamış olacağız.
Fildişi kule, davasız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi diyor üstat. Fildişi kulenin penceresi pembe kristal der... Kasırgalı bir deniz, kayalara koşan bir gemi
Ve kuleden avazı çıktığı kadar bağıran nöbetçi
Hangi kuleyi kastediyor dersin bu tasvirde? Bittabi fildişi kule
O, kâh fildişi kuledeki nöbetçidir, kâh kayalara koşan gemidir. Üstadın zihin ve yürek denizi çok dalgalıdır. Ve sığındığı iki liman vardır. Yüreği kabardığı zaman Lamiaya sığınır, beyin fırtınasına tutulduğu zaman fildişi kulede nefes alır. Fildişi kule, üstadın o muhteşem kütüphanesi. Bütün cemiyeti kitapların arasından, pembe kristal pencereden seyreder... İnsanlar güzel gözükür oradan der. İnsanları sevmek için onlardan kaçmak gerek der. Fildişi kulede, kütüphanesinin raflarına dizdiği insanları sever. Onları sevdiği için dışarıdaki insanları da sevebileceğini zanneder. Ama hep yaralanır, hep hayal kırıklığı yaşar, hep tırmalanır. Sabrı taştığı zaman Fildişi kuleden vazgeçtik, canavarlarla kucak kucağa yaşayacağımız mağara nerede? diye haykırır.
Meriçin düşünceleri edebiyattan yoksun büyümemiştir. Onun, Bir Dünyanın Eşiğinde eserini de dikkate alırsak edebiyat hakkındaki düşüncelerinin genel çerçevesini nasıl çizebiliriz? Yani kendisine inşa ettiği dünyasında düşünce ve edebiyatı merkeze almış bir Cemil Meriç...
Bir Dünyanın Eşiğinde kitabı önce Hint Edebiyatı ismiyle basılmıştır. Daha sonraki baskılarda isim değil sadece, içerik de bir hayli değiştirilmiştir. Hindistan, Bir Dünyanın Eşiğidir. Hint Edebiyatının bilimsel ve alışılmış edebiyat tarihi ile ilgisi adından ibaret der Meriç. Panteizm, Hint düşüncesi, Hint edebiyatı, Hint kültürü, yani bütün giriftliği ile Endiyanizm anlatılır bu kitapta, edebiyat değil. Meriç niçin Hindistanı tercih etmiştir? Avrupa kültürü eski Yunan enkazı üzerine inşa edilir, Doğu ise Hintin. Avrupalı Helendir, Doğulu Hintli. Hindistanı tanımadan Doğuyu anlayamazsınız der Meriç. Avrupalının Asyaya neler borçlu olduğu anlatılır bu kitapta. Hint düşüncesinin ilk fatihi olan el- Biruninin Harzemli bir Türk olmasına mukabil, Hint edebiyatına ve kültürüne bigâne kalışımız ve kayıtsızlığımız anlatılır. Batı Olepdir, Doğu Himalaya. Himalayaların zirvelerinden Türkiyeyi kucaklamak için dört kolunu birden uzatan Hint tanrıçasıdır Cemil Meriç. Uzatmış ama boşluğu kucaklamış. Hint okunmuyor diye hüzünlenir hep üstat. Hint okunmuyor... Hala okunmuyor. Bir gün okunur mu? Bilemiyorum... İnşallah...
Avrupalılaşmayı bir intihar çılgınlığı, bir intihar kararı olarak telakki eden Meriç, Avrupadan silah ve teknoloji ithal edilirken beraberinde Avrupa fikirleri de ithal edildi cümlesiyle batı medeniyetinin karşısında durduğunu çok keskin bir şekilde ifade etmiştir. Size göre Meriçin medeniyet anlayışı nedir? Meriç, doğu medeniyetimizin sağlam bir müdaficisidir, diyebilir miyiz?
Meriç Tanımıyoruz Avrupayı! diye isyan eder. Meriç bir oksidentalisttir. Batıyı, Batı kültürünü ve medeniyetini ve tabi, edebiyatını anlatan bir Doğulu... Fransızca eğitim aldığı için ve bu nedenle de Fransızcaya çok iyi derecede hâkim olduğu için Fransız düşünürler ve edebiyatçılar üzerinde yoğunlaşmış ama diğer Avrupalı düşünürleri ve edebiyatçıları da ihmal etmemiştir. Meriç temelsiz taklitçiliğe, aydınımızı kuşatan ve kendini inkâr etmeye kadar varan aşağılık kompleksine şifa arayan adamdır. Zavallı Türk aydını... Batılı dostları alınmasın diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu der. Batıyı tanımadan taklit etmişiz. Çare, Batıyı bütün olarak tanımak derken, Batının bütün dünya görüşlerini; yalanı ile, hakikati ile bütün cephelerini öğrenmeliyiz, öğrenmek zorundayız demek ister Meriç. Batı ve Doğu insan beyninin iki yarım küresidir der. Işık Doğudan Gelir diyerek Türk insanına hazinelerini hatırlatmak, onu aşağılık kompleksinden kurtarmak, yeniden kendine güvenmesini sağlamak ister. Beynimle Batılı, zevklerimle Doğuluyum der... Avrupalı için Doğu, Kırk haramilerin mağarasıdır. Oryantalistler bu hazinelerinin peşindeki define avcılarıdır. Meriç ise bize açıl susam açıl ı hatırlatan adamdır.
Meriçin dünyasında sürekli onun hayatındaki geçişlerden söz edilmektedir. Mesela bazen sağ-sol arasında kalmış bir Cemil Meriç bazen de belli bir cemaat mensubu olarak tanıtılan bir Cemil Meriç... Emine Hanım, sizce bu görüşlerin tutarlılığı var mıdır? Bu görüşlerin açmazları varsa biraz bu konu üzerinde konuşabilir miyiz?
Meriç, bütün bu kamplaşmalardan uzaktır. Meriçi özel kılan da budur zaten. O hiçbir zaman bir izme, bir cemaate, bir ekole bağlanmamış, her zaman bağımsızlığını muhafaza etmiştir. Sağ sol arasında kalmışlık da söz konusu değildir. O, sağ sol tartışmaları yüzünden sokaklar kan gölüne döndüğü zaman, Tur dağındaki Musanın durumunu iliklerine kadar hisseden ve Yapmayın! Durun! Yanlış yapıyorsunuz! diye haykıran adamdır.
Meriç için sağcılık da, solculuk da yapay kodekslerdir. Birer mefhum olarak zikretmek zorunda kalmıştır çünkü yaşadığı devrin lafızlarıdır. Hakikatin sağı solu belli olmaz, ansızın çıkar karşınıza. Meriç bu büyük buluşmanın peşindedir ve bu yüzden her tarafa çevirir yüzünü. Bir tarafa ram olmak için yeterli nedeni de yoktur zaten; sol papağandır, hareket etmek için mutlaka bir Batılıya muhtaçtır. Sağ ise okumaz, sembollere ve sloganlara sığınmıştır, korkak ve pısırıktır. Sağdan gördüğü teveccühe binaen, sağcı yayın organlarında yazmış ama rahat edememiştir. Edememiştir çünkü Batı ile savaşmıştır. Oysa sağcıların nazarında Batılı olduğu için, Batıyı bildiği için ve bir Batılı gibi konuştuğu için kıymetlidir.
Cemil Meriç gözlerini kaybetmiş ise de ortada düşünce sancılarına engel olamayan bir körlük var. Buna rağmen bize kapılarını sonuna kadar açtığı aydınlık hazinesinden uzak olarak onu, sürekli karanlık dünyasında yorumlayan bir anlayış var. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabi, tanınmayan, yeterince tanıtılamayan, tanıtılmasına izin verilmeyen bir 'dolu beyin' var karşımızda. Meriçin dünyası karanlık mıydı? Zahiren evet, manen hayır
Karanlıktaki bir adamın anlatacak çok şeyi olmaz. Meriç bir ışık tufanı içindeydi. O kadar çok şey görüyordu, o kadar çok şey anlatmak istiyordu ki kelimeler hızına yetişemiyordu. Bütün bu zenginliğe ek olarak, Meriç âşık bir adamdı. Âşık insana kör diyemezsiniz. Görüyordu elbette ama gözleriyle değil; gönlüyle, yüreğiyle ve beyniyle...
Danışmanlığını gazeteci-yazar Dücane Cündioğlu'nun, yönetmenliğini Şafak Bakkalbaşıoğlunun yaptığı Türkiye'nin Ruhu adlı Cemil Meriçi tanıtmaya yönelik belgesel hakkındaki genel yorumlarınızı da okuyucularımızla paylaşır mısınız?
O belgeselle alakalı düşüncelerimi Timeturk.com sitesindeki köşemde yazdım Mükrimecigim ama madem burada da dile getirmemi istiyorsun, o köşeme sığdıramadığım bir detayı dile getireyim. Belgeseli izleyen ve daha önce Meriçi okumamış, tanımamış bir insanın muhayyilesine çizilecek Meriç portresi, içimde bir yerleri sızlatıyor. Günün yirmi dört saati çizgili pijaması ve elinden düşürmediği sigara izmariti ile evde dolaşan, uykusu geldiği zaman uygun mekân arama ihtiyacı duymadan bulduğu yere devrilip uyuklayan bir bunak. Hayır, bu adam Cemil Meriç değil. Ne acı bir manzara. İnanın dünyada hiçbir yazar okuru karşısında bu kadar hazin bir duruma düşürülmemiştir. Eserleriniz basılmıyor, basılan eserlerinize, dilinize ve zevklerinize müdahale ediliyor. Bütün bunlarla yetinilmeyip bir de mahreminiz faş ediliyor. Kimsenin Cemil Meriçin çizgili pijamalarını, yani özelini bu kadar ortaya sermeye hakkı yok. Önce Jurnalleri bastırarak yaptılar bunu, sonra Jurnallerin görsel nüshalarını dağıttılar medyaya... Meriçin sabahlığını çok iyi tanıyor artık okuyucu peki ya, Altın gözlü kız... ? Meriç bu mu?
Meriçin referanslarını düşündüğümüzde onun için temel kaynakların hangi eserler olduğunu söyleyebiliriz?
Önce Balzac tabi... Rousseau, Nietzsche, Büchner, Hegel, Hugo, Heine, Zola, Dosto
Doğuda haşir neşir olduğu isimler arasında ilk sırayı İbn Haldun işgal eder. Ardından Ebul-Ala, Hayyam gibi isimler giriyor sıraya. Sosyalizmden Türkçülüğe bir geçiş yapar bir ara ve Yusuf Akçorayı okur. Rıza Nurda etkiler biraz. Sonra Nazım Hikmetle ve Kerim Sadi ile tanışır... Meriçin referanslarını anlatmak çok zor, öyle zengin bir kütüphane ki! Göz atmadığı isim kalmamış diyebiliriz...
Cemil Meriç, mesela Gobineaunun Asya dinleri hakkındaki eserin ehemmiyetini izah ederken bu eserin Türkiyede hâlâ çevrilmemiş olmasını hayreti mucip olarak karşılamaktadır. Oysa Cemil Meriç, eserlerinin ve çevirilerinin tamamının yayımlanmadığı bir Meriç dünyasını geride bırakacağını nereden bilirdi? Meriçin yayımlanmayan çalışmaları hakkında bizi bilgilendirir misiniz? Sizce bu durumun saikleri nelerdir?
Kültürden İrfana (en son 1985de basıldı). Şu sıralar insan yayınları tarafından yeniden piyasaya sürüldüğü biliniyor. Bir Facianın Hikâyesi ( en son 1981`de basıldı) ve artık basılmayacağı söyleniyor. Mahmut Ali Meriç bu kitabı diğer kitaplara dağıttığını ve artık basılmasına gerek kalmadığını söylüyor. Akıbeti meçhul olan eserleri söyle sıralayabiliriz:
Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon adlı bir çalışması, Fakülteler Matbaası (Türkiye Harsi ve İçtimai Araştırmalar Derneği, sayı 101, 23 s.) . 1968'de I.Ü.E.F. Sosyoloji dergisinde çıkan "İdeoloji" ile ilgili bir kitapçık (sayı 21-22) (Fakülteler Matbaası, 23 s.) Cemil Meriç`in çevirilerinin birçoğu basılmamıştır. Mesela Balzacdan yaptığı çeviriler;
Altın Gözlü Kız (Üniversite Kitabevi), 189 sayfalık kitabın 74 sayfası Balzac'la ilgili bir incelemenin yer aldığı önsözdür.
Otuzundaki Kadın(A.Bolat Yayınevi, 168 sayfa)
Onüçlerin Romanı (Ferragus) (Yüksel Yayınevi), 157 sayfanın 28 sayfası önsöz
İhtişam ve Sefalet (Vautrin)" (Ötüken Yayınevi, 543 s.)
Victor Hugodan yaptığı çeviriler;
Mahmut Sait Kılıççı ile beraber manzum olarak çevirdiği "Marion de Lorme" (M.E.B. Yayınları, 192 s.) ve Hernani adlı piyesinin manzum olarak tercümesi
Diğer çevirileri;
Uriel Heyd'den "Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri" (Sebil Yayınevi, 134 s.) Thornton Wilder'in "Köprüden Düşenler" adlı kitabını Lamia Çataloğlu ile birlikte İngilizceden Türkçeye çevirmişlerdir (Tur Yayınları, 112 s.).
Maxime Rodinson'un "Batıyı Büyüleyen İslam"(Pınar Yayınları, 233 s.). Bu çevirilerin hiçbir yayımlanmamaktadır.
Cemil Meriç`in; Yurt ve Dünya, Yücel, Gün, Amaç, İnsan, Yirminci Asır, Dönem, Çağrı, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyatı, Kubbealtı Akademi, Orta Doğu, Pınar, Köprü, Gerçek, Hareket, Milli Eğitim ve Kültür ve Yeni Devir dergilerinde yazıları, makaleleri de toplanarak yayımlanmayı bekliyorlar...
Mahmut Ali Meriç, evladı ve varisi olarak üstadın eserleri üzerinde hak sahibi olan yegâne sorumlu şahsiyettir ve kendi insiyatifi ile eserlerin basımını geciktirmektedir. Haklı nedenleri vardır belki, bilemiyoruz. Biz Meriçden cüda yetişen bir neslin zihnen ve ilmen eksik bırakıldığına iman ediyoruz. Bunun sorumluluğu çok ağırdır tabi.
Pekâlâ, Meriç ile ilgili kaleme alınan makale ve eserleri yeterli buluyor musunuz?
Çok şey yazılıyor, çok merasim tertipleniyor, çok anılıyor, çok mum taşınıyor mezarına. Eskiden sevinirdim, bugün bütün bunlar beni samimi bir okuru olarak rahatsız ediyor artık. Bu insanlara yapılacak en büyük iyilik eserlerini aslına en uygun şekilde okuyucusuna ulaştırmaktır. Meriç okuyucusuna tam tekmil ulaştırılmamıştır ama hakkında biyografiler, monografiler kaleme alınmıştır. Makaleler yazılmış, tez çalışmaları yapılmıştır. Korkunç bir şey
Sohbetimizin dem aldığı yerde nokta koymak biraz güç olacak... Sözümüzü yine Meriçin dünyasına ilişkin bir sorumla tamamlamak istiyorum. Emine Hanım, sizce nice düşüncelere hamile kaldığı halde, sancıları kendisine yetmeyen ama zihnindeki ve yüreğindeki emeğin de kıymeti idrâk edilmeyen bir fikir işçisi mi karşımıza çıkıyor?
Emeğinin kıymeti idrak edilemiyor diyelim. Bu irade dışı bir olay
Dil olarak anlaşılmıyor ve bu durum, üstadın dili sadeleştirilerek izale edilmeye çalışılıyor. Hayır, Meriçin dili sadeleştirilemez... Okullara Osmanlıca dersler getirilmeli, gençlerimiz Osmanlıcayı, yani atalarının dilini öğrenmeliler. Gençlerimiz Cemil Meriçi okuduklarında anlama sorunları yaşamamalılar. Aksi halde biz bunun hesabını veremeyiz, gerçekten veremeyiz. Yarın mahkeme-i kübrada Mehmet Akif Ersoyun, Ziya Paşanın, Cemil Meriçin gözlerine bakamayız.
Teşekkürler Emine Hanım...
Ben teşekkür ederim.
------------------------------------
Cemil Meriç, “Biz”i bize anlatan adam!
Nâzım Hikmet, Cemil Meriç ve Cahit Zarifoğlu… Haziran ayı içinde kaybettiğimiz üç değerli edebiyat ve düşünce adamı. Üçünün de kendilerine özgü fikirleri, Türkiye’nin kaderiyle örtüşen çarpıcı birer hayat hikâyeleri var. En önemlisi geride bıraktıkları kitapları ve bütün bir hayat hikâyeleriyle Türkiye’nin bir dönemine damga vurmuş olmaları. Aramızda olmamalarına karşın Türkiye ve meseleleri hakkında yorum yapan herkesin bir şekilde dikkate almak zorunda olduğu bu önemli isimlerin daha iyi anlaşılması gereği ise dün olduğu gibi bugün de yakıcılığını koruyan bir mesele. Bu açıdan böylesi önemli figürlerle ilgili yapılan kitap düzeyinde çalışmaların dikkate alınması gerekiyor.
Türkiye’nin yetiştirdiği ama yeterince sahip çıkamadığı değerli fikir adamı Cemil Meriç’i vefatının 21. sene-i devriyesinde saygıyla anıyor ve Meriç üzerine son dönemde yapılmış ilgi çekici kitap çalışmalarından birisi olan “Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç” (Artus Kitap) kitabının yazarı RTÜK Uzman Denetçisi Göksal Çetin ile yaptığımız söyleşiyi ilginize sunuyoruz.
Söyleşi: Ertuğrul Murat Baykın / TIMETURK
Cemil Meriç’in ölümünün üzerinden 20 yılı aşkın süre geçmiş olduğu halde halen ilgiyle okunan ve düşüncelerinden ilham alınan bir düşünür olmasını neye bağlıyorsunuz?
Bence Cemil Meriç’i ikame edilecek bir düşünce adamından ziyade; Türk düşüncesinin Batı ile temasından günümüze kadar olan macerasını, neredeyse hiçbir ayrıntıyı atlamaksızın tarayan; ürettikleriyle adeta devasa bir fotoğraf arşivi oluşturan bir yazı adamı olarak görmek daha doğru olur. Yani onu bulunduğu yer ve aldığı pozisyon itibariyle doğru konumlandırmak lazım. Yoksa ne bir politik önderden ne de bir ideologdan söz ediyoruz.
Bu manada onun hala ilgiyle okunan bir düşünür olduğu gerçeğine gelince. Bana göre Türkiye’de son 50 yıldır, düşünce alanında bir ortodoksluk yerleşmekte ve bu eğilim zihinlerin derinliklerinde giderek kökleşmektedir. Düşüncedeki ortodoksi doğal olarak ve öncelikle nesillerde bir tür “algı kilitlenmesi”yle kendisini açığa vuruyor… Bu algı kilitlenmesini, dizginlenemez bir merak duygusuna sahip olan Cemil Meriç’in fark etmemesi imkânsızdı. Meriç, işte bu sebeple ömrü boyunca beynine kıymık batmış insan rahatsızlığıyla –tabii ki toplumu sarsmak için- bir “çığlık” atıp durmuştur. İşte bu çığlık, onun nasıl olup da hâlâ büyük ölçüde dikkat çektiğini ve özellikle genç insanlar tarafından döne döne okunduğunu açıklıyor bana kalırsa. Meriç’in sağlığında yeterince işitilmeyen bu çığlığının yankısı günümüzde karşılık buluyor ve pek muhtemeldir ki gelecekte de bulacaktır.
Meriç’in fikirlerini herkesin kendinden bir şeyler bulmasına yetecek kadar özel kılan ne?
Meriç’in sanırım en büyük özelliği ya da derdi, insanlarının bir “kesin inançlılık” girdabına kapılmasından duyduğu büyük endişeydi. En başta kendisini bu tür bir saplantıdan uzak tutmak için özel bir çaba sarf ettiğini ya da kendisini şartlandırdığını düşünüyorum. Bıkmadan usanmadan bir fikir arkeologu gibi çalışmasının altında bu yatıyor. Bunu yaparken de aslında insanları düşünmeye davet ediyordu. Bir yerde “Şüpheden dahi şüphe etmek” gerektiğini söyleyerek, insanların uyuyan tecessüslerini harekete geçirmeye çalışıyordu.
Çok okunması tabii, sadece söylediklerinin içeriği ile sınırlı kalmıyor, kullandığı dil de çok önemli. Kısa, vurucu cümlelerle sarsan, adeta ölü kelimeleri dirilten, deyim yerindeyse onlara yeniden ruh üfleyen kendine özgü bir üsluba sahip olduğunu görüyoruz. Zaten, “kamûs’a uzanan el nâmusa uzanmıştır” diyerek bu konudaki titizliğini ortaya koymuyor mu? Özetle, belki de çoktandır unuttuğumuz ruhumuzun sesini, şuurumuzu iğneleyip uyandırarak bize duyuran adam olduğu için, Meriç birkaç nesildir okunuyor ve anlaşılan okunmaya da devam edecek.
Üslup ve bakış açısı dikkate alındığında Meriç’in sağ-sol kutuplaşmasına ilişkin temel yaklaşımı nedir?
Temel yaklaşımı çok yalın: Bu coğrafyanın insanlarının bir zaafı var. Çoğu zaman aklıyla değil de kalbiyle inanıyor inandıklarına. Yani kalbini çalarsanız bizim insanımızın, aynı zamanda beynini de ele geçirmiş oluyorsunuz. Bir başka deyişle kalbiyle iman ediyor bu toprakların insanı. Herhangi bir düşünce –bizim insanımızı- en sevdiklerinin sesiyle çağırınca, ona koşuyor, ona râm oluyor, peşinden gidiyor. Kısacası rasyonel değil, duygusal bir toplumun insanlarıyız genel olarak. Doğal olarak birçok kimse peşinden gittiği, hayatını adadığı düşünceleri tam anlamıyla tetkik edip sorgulamaya tâbi tutmuyor.
Cemil Meriç sanki asırlar öncesinin insanıyla asırlar sonrasının insanı karşısındaymışçasına şöyle sesleniyor, “Mefhumların kâh gülünç, kâh korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karnaval balosu, fikir hayatımız. Tanımıyoruz onları, nereden geliyorlar bilen yok. Fir’avunlara benziyorlar, kalabalığa çehrelerini göstermeyen fir’avunlara. Ve aydınlarımız, o meçhul heyulalar için ehramlara taş taşıyan birer köle.” (Bu Ülke, s.77) Ona göre her meçhule, her nev-zuhura aşığız; mahzurlarını bilmediğimiz şeylerin kemallerine inanıyoruz, gerçek dünyanın dışındayız. Hakikati batıla, aşikârı hayale, hidayeti dalale, vakii gayrı vakıa, mümkünü muhale katarak, en ufak akla uzak tertip ve tasavvurlardan mutluluk duyarız. Ve herkesin dudaklarında aynı iddia: Benim tuttuğum yol, tarihin akışına en uygun olan tek yol...
Daha ne desin? Açıktır ki Türkiye’de Tanzimat’tan beri fikirler değil tarz-ı hayatlar çarpışıyor. Bu anlamda kutuplaşma özünde fikirlerden değil yaşam tarzlarına yönelik tahammülsüzlükten ya da hazımsızlıktan kaynaklanıyor. Meriç tam da bu probleme vurgu yapmıştır. Tabii zihinlerindeki şematik sınıflandırmanın sağladığı fikri konformizmden feragat edemeyecekler için böylesi yerinde bir tespit son derece rahatsız edici gelebilir. Nitekim rahmetli Ahmet Kabaklı’nın deyimiyle Cemil Meriç’i “Araf’taki adam” kılan da ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayan bu tavrı olmuştur.
Meriç’in kişiliği ve fikirleri hakkında yapılan çalışmalarda, onun önemi abartılan bir yazar mı yoksa yeterince dikkate alınmayan bir entelektüel mi olduğu tartışması sıkça dile getiriliyor. Kitabınızda sizin de dikkat çektiğiniz gibi bunun altında onun sağ ya da sol dünya görüşlerinden birisinde kesin biçimde kategorize edilemeyişi yatıyor. Peki, siz eserlerini ve kişiliğini göz önünde bulundurduğunuzda Meriç’i nereye oturtuyorsunuz? Ya da sizce Meriç gibi bir düşünür söz konusu olduğunda böyle bir konumlandırmaya gerçekten ihtiyaç var mı?
Cemil Meriç’in eserlerini az çok okuyan bir okur, onun öyle kolaylıkla tanımlanabilecek sıradan bir pozisyonu olmadığını anlamakta gecikmez. O kendisini bir yere konumlandırmamışken başkalarının Meriç’i şematize etmeye çalışmasını anlamsız buluyorum. Buna gerek olduğunu da sanmıyorum. O, zaten bir kampın adamı, bir ‘izm’in neferi olmamak gerektiğini; olunduğu takdirde katlanılması gereken sonuçları kendi yaşam hikâyesiyle de kanıtlamıştır…
Diğer yandan Meriç, sosyolog Kadir Cangızbay’ın tanımıyla, “gibi” olmayan biridir. O “gibi”si olmayan bir düşünür olarak hür tefekkürün bayraklaşan bir ismi olmuştur. Üstelik bu ülkede Cemil Meriç dikkate alınmıyorsa, kimse dikkate alınmıyor demektir. Dolayısıyla ona yönelen ilgiyi hangi yönden olursa olsun yadırgamanın manası yok. Nitekim Meriç, çok geniş ve ilk anda aynı zeminde buluşması mümkün değilmiş gibi görünen pek çok kimse tarafından dikkate alınan bir düşünür. Hem de bana kalırsa çok yaman bir şekilde dikkate alınıyor. Kişisel bir gözlememi paylaşmak isterim; okuyan dünyayı anlamaya çalışan, algısı açık, bu ülkenin derdini kendine dert edinen her kimle tanışmışsam, özellikle Meriç üzerine çalıştığımı söylediğim vakit; karşımdaki insanların gözlerinin bir anda parladığını fark ediyorum. Sanki çok uzun zaman sonra eski ve özel bir dostla karşılaşmışçasına, neredeyse hasretle Meriç ismini kucaklıyor; o anda gündem ne olursa olsun bir kenara bırakıp Meriç hakkında konuşmak istiyorlar. Sanki bir an için bile olsa kişiliklerinden sıyrılıp başka bir âleme geçiyorlar.
Meriç hakkında yayımlanmış onu aşkın kitap düzeyinde çalışmanın yanı sıra birçok derginin sayfalarında yer bulmuş sayısız makale ve söyleşi var. Son yıllarda Meriç üzerine internet ortamında da yoğunlaşan bir ilgi olduğu gözlemleniyor. Bu yayınlara genel olarak baktığınızda onun hak ettiği ilgiyi gören bir düşünce adamı olduğunu düşünüyor musunuz?
Meriç bu sorunun cevabını Jurnal’de, meşhur “denize atılan şişe” başlıklı yazısında veriyor. Onun okuyucusuyla olan ilişkisini analiz etmek isteyenler, bütün eserlerinin yanında özel olarak adı geçen yazıya başvurmalılar. Hakikaten Meriç’in okuyucuyla ilişkisinin sırrı, denize atılan şişe metaforunda gizli. Mektup meçhul bir dosta yazılmıştır ve suya bırakılmıştır ki bir gün ilgilenecek ya da muhatap olmaya gönüllü olacak insanlardan birinin eline geçsin diye… Istırabı olan, düşünen hasılı kelam bu topraklar için kaygılanan her insanın yolu Cemil Meriç’le bir gün kesişecektir. Çünkü o diyor ki;
“Bunları senin için yazıyorum, Meçhul Dost. Bu bir davet, sevgi daveti. İsterdim ki kelimeler çiçek çiçek eşiğine yağsın; isterdim ki kelimeler yıldız yıldız aydınlatsın odanı. Sönen gözlerimin bütün aydınlığı kıvılcımlaşsın onlarda. Kelimeler buseleşsin ve güvercinler gibi, kuğular gibi, kırlangıçlar gibi uçsun sana... Güller, menekşeler, krizantemler bir mevsimlik, kelimeler Paros mermerinden daha ebedi... Ama ben ne onlarla bir türbe kurmak istiyorum, ne bir heykel yapmak. Şöhretin en azametlisi bir dakika yaşamaya değer mi diyeceksiniz. Doğru. Yalnız kelimeler o dakikayı ebedileştirdiği ölçüde manâlıdırlar.” (Jurnal 1, sf.37)
Bu satırlarda anahtar, “dost” ifadesidir. Bu hitap tarzıyla Meriç, okuyucusunu, serdettiği fikirleri, yazdığı yazıları kültürel bir tüketim nesnesi olarak satın alan değil; bir fikri, derdi, ıstırabı, duyguyu, düşünceyi, sevinci ya da hüznü paylaşan bir yürek, bir yoldaş olarak kabul ettiğini gösteriyor bize.
Hak ettiği ilgiye gelince; Cemil Meriç bir tarikatın sözcüsü, şu ya da bu kampın adamı olmadığı için, çeşitli mahfiller tarafından sürekli gündeme getirilen, adına ödül törenleri düzenlenen biri de olmamıştır. Fakat böyle aman efendim yok sayılıyor, yeterince tanınmıyor diye de üzülmemek gerektiği kanaatindeyim. Çünkü Meriç’le temas edenler; fikir namusuna sahip olup onun fikirlerine ve düşünce dünyasındaki kılavuzluğuna gerçekten de ihtiyaç duyan, hamiyetli insanlardır. Bu anlamda ona yönelen ilgi sıradan bir düşünüre duyulan ilginin ötesinde özel bir değer ifade eder.
Sizce Meriç üzerine bundan sonra yapılabilecek çalışmalar onun fikirlerinin hangi yönleri üzerinde yoğunlaşmalıdır?
Bir kere Meriç, hakikaten üzerinde çalışılmayı giderek daha fazla hak eden bir düşünür, bu çok açık. Ama burada üzerinde çalışılması gerekir derken kastettiğim onun kişiliğinden ziyade eserleridir. Meriç’in kişiliği, hayat hikâyesi ve fikirleri arasında hakkaniyetli bir ayrım yapamazsak ortaya psiko-biyografik magazinden başka bir şey çıkmaz. Dolayısıyla bundan sonra Meriç’in eserleri üzerine çalışma yapacak insanlara öneriden ziyade fikir vermek bakımından şunları söyleyebilirim:
Bugün Türkiye’de giderek genişleyen bir “değer ayrışması” yaşanıyor. İnsanların her zamankinden daha yoğun biçimde, kültürel bağlamda birbirine yabancılaşması söz konusu diyebiliriz. Toplumu ayakta tutan kültürel “değer”lerin yırtılarak ayrışması; “vasat”ın çökme tehlikesini bünyesinde barındırıyor. Tam da bu noktada Meriç’i okuyanlar göreceklerdir ki, onun eserlerinde ortaya koyduğu bir “biz” kavramı var. Doğrusuyla yanlışıyla, hatasıyla günahıyla, iyiliğiyle kötülüğüyle, “biz”i “biz olarak” inşa edebilmemizin temel dayanağı olan kültürel değerlerimiz, medeniyet tasavvurumuz, eşyayı adlandırma yeteneğimiz ortada dururken; yıkılmışlığımız, kendimize yönelik güvenin kayboluşu, savrulmalarımız ve dışımızdaki dünya tarafından ötekileştirilmemize müsaade edişimiz... Meriç üzerine çalışmayı düşünenler buradan yola çıkabilirler. Özetle kendi muhayyilemizde oluşan tabuların yıkılması gerekiyor. Eh bunun için de “bizi” bize anlatan adama kulak verilmesi doğru olmaz mı?
Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç, Göksal Çetin, Artus Kitap, İstanbul
www.timeturk.com
...................................................
Cemilmeric.net Sitesi Adına Prof. Dr. Ümit Meriç`le Mulakat
Zülfikar Kürüm, Ertuğrul Zengin
Yayına Hazırlayan: Zülfikar Kürüm
9 Aralık 2005
Toplumumuzda kabul gören, içselleştirilmiş bir anlayış vardır: Belli bir seviyeyi aşmış, az veya çok tanınmış, sokaktaki adamdan farklı yeten-
eklerle donatılmış şahsiyetlerin zafiyetleri ve kompleksleri mevcuttur ve bu zafiyet ile komplekslerine de entelektüel kimlikleri gerekçe olarak gösterilir. Bu yaygın anlayışa göre, ortada verilmiş bunca emekler, didinmeler, çileler, uykusuz sabahlanmış geceler, dalıp gitmeler, sancılı kıvranmalar, dimağa yapışan akkor olmuş kelimeler, delilik ile bilgelik ve cinnet ile dinginlik arasında uzayıp giden o sonsuz ve anlaşılması güç yolda bir ömür harcamalar varken bu kadar kusur kadı kızında da olur. Sahip oldukları farklılıklar böylesi şahsiyetlere toplumun sıradan bireylerinden farklı olarak bazı imtiyazların verilmesi sonucunu doğurur-ki bu da pekâlâ makul görülebilir.
İsim vermenin doğru olmadığını düşünüyorum fakat hemen her birimizin aklına tanıdığımız kibirli, kompleksli, kendisini ulaşılmaz ve aşılmaz bir dağ gibi gören, her fırsatta benliğini merkeze taşıyan ve bütün dikkatlerin yalnızca kendisine yönelmesini isteyen “narsist” ifadesi kendileri için hiç de ağır olmayan aydınlarımız vardır.
Arkadaşlarımla aydınların bu tutum ve refleksleri üzerine konuşurken böylesi tavırları asla tasvip etmediğimi, entelektüelliğin bu insanlara böyle bir hak vermediğini ısrarla vurgulardım. Çünkü yeryüzünün muhtelif diyarlarında toplumları kuşatmış olan bütün medeniyet dalgalarının özünü oluşturan öğretiler ve dinler, insanlığın külli akışına bir bereketli ve doğurgan havza olmuş olan bütün düşüncelerin fışkırdığı kaynaklar ve tabi ki bu kaynakların öncüleri daima alçakgönüllülüğe gözlerimizi çevirmemizi öğütler, en azından insanın kendi kör ve karanlık zindanı olan egoizmden adeta saplantı derecesinde kaçınmamızı salık verirler. Ama ne yazık ki tüm değerleri bulanıklaşmış, artık siyah ve beyaz kavramlarının yerini gri tonlara bıraktığı ve insanî olan birçok mefhumun Kaf dağına kaçtığı günümüzde, yine de bu tavırlar hoş görülüyordu.
Ne yalan söyleyeyim, daha yaşı küçük ve Anadolu’dan geleli çok olmamış, hâlâ üzerinde toprak kokusu ve hem eli, hem de duruşunda hoyratlık izleri taşıyan bir öğrenci olarak ben de kendimi mevcut olan bu hâkim hoşgörüye(!) yavaş yavaş alıştırmaya ve bu hiç de masum olmayan hoşgörüyü kanıksamaya çalışıyordum.

Bir taraftan içimde susturamadığım bir sesin bana fısıldadığı toplumsal yargıların yanlışlığı gerçeği, diğer taraftan da düşüncenin sarmalında beyni uğuldayan vurgunluk ile yorgunluk arasında çırpınırken, bulunmam gereken kıyının muhasebesini yaparken ve toplumsal yargıların gür seli karşısında kendini karanlıklarda titreyen yapayalnız bir nokta gibi hissederken “Fildişi kuleye kapananlar, şerrin zaferini (bilerek veya bilmeyerek) kolaylaştırmış olurlar”, “Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak elini kolunu bağlamak, düşünceye ihanettir” ve dahası “Toprak sarsılıyor!...Hep birden esfel-i safiline yuvarlanmak istemiyorsak, gözlerimizi açmalıyız. İnsanlar sloganla güdülmez. Düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet. Kitaptan değil kitapsızlıktan korkmalıyız. Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol.” diyen ve geride bıraktığımız yüzyıla acının ve arayışın damgasını vurmuş olan Cemil Meriç ile tanıştım.
Aslında Cemil Meriç ve onun bize bıraktığı düşünce ve duruş mirası –ki benim için özellikle duruş mirası üzerine aşikâr edilebilecek, insanın içini çatlatıp dışarı çıkmak isteyen, kalemi yazmak için kışkırtan, beynin orta yerinde alevlenip duran ne çok sözcük, ne çok düşünce var! Lâkin Cemil Meriç’i ve onun dünyasını anlatmak veya yazmak cesaretini kendimde bulamıyorum. Bu nedenle Cemil Meriç’i, fırtınaları, hastalığı ve iç buhranları boyunca adeta annesi olmayı başararak yaşayanlar arasında anlatmayı en çok hak eden ve birçoğumuzun şu veya bu sebeple ismini duyduğu, kızı ve dahası “Ümid’i” Ümit Meriç’ten dinlemek her hâlükarda daha isabetli ve sağlıklı olur.
Önceden de belirttiğim gibi, tam da birbirine karşıt düşünceler ve yargılar arasında onulması güç med-cezirler yaşadığım sırada Cemil Meriç’in “Bu Ülke”si ile tanıştırılmıştım ve Cemil Meriç adına hazırlanmış bu site ile yakından ilgilenmeye başlamıştım. Daha önceden bu sitenin hem hazırlanış hem de sunuş aşamasında sitenin ana sütunu olmuş, değerli düşünceleri, asil kişiliği, üstadın tanınması için karşılık beklemeden yaptığı fedakârlıklarıyla(maalesef günümüzde fedakârlıklar da karşılık beklenerek yapılıyor; belirtme ihtiyacını gerek görmeme sebep olanlar utansın!) beni kendisine hayran bırakmış bulunan bir büyüğümün ricası üzerine Ümit Meriç ile bir mülakat kararı aldım.
Ümit Meriç hakkında çok az şey bilmekle beraber, kendisinin “cana yakın, alçakgönüllü, düşünce ve duruşu ile zarif, hisli ve zeki” gibi, insanın tanışmak için birçok şeyi göze alabileceği meziyetlere sahip olduğunu duymuştum. Ama yine de aklımda hâlâ kaygı ve endişeler vardı. Ümit Hocam da acaba o çokça duyduğum mezkûr tavırlara sahip aydınlardan olabilir miydi? Bizi nasıl karşılayacaktı? Hakkında duyduklarımın beni rahatlatmış olmasına karşın, yine de kaygılarımdan kendimi tamamen soyutlayabilmiş değildim. Açıkçası benim açımdan daha korkunç olanı şuydu: Hakkında onca güzel şeyler duyduğum Ümit Meriç de bilindik aydın tavırlarını sergilerse bu benim için o yaygın toplumsal kanaatin ve tabi ki hoşgörünün(!) doğrulanması anlamına gelirdi ki bu da, yüreğime bin bir cefaya rağmen berkittiğim umudun tükenişi olacaktı. Korktuğum başıma gelmedi ve bugün yüreğime berkittiğim o narin ve nazenin umut bir fidan halinde iken, her bir yanımdan baharın bin bir tohumunu taşıyan ve Meryemî çiçekler açan şümullü bir ağaç oldu. Ümit Hocam titrinin ağırlığını zerre kadar hissettirmedi. Öyle ki, bizi kapıda karşılayıp paltomuzu kendi elleri ile aldı.”Kusura bakmayın, ev sahipliğimizi hakkıyla yerine getiremiyoruz” demesi ise uzun zamandır beynimin ve yüreğimin üzerine çekilmiş o karanlık, o puslu havayı tazecik bir sabahın gün ışığı ile ışıldayan berrak sularına çevirdi.”Tamam” dedim kendi kendime, “Hem halka yol gösterip, hem de halkın içinde olabilen, halkın gerek acısı gerekse serüvenine ortak olabilen, vahyin buyurduğu ahlâk ile ahlaklanmış aydınlarımız da varmış”.Bir aydın bu kadar mı misafirperver ve alçakgönüllü olabilirdi, bu kadar mı önemsediğini hissettirebilirdi muhatabına, muhatabını?

Muhabbetimiz, hasbihâlimiz tam altı saat sürdü. Bir taraftan Ümit Hocam konuştukça üzerimdeki ağırlığın kalktığını, içimin tutsak güvercininin pervazlandığını hissediyordum. Diğer taraftan da, acaba hasbihalimizin bu kadar uzun sürmüş olması onu yapması gerekenlerden alıkoyuyor mu, programını aksatıyor mu şeklinde kaygılar oluşuyordu bende. Bu hissiyatımı gizleyemeyerek kendisine “Hocam başka işlerinizden sizi alıkoymayalım, başkalarının hakkına girmiş olmayalım?” diye sordum. “Evet, aslında şu sıralar çok yoğunum. Okumam gereken birçok yazı ve yazmam gereken bir iki makale var. Bu nedenle vaktimi çokça önemsiyorum. Ama endişelenmeyiniz, ben sizleri çok önemli buluyorum ve size bunca zamanımı bir görevde olduğumu düşünerek ayırıyorum. Yani şu anda görevdeyim” diye gülerek mukabele ve tabi ki teskin etti.
Daha çok ham sayılırdık, amatör bile değildik. Öğrenciydik, hem de edebiyat ile pek de alakası olmayan bölümlerde: Matematik ve politika... Bize toyluğumuzu ve çiğliğimizi hiç hissettirmedi. Ben kendisine tüm açık yürekliliğimle üstadı daha yeni tanıdığımı, hakkında bir iki kitabından edindiğim bilgilerden başka malumata sahip olmadığımı, buna rağmen Cemil Meriç adına fedakarane bir gayretle hazırlanmış bu site için böyle bir mülakatı yapmaya cesaret ettiğimi söyledim ve rahatladım. Ümit Hocam belki de biraz şaşırdı ama gözlemlediğim, ruhumun bu tavizsiz heyecanının hoşuna gittiğiydi.
Mülakat boyunca hayatımın belki de unutamayacağım en güzel anılarını yaşadım. Hocam kendi elleriyle yemek hazırladı bizlere. Sonra mülakat sırasında bizi annesinin ve babasının koltuklarına oturttu; “Artık anlatırsınız, Cemil Meriç’in koltuğunda oturduk diye” diyerek de sanki bir nişan-ı zişan taktı göğsümüze. “Bu payeyi taşımak, ağırlığını kaldırmak gerek, ona göre çok çalışın ha” der gibiydi, anaç bir edayla. Çok şaşırmıştım ellerini görünce, nasır tutmuştu. Zamanında babasının ve -ömrünün son anlarında- teyzesinin refakatinde bulunduğu sıralarda çamaşırlarını yıkamış meğer. Akademisyendir bahsini ettiğimiz hanımefendi aynı zamanda, hey gidi dünya! Ümit Hocam babasını daima yanında hissediyordu mesela, bizim bir sorumuzu cevaplarken parmaklarının arasında oynattığı kalemini yere düşürdü ve birden irkildi: “Babacığım kalemimi yere düşürmeme kızardı, bir anda onu hatırladım. Zaten hiç benden ayrılmadı ki, buralarda dolaşıyor, hissediyorum.” Mülakatımızda dediği gibi, gerçekten de bir gönül insanıydı kendisi. Ruhunun bu tazeliğini, bu engin sevecenliğini hiç saklayamıyordu; zaten anlaşılıyordu yüzünden, zor değildi bu.
Artık sözü daha fazla uzatmadan Ümit Meriç’in, babası ve kendisi ile ilgili bize sunduğu o çok renkli ve insan dimağını tatmin edebilecek bahçeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
-----------------------------------------------------------------

Siz gözlerinizi bir tefekkür dergâhında açtınız. Çocukluğunuz babanızın refakatinde gerçekleşen, muteber zatların iştirak ettiği fikir meclislerinde geçti. Evinizin her gün misafirlerle dolup taştığını, üstadın satırlarından ve sizin babanızla ilgili yazdığınız kitaptaki hatıralarınızdan anlamak mümkün. Bu kadar yoğunluk içinde Cemil Meriç, okumaya yazmaya nasıl vakit bulabiliyordu? Her gün ortalama kaç saat okuyor,
kaç saat yazıyor, kaç saatini size ve tabi, misafirlerine ayırıyordu? Kısacası babanızın bir gününü anlatabilir misiniz?
Babam hem kendi zamanına hem de başkalarının zamanına saygı duyardı. Sabahları kesinlikle misafir kabul etmezdi. Ancak kendisiyle çalışmak için gelen ve sekreterliğini yapan öğrencileri hariç. Çünkü o saatler onun en dinç, okumaya ve yazmaya en müsait olduğu saatlerdi. Hiç bir şekilde misafirlerinin gelmesini istemezdi, hatta şöyle derdi: “Sabah babam gelse kovarım”. Çok programlı ve disiplinliydi. O gün mutlaka yazacağı yazı ve okuyacağı kitap olurdu, bunları daha önce planlamıştır mutlaka. Kendisi çok dakikti, zamanı çok değerliydi. Randevularına o kadar çok sadıktı ki ne bir dakika geç, ne de bir dakika erken gelinmesini isterdi. Saat beşe kadar çalışırdı. Beşten sonra ise yürüyüşe çıkardık. Babam sağlığına dikkat ederdi. Sabahları halter kaldırır, barfiks çekerdi. Bazen beni bazen de ağabeyimi (biz küçükken tabii ki) sırtına bindirip şınav çekerdi. Onsekizinci yüzyıl ansiklopedist aydını kadar vücudu ile ilgiliydi.
Bizim ailede sadece damar ve tansiyon sorunu vardır; annem de babam da ileriki yaşlarında felç oldular. Başka herhangi bir genetik sağlık problemi yoktur ailemizde.
Sizin sağlık durumunuz nasıl? Gördüğümüz kadarıyla maşallah çok iyisiniz.
Ben de babam gibi spor yapmayı çok severim. Yüzerim, yürüyüş yaparım. Son derece mutlu bir ev ortamım var, sağlığıma ve yediklerime çok dikkat ediyorum ve tansiyon problemimi dengelemek için ilaçlar alıyorum.
Dün kemiklerimi ölçtürdüm. Onaltı aralıkta inşallah altmış yaşıma gireceğim ama bende otuz beş yaşındaki bir erkeğin kemik ve kas yapısı varmış, çok şükür, bana verilen bu emaneti koruyorum.
Çocukluğumuz fakirlik içinde geçti. Ben iyi hatırlıyorum, ilkokula başladığımızda ayakkabı alamamıştık, okula ayakkabıya benzeyen kumaş bir terlikle gitmiştim. Ama beslenmemiz gayet iyiydi, annem buna çok dikkat ederdi. Annem ve babam -ruhları şad olsun- bizim beslenmemize çok ihtimam gösterdiler. Temiz havalı bir evde oturduk, kocaman bir bahçemiz vardı. Yani aslında en büyük servete sahiptik.
Durumunuz çok da iyi değildi ama babanızın zengin ve eşsiz bir kütüphanesi var ve bu kütüphaneyi o zamanlar kurmuştu. Kütüphane kurmak için babanız nasıl bu kadar para bulabildi, onca değerli ve eşine az rastlanır kitapları nasıl alabildi?
O çok büyük bir şanstı. Nasıl aldı, şöyle ki, 1948’de İsrail devleti kuruluyor. Varlık vergisi çıkıyor. Gayrimüslim entelijansiya-Ermeni, Rum ve Yahudi- birer birer ülkeyi terk ediyor. Tabi kütüphanelerini de bırakıyorlar. Sahaflar çarsında bir Nizamettin amca vardı. O devirde bu kitapların talibi olan tek kişiydi. Öyle ki kütüphane için yalılara gidip değer biçtiğinde pazarlık olmazdı. Çünkü ondan başka alıcı yoktu. Kütüphanesini satmak isteyen Nizamettin amcayı yalısına çağırır, bir fiyat biçmesini isterdi. O da koca kütüphanede nadide ya da yazma bir eseri gözüne kestirir, fiyatını söyler ve hemen alırdı. (tabi diğer kitaplarla beraber). O sıralarda babam üniversitede hocaydı ve her ders gününün sonunda -gözlerini kaybetmeden önce tek başına, kaybettikten sonra ise talebeleri ile- mutlaka Nizamettin amcanın yanına uğrardı. Nizamettin amca kitap getirdiğinde aradığı ilk kişi babamdı. Babam gece yarılarına kadar kitapları teker teker seçer, “şunu alalım bunu almayalım” diye bize ayırttırır ve sonra biz de seçtiğimiz kitapları eve götürürdük. Ne kadar toz içinde kalırdım o zaman. Ellerimi defaatle yıkardım, öbür kitaplar kirlenmesin diye. Kapkara su akardı ellerimden, yıkadığım sırada.Kitaplar hem çok ucuzdu hem de değerli idi. Babamın kütüphanesi bir şehir kütüphanesi çapındaydı. “Revue de Métaphysique et de Morale” (Metafizik ve Moral) ve “Revue Philosophique” (Felsefe) dergileri vardı, Fransa’da yayınlanan; onların bizde 1876’dan 1930’a kadar çıkan bütün sayıları mevcuttur. Bu dergiler çok değerliydi mesela.
Babamın kütüphanesindeki hiç bir kitabı doğrudan Avrupa’dan gelmemiştir. Hepsi Osmanlı münevverlerinin, paşalarının mirasıdır. Mirasyediler bu kitapları kendilerine yük görüp satar, bundan da en çok istifade eden kişi babam olur. Zaten babamın çok güzel bir sözü vardır: “Kitap sevenini bulur.” Kitaplar da babamı böyle bulmuştur. Allah’ın lütfu işte.
Babanız Cemil Meriç sizi; lisan aşina, hal aşina, bir duhter-i vefa-şiar olarak tasvir ediyor Jurnal’de. Siz yıllarca babanızın lektrisliğini, kâtipliğini, refik-i tahrirliğini yaptınız. Bu gün dönüp geriye baktığınızda, düşünceye ve üretmeye vakfedilen o anlardan size kalan en mühim mirasın ne olduğunu düşünüyorsunuz? Düşünce kabiliyeti mi, kelam kabiliyeti mi, disiplin mi, yoksa hayatınızda derin izler bırakan bir sürü tatlı hatıra mı?

Genetik özellikleri var tabi bana geçen. Babamla ruhen de benziyoruz, fiziken de.
Önce düşünme kabiliyetine gelelim. Bu özelliklerden bana en az geçen düşünce kabiliyeti olsa gerek. Ben kendimi düşünce insanı olarak tanımlamıyorum. Benim bariz vasfım bir ilim insanı olmaktan ziyade bir ilham insanı olmamdır. Kelimeyi güzel kullanan, güzel yazan insanları seviyorum. Düşünce insanı değil, gönül insanıyım. Babam çok sağlam mantığı olan bir düşünürdü. Benim mantığım ise yürümeyi pek sevmez, hemen kanatlanır. (gülüyor) Cemil Meriç hem düşünce, hem de ilhamla yazar; ben ise düşünceden ziyade ilhamla yazıyorum.
Disipline gelirsek; babam çok disiplinli bir insandı, ben de öyleyim. Kendisi hiç üşenmezdi; on iki fikir kitabını gözlerini kaybettikten sonra yazması için onu kimse zorlayamazdı. Ben de hiç üşünmem, bu konuda babama benziyorum. İşimizi çok büyük ciddiyetle yaparız ikimiz de. Ülke olarak başımıza gelen felaketlerin en büyük sebebi olarak babam, sürekli “Ciddiyetsizlik evladım” derdi.
Kelam kabiliyeti... Konuşurken bazen babamlaştığımı hissediyorum. Sanki ben değil de o konuşuyor.
Hatıralar, sadece tatlı değildi… Acı hatıralar da var. Babamın kör olduktan sonraki ağlamaları, asabi anları gibi. Ama hepsi hayatımın parçası idi, hepsini seviyorum.
Miras olarak bir de kütüphane var. Kütüphanenin yarısı size, diğer yarısı da ağabeyinize kaldı. Beşbinbeşyüz kitap size, beşbinbeşyüz kitap ona.
Ağabeyimde daha fazla var. Çünkü o babam hayatta iken de kütüphaneden kitaplar almıştı.
Kitapları hangi ölçüye göre paylaştınız? Sizde ve ağabeyinizde hangi tür kitaplar ağırlıkta?
Ağabeyimde hukukçu olduğu için hukuk üzerine ve edebiyat üzerine kitaplar, bende ise sosyal bilimler alanında mevcut olan kitaplar ağırlıkta.
Ben eskiden çok roman okurdum, Attila İlhan’ın “Bıçağın Ucu” adlı romanını okuduktan sonra roman okumayı bıraktım, çünkü bundan daha güzel bir roman olamaz diye düşündüm ve gerçek insanların gerçek hayat hikâyelerini okumayı tercih ettim, ondan sonra.
Üstadın hayatının son dönemlerinde şarka, dolayısı ile İslami literatüre eğildiğini biliyoruz. Konyalı genç* ve Fransız gazetecinin** yanı sıra, bu değişimde etkisi olan başka unsurlardan bahsedebilir miyiz? Sol cenahın ilgisizliğinden müştekiydi. Bu durumun zihinsel serüveninde istikamet değiştirmesinde etkisi olmuş olabilir mi? Ya da, istikamet değiştirdi mi?
(Gülerek) İstikametler istikametini değiştirdiler aslında; babam istikamet değiştirmedi. Sağ cenah babamı anlamaya başladı, ona yaklaştı diyebiliriz. Ciddi bir solcuydu ama bizim anladığımız manada değil. Hayatının sonuna kadar Marksist’ti, bir düşünce sistemi olarak Marksizm’den hiçbir zaman vazgeçmedi.
Fransız gazeteci ve Konyalı genç babamı elbette çok etkilemişlerdi. Bu iki an,
çok önemli iki şelale anıdır, U dönüşü değil. O zamana kadar durgun olan fikir dünyası bu iki olaydan sonra şelale gibi akmıştır.
İslami literatüre yönelmesi nasıl oldu?
Bendeki İslami gelişmeler, değişmeler onu etkiledi. Ben doktora tezimi verdikten sonra çok asi bir kız oldum. Doktoradan önce kuzu gibi uysaldım ama sonra çok buhranlı, isyanla dolu bir halet-i ruhiyeye büründüm. Çünkü doktora tezini vererek sorularıma cevap bulabileceğimi düşünüyordum. Bir şeyleri eksik bırakmıştım, ilmin beni doyuracağını zannediyordum. Hâlbuki aç kalmış öyle taraflarım vardı ki, hala tok taraflarımı kemirmeye başlamıştı. Doktora tezinden sonra o kadar mutsuz oldum ki! İlmin bir nevi zirvesine çıkmıştım ve sorularıma cevap arıyordum. Gerçekte ilmi mabutlaştırmışım. İlim sorularıma cevap vermemişti, hatta kendisi de sorular içerisinde bocalamaya başlamıştı. Pozitivist bir eğitim almıştım ve dinin yerine ilmi getirmiştim bir anlamda. İlimden uğradığım sükût-u hayal beni ümitsizliğe ve ye’se sürükledi. Sorularımın cevabını bulamamam beni neredeyse büyük bir iç sıkıntısına götürmüştü. Çok kararmıştım ruhen.
Ama ölümün kurtuluş olmadığının da farkındaydınız.
Evet. İşte, ölümün, ölmek arzusunun kenarına kadar geldiğim bir gecenin sabahında, sabah ezanını duydum ve “Her şeyi denedim, bir tek namaz kılmayı denemedim” deyip, bildiğim kadarıyla iki rekâtlık bir namaz kıldım. Sol selamı verdiğimde, kâbus bitmişti. Karalarım pembelenmişti. O günden sonra başımı secdeden hiç kaldırmadım. Ölümden korkmam ama secdeden kovulmaktan korkarım.
Ben namaza başlayınca, huyum yine değişti, eski güleryüzlü, neşeli, “Cici Ümid”*** oldum. Bu uysallığım babamı hayrete düşürdü ve açıkçası mutlu etti.
Cemil Meriç hayatta olsaydı, siyasetle uğraşır mıydı? Hangi partiye sempati ile bakardı?
Babam oy kullanmada anneme tabidir. Evet evet, gerçekten de öyle. Siyasetle ilgilenirdi ama oy kullanacağı zaman anneme “Fevziye, hangi partiye oy vereceksin?” derdi. Annem Milli Selamet Partisi’ne vereceğim deyince babam da “tamam” derdi ve beraber oy kullanmaya giderlerdi.
Babam 12 Eylül’den sonra, 1982 anayasasına hayır oyu kullanmıştır. Bense evet dedim. Ben biraz kurulu düzen taraftarıyımdır, kargaşayı sevmem. O yüzden evet dedim. Ama babamın kararı kesindi ve hayırdı. İlginçtir, babamla beraber gittik oylarımızı kullanmaya. Ben babam için hayır, kendim içinse evet damgasını bastım. Bana hiçbir şekilde baskı kurmadı sadece oy kullandıktan sonra biraz tartıştık.
27 Mayıs darbesine solcu olduğu halde karşı çıkmış, “Ülkemizin yaşabileceği en büyük felaket.” demiştir. Hiç benimsemedi bu ihtilali. Hâlbuki solcuların çok beğendiği bir ihtilaldir bu, fakat babam şaşırtıcı bir şekilde karşı çıkmıştır.
Aziz Nesin “Aydınlar Hareketi” diye bir oluşum hazırlığı içerisindeydi ve solcu aydınları bu oluşuma katmaya niyetliydi. Babama da geldiler; bir bildiri, manifesto hazırlamışlar ve babamın da imza atmasını istiyorlar. Aziz Nesin ve arkadaşları geldiler, ben de babamın yanındayım her zamanki gibi. Babam Aziz Nesin’i dinledi ve hiçbir şey demeden bana döndü: “Ne dersin evladım, imzalayayım mı?” dedi. Düşünebiliyor musunuz, o kadar solcu aydının ortasında babam benim düşüncemi istiyor. Bense: “Hayır babacığım, atmayın o imzayı. Siz bir çobansınız, bu bir sürü hareketi. Hâlbuki bu millet size çobanlık görevi vermiş. Siz bir çobansınız sürü olamazsınız, sürü olursanız bir daha çoban olamazsınız” dedim. Ortalık buz kesildi, fena halde bozuldular ve nihayetinde babam metni imzalamadı. Aziz Nesin, benim için “ O gerici kızı olmasaydı, Cemil Meriç imzalayacaktı” demiştir. Henüz başım açık olduğu halde Aziz Nesin, üstün zekâsıyla benim ta o zamanlar gerici olduğumu farketmişti!(gülüyor)
Hocam, yeri gelmişken, babanızın yaşadığı dönemdeki ünlü diğer simalarla arası, ilişkileri nasıldı? Mesela Sezai Karakoç, Necip Fazıl, Peyami Safa, Kemal Tahir gibi...
Babamın Peyami Safa ve Sezai Karakoç ile herhangi bir ilişkisi yoktu. Celal Sılay ve Hasan Ali Yücel ile görüşürlerdi. Necip Fazıl ile çok yakın iki dostturlar. Necip Fazıl babamı severdi. Necip Fazıl babam için: “Allah’ın iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapadığı gerçek bir münevver” demiştir. Necip Fazıl zehirli oklarını o dönemde herkese batırmış, sadece babama batırmamıştır. Birbirimizin evlerine üç-beş defa gidip gelmişizdir.
Kemal Tahir ile kelimenin tam anlamıyla yağ baldılar. Kemal Tahir’in ömrünün son demlerinde (bunu çoğu kişi bilmez) babamla arası bozulmuştur. Sebebi ise Attila İlhan’dır. Babam Attila İlhan’ı da çok severdi, Kemal Tahir’i de. Kemal Tahir bir gün Attila İlhan’ı çekiştirdi. Babamsa Kemal Tahir’e “Sana, tahkik etmediğin şeyleri söylemek yakışmaz” dedi ve araları açıldı. Kemal Tahir zaten ciğerlerinden hasta idi. Kısa bir süre sonra vefat etti. Rahmetullahi aleyh…
Kemal Tahir ve Necip Fazıl…?
Evet, babam iki kanatlıydı. Bir kanadıyla Yön, diğer kanadıyla ise Büyük Doğu…
O dönemlerde aydınlar arasında hâkim olan bir Batı hayranlığı var. Cemil Meriç Batı’yı en çok okuyan ve en iyi bilen olduğu halde Batı’ya en ciddi eleştiriler yine ondan geliyor ve bir hayranlık sezilmiyor. Bu neden kaynaklanıyor? Babanızın hayatındaki fikri aşamalar nelerdir?
Babam batı düşüncesini ve edebiyatını çok iyi bilen birisiydi. Cemil Meriç önce çevrede dolaştı, ama sadece Batı’yı okumadı. Batı’nın yanı sıra Hint Edebiyatı’nı ve düşüncesini inceledi, yazdı. Sonra İran edebiyatını incelemeye koyuldu ama yazamadı. Çünkü o sıralarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalığa (Sosyoloji derslerine) başladı. Sosyoloji onu yeniden Batı’ya taşıdı. “Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist”(Çan Yayınları, 1967), “Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon” (Fakülteler Matbaası, 1969), ve “İhtişam ve Sefalet”i (Tam adı: Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti, Ötüken Yayınevi, 1973) bu zamanlarda yazdı.
Sonra “Bu Ülke”ye döndü! “Bu Ülke”, “Mağaradakiler” ve diğerleri çıktı. Bu durum babamın önce çevrede dolaşıp sonra kendine geldiğini gösteriyor.
Babam ilkin, derslerde sözlü olarak ifade etti eserlerini, sonra dergilerde yazdı ve dergide yazdıklarını kitaplaştırdı. Zaten onları kitap haline getirecek hitaplardı bunlar.
Peki, hangi fikri benimsedi, hangi ideoloji ona daha yakındı?
Babam için şuydu veya buydu demek çok zor. Hem Sosyalist, hem Türkçü, hem Hint aşığı... Önce Müslüman, sonra Hint aşığı, Türkçü, Sosyalist ve Marksist…
Sizce babanız hayatta olsaydı siyasi platformda cereyan eden güncel olaylar hakkında ne düşünürdü? Örneğin Avrupa Birliği meselesini, ikiz kulelerin bombalanmasını, başörtüsü yasağını Cemil Meriç nasıl değerlendirirdi? Siz de başörtülü bir hanımsınız. Babanız sizin başınızı örttüğünüzü görseydi tepkisi ne olurdu?
Vallahi, babamın Avrupa Birliği hakkındaki düşüncesi belli: “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!”
Cemil Meriç’in Avrupa Birliği’ne iktisadi ve siyasi anlamda evet diyebileceğini sanmıyorum. Ancak insan ve insanla ilgili hiç bir şey babama yabancı değildir; bir hür düşünürler kıtası olarak Avrupa’ya evet ama rolümüzün Avrupa’nın en son vagonu olduğu bir Avrupa Birliği’ne hayır.
İkiz kulelere yapılan saldırı asla bir müslümanın yapabileceği, hele de İslam adına yapabileceğini düşünmek mümkün değil. Babama göre bir müslümanın böyle bir şeyi irtikâp etmesi düşünülemez.
Babamın başörtüsü yasağını savunması düşünülemezdi elbette; “Ömrünü hür düşünceye adayan, Eflatun’dan Marks’a kadar her hür düşünce adamını sevgi ve saygıyla selamlayan, bütün dinlere bütün mezheplere saygılı” bir mütefekkirin böylesine abes bir yasağı savunmasına ihtimal vermek de abestir. Babam benim başımı örttüğümü görseydi beni alnımdan öperdi. Beni hayatımda bir kere alnımdan öpmüştü; herhalde bir de bunun için öperdi.
Sizin alnınızı neden öpmüştü?
12 Eylül öncesi ( İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nde hoca iken) bir zorba amfimi bastı ( Abdülhak Hamit Tarhan, sekiz no’lu amfi). Ceplerindeki tabancaları gözüküyordu. Öğrencilerimi yürüyüşe istediler. Ben onlara: “Siz kimsiniz, polis veya rektör tarafından mı görevlendirildiniz, ne istiyorsunuz?” dedim. Israrla yürüyüşe katılmak için öğrencilerimi almak istiyorlardı. Açıkçası militan oldukları belliydi. Bense “Ben burada hocayım. Devletten maaş alıyorum ve devletin üniversitesinde ders veriyorum; buradaki öğrenciler ise anneleri babaları tarafından güç bela okutulan, ilim irfan öğrenmeye çalışan vatan evlatlarıdır. Derhal çıkınız ve kapıyı kapatınız!” dedim. Benim gözü kara tavrımı görünce onlar korktular galiba-ki çekilip gittiler. O an için ölümü göze almıştım, hatta “ Bir hoca da kürsüde ölsün” dedim, “ Dersini terketmediği için kürsüde vurulan öğretim üyesi hanım…”, “Tarihe böyle geçsin ismim” diye düşündüm. Sonra onlar çekip gidince de, hiçbir şey olmamış gibi derse devam ettim.
Devam mı ettiniz? Onca heyecandan sonra nasıl toparladınız dersi, nasıl konsantre olabildiniz?
Evet, o günkü dersimi tamamladım, anlatmam gereken yerleri anlattım. Ders çıkışında öğrendim ki o gün amfisini terketmeyen bir başka hoca yokmuş, koca fakültede sadece ben terketmemişim.
Akşam bu olayı babama anlattım. Dinledikten sonra ayağa kalktı, görmeyen gözleriyle oturduğum koltuğa doğru ilerledi ve ben ayağa kalkınca ellerini uzatarak, başımı tuttu ve beni alnımın tam ortasından öptü. Bu olay aklıma geldikçe ağlayasım gelir, canım babacığım.
Babam başörtüsünü taktığımı öğrense idi aynı şekilde gelip beni alnımdan öpeceğinden eminim, hiç tereddüdüm yok.
Başörtüsü sizin için ne anlam ifade ediyor?
Hiç feminist olmamakla beraber imanımı başımı örtmek suretiyle dışlaştırabildiğim için beni kadın olarak yaratan Cenab-ı Hakk’a ayrıca şükrediyorum. Müslüman bir kadın olarak, başımı örtmemde siyasi faktörün etkisi sıfırdır, sıfırdır, sıfırdır. Ben başımı Allah’ın bir emrine daha itaat etmiş olmak için örttüm ve örtüyorum. Başını örtmenin Allah tarafından kadınlara tanınmış bir imtiyaz olduğunu düşünüyorum ve bu ayrıcalığımı büyük bir şeref addederek kullanıyorum.
-------------------------------------------------------------------------
Dipnotlar:
*Konyalı genç meselesini üstad “Mağaradakiler” de şöyle anlatır:
“Konya yolculuklarımda (1966–67) ilk defa başkası ile temas ettim. Başkası, yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli ‘sen bizden değilsin’ dedi. Sen bizden değilsin. Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi… Avrupa’yı tanımamak gaflet; Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız?”
***Üstad 1984 Ağustos’unda felç geçirir ve bayılır. Hastanede beline ayılması için büyük bir iğne vurulur. Yanında tabii ki kızı vardır. Üstad iğnenin etkisiyle ayılır ve bayıldığını kabul etmez. Ümit Hanım da babasına kendisinin kim olduğunu-onu tanıyıp tanımadığını anlamak, hafızasını yoklamak için- sorar. Üstad ise “Tanımaz mıyım? Tabii ki sen benim cici kızım Ümid’sin” der.