AHMET MİTHAT-MUALLİM NACİ
Cemil Meriç, Hisar Dergisi 15 (133), Ocak, 1975, 9-11
Birer çocuktu Genç Osmanlılar… yaramaz, serkeş. Mefhumlar ve müesseselerle oynuyorlardı. “Melike Sultan’a âşık yedi gençtiler. Meçhulü arıyorlardı, meçhulü ve mutlakı. Sonunda hepsi uslandı. Kanatları yorgun, kalpleri yaralı yurda döndüler. Gurbet kocatmıştı genç şahinleri… gurbet ve tecrübeler.
Bir zelzelenin içindeydik. Ne kanun-u kadim kalmıştı, ne deb-i dirin. Köprüler atılmıştı, geriye dönülemezdi artık. Yaşamak için yenileşmek lâzımdı. Nerden ve nasıl başlanacaktı?
Çağ bir arayış humması içindedir..kâh bedbin, kâh ünid dolu. İlk defa olarak, sınıf-ı ulema parçalanıyor, çevresine yeni teklifler sunan bir intelijansiya doğuyordu.
Genç Osmanlılar, bu şakın intelijansyanın en tanınmış temsilcileri. Ortak farikaları, müstağriplikdi. Ama faziletleri ve günahlarıyla Osmanlıydılar. Daha sonraki nesiller gibi yabancılaşmamışlardı. Evet geçen asrın aydınları, aynı kanaatları paylaşan mütecanis bir kitle değildir. Hatta her aydın hayatının belli merhalelerinde oldukça farklı düşüncelerin havarisidir. Koca bir asrı, birkaç haramzade evlâdına bakarak mahkŭm edemeyiz. Bir çağı bütünüyle kötülemek, bütünüyle yüceltmek kadar yanlış.
“Yeni Sanat”, Naci için bir özel sayı yayınlamış..Memnun oldum. Naci benim de hocamdı. “Lŭgat”i mefhumlar dünyasında ilk klavuzum olmuşdu. “İstilâhat-ı Edebiye”, genç tecessüsümün zevkle tavaf ettiği kaynak kitaplardan biri. Gazelleri hâlâ hafızamda. Çok yerinde bir hayranlık. Nesillerin gadrine uğramıştı Naci. Fecr-i Ati’nin sevimli bir papağanı, ölümünden yıllarca sonra söyle tanıtıyordu üstadı: “Eserlerinden ziyade şahsının etrafına zamanın gençlerini toplayabilmek için çevirdiği hilelerle, dolaplarla edebiyatta meşum bir tesir yaparak, Abdülhak Hâmid tarz-ı edebisinin tekâmülüne birkaç seneler mani olan Muallim Naci…” Muhatabı avamdı Naci’nin (avam yani hristiyanlaşmamış Türk insanı)… “Kendisi de, fikri de, ruhu da, kitle-i avamın, kitle-i cahiliyetin ruhundan münbais idi. Edebiyat- avamın mucid ve müessisidir. Kemal- Hamid edebiyatına karşı bir aksülâmel”. Ve bu garip “bediiyat” delisi. “Zaten halk Avrupa’nın nefais-i asarını anlayamaz, maziye bağlıdır” diye terter tepiniyordu. Bunun içindir ki, “ Hazret-i Üstad”ı taklid edebilmek hemen hemen “gaye-i sanat” telâkki edilmeğe başladı. Naci’ye karşı gösterilen bu büyük sevgi, edebî bir çılgınlıktı Şehabeddin Süleyman’a göre (Tarih-i Edebşyat-ı Osmaniye, s. 346-350)
Ama batıcıların anlayışsızlığı Naci’ye inhisar etmez ki..Ne mukaddeslerimiz aynıdır, ne kinlerimiz. Bu şuurlu— daha doğrusu şuursuz--- düşmanlık, bizi aşırı aksülâmellere sürüklememeli. “Yeni Sanatçılar”, Naci’yi bayraklaştırırken başkalarına karşı haksızlık ediyorlardı, başkalarına bilhassa Ahmed Midhat’a. Evet, Efendi de bir müstağribdir. Ama Avrupa hayranlığı çağın bir bülend zekâsı için olduğu gibi “Avrupa’da Bir Cevelan” yazarı için de bir teslimiyet değil bir bütünleşme ihtiyacıdır. Cihanşümul bir tecüssüsdür. Midhat, cihanşümul ve cihangir.
İki ayrı dünyanın ilk şuurlu temasıydı bu. Elbette ki, aldanacaktı. Bir yandan yaşlı ve yorgun bir medeniyet: dürüst, vakur, fedakâr; ötede haris ve hasis bir tilki “uygarlık”ı.
Midhat, idrakinin pencereleri ardına kadar açık adam. Yalnız karanlığa ve samimiyetsizliğe düşman. Hace-i evvel, küfrün her taarruzu karşısında yalçın bir hisardır. Draper’i hidayete dâvet eden ses, bir medeniyetin sesidir, herhangi bir ferdin değil. Stockholm’de konuşan, Osmanlının irfanı, Osmanlının vakarı, Osmanlının gururudur.
Her kabiliyete hürmetkâr olan, sürüden ayrılan bir Beşir Fuad’ı bile çağının dar anlayışına karşı tek başına müdafaa edeb o büyük kalp, nasıl olmuş da çok sevdiği damadıyla anlaşamamış? İzah edelim:
Ondokuzuncu asır, bir felaketler çağı. Devlet-i Aliye, düşman bir dünya ortasında yapayalnız. Öyle bir hengâmede, şair rebabını kırmak ve kavgaya karışmak zorundadır. Milton, yirmi yıl tek mısra yazmamış, dâvanın emrine vermiş kalemini, dâvanın yani nesrin. Onsekizinci asır, tek şair yetiştirmemiştir Fransa’da. Tanzimat Türkiye’si , ferdi tahassürlerin loş pırıltılarına değil, mantığın çiğ ve keskin ışığına susuz. Divan şiiri, bahtiyar çağların sesiydi, müşküllerini kılıçla çözen nesillerin sesi. Devlet-i Aliyye’nin bu şahane oyuna harcayarak zamanı yoktu artık. Bir entelektüel hastalığı olan nazımperdazlığâ vedâ etmek zorundaydık. Zaten ilham pınarları kurumuş, mazmunlar hayideleşmiş, şiir kendini tekrarlamağa başlamıştı. Bu ölüm kalım savaşında kalemler kılıçlaşmalıydı.Birer çığlık olmalıydı terennümler. Bütün zakâlar aynı hedefe yönelmeliydi:aydınlanmak ve aydınlatmak.
Şiirin irşad veazifesi yoktu Divan edebiyatında. Şeyh Galib’e göre;
“Şâir demek ehli dil demektir,
Hoş meşrebü mutedil demektir”.
Şeytanın artıklarıyla geçinen “erazili nas” gönül vahiyine aşina olabilir mi? Ahlâki vasıfların ağır bastığı bu tarif şöyle devam eder:
“Şâirliğe suzü dert lâzım
Enduhü belâ olur mülâzım
Ruyi lebe etmeyip tenezzül
Açsın çemeni görülmedik gül
Her râhta eyleyip tekâpu
Şahini hayali ala ahŭ
Girdikte girivei hayale
Çarpılmaya divi kîlü kale.”
Yeni şairi şair yapan çile, belâ (Mussetvari bir anlayış… o da, en güzel terennümler en ümidsizleri; öyle ölümsüz şarkılar bilirim ki, birer hıçkırıktılar, demiyor mu?)Şair, iltifatı beklemeyecek kimseden. Bahçesinde görülmedik güller açacak. Bütün yollarda arayacak hayal şahinini. Ama çıkmazlara sapıp, dedikodu ifritiyle karşılaşmak da var.
İrfanımızın nüfuz edemediği bir lüğâzlar ormanındayız. Namık Kemal’in teşbihleri daha da karanlık, daha da seyyal: “Şair nedir? Tabiatın en sevdalı zamanlarındaki hazin hazin tebessümlerinden yaratılmış bir mahlŭk… Tabiat her mahlukattan ziyade esir iken tabiatın fevkına çıkmak ister. Kendi vücudunu lâyıkıyla idareye muktedir değil iken kürrei zemini zaif kollariyle sürükleye sürükleye başka bir noktai feyze, başka bir merkezi kemale götürmeye çalışır”: Başaramayınca feryada başlar. Bazen “kafes arkasındaki bülbüller’in enini kadar hazin, bazen arştan toğrağa süzülen şahinlerin “sevdası kadar acı”.
Sarhoşken söylenilmişe benzeyen bu garip nutku noktalayarak, Divan edebiyatının son büyük temsilcilerinden birine soralım şairi. İşte, Yenişehirli Avni Bey’in cevabı; “ Şairlerin tab-ı selimi cihanı yaratanın ilhamlarını aksettirir, Üstada göre:
“Bin safsata bir mısraı bercesteye değmez
İndimde esatir-i Felâtun hezeyandır.
Şair o hümadır ki iki âleme pinhan
Bir cevvi Mükaddesde hafiyyuttayyarandır.
Amma ki bu tarif olunan şairi mahir
Nadir bulunur cevheri nayabı zamandır.”
Midhat Efendi, bu marazi şiir anlayışına iltifat etmemek cesareti gösteren sayılı aydınlardan biridir. Bence, hace-i evvel, meziyet ve zaaflarıyla Pierre Larousse’un (1817-1875) ikiz kardeşidir.
Sitemizin Üyelerinden greek tycoon'a teşekkür ediyoruz.